Sızıntı Arşivi

Şubat 2003 · s. 2 · 7 dakikalık okuma

Müminin Ufkunda Zaman

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Mümin ufkunda zaman hep bir büyü ile cereyan eder; çok defa fevkaladeliklerle tüllenir ve sihrini tam duyabilenlere zaman ve mekan üstü neler ve neler fısıldar! Hakiki bir müminin, bütün bir ömrünü ya da bir yılını değil; bazen değişik varidat ve televvünleri itibarıyla bir gününü bile tavsife gücümüz yetmez. Dahası, biz bir şeyler anlatabilsek de, imandaki sırrı tam tadıp duymamış olanlar onu körler ve sağırlar gibi dinleyecek ve hiçbir şey anlamayacaklardır. Parmağı bala banmamış, damağı onunla tanışmamış, gözü gül görmemiş ve burnu onu koklamamış birine baldaki tadı, güldeki renk ve kokuyu tarif etmek mümkün olmadığı gibi, inanmayana, mümin ufkunda zamanın nasıl bir sihirle cereyan ettiğini anlatmak da öyle imkansızdır.
Mümin ufkunda zaman hep bir sihirle gelir gider; hele bazı vakitlerde ruh, şartlı reflekslere bağlı hareket ediyormuşçasına birdenbire teyakkuza geçer; insani melekeler bir yerden sinyal almış gibi toparlanır; bütün latifeler heyecan, telaş, ümit ve endişe ile uyanır ve her halleriyle adeta karşı konulmaz bir emre amade olduklarını ima ederler. Bütün pencereler sımsıkı kapalı, panjurlar inik, perdeler de çekili olduğu halde, bazen ezanla beraber, bazen de ezandan evvel, fecrin o sihirli esintileri camı, tülü, perdeyi delip geçerek gelir gönüllerimizi sarar ve bir temcid sesiyle bizi Hak huzuruna çağırır. Gözlerimizi açar-açmaz ilk defa minarelerin cümbüşüyle -kerameti şerefelerden yükselen o nurlu kelimelere ait- bir musıki banyosu yapar; sonra, namaz için özel taharet kurnaları altında taabbüdi arınmadan geçer; ardından da yüz yere sürüp içimizi Rabbimize dökeceğimiz namazgaha yürürüz.

Namaz hemen her zaman, o kendine has büyüsüyle, pencerelerden süzülüp içeriye girerek alışık olduğumuz bir misafir gibi -ev sakinlerinden daha sıcak bir misafir gibi- seccadelerimizde bizi karşılar ve henüz başladığımız o taptaze güne kendi boyasını çalarak gelecek saatlerin manevi hazzını ruhlarımıza duyurur ve mümin ufkuna ait ilk sihirli farklılığı ortaya koyar. Böylece, bütünüyle Allah'a açık duygularımızla başlarız güne. Duyarız bir Cennet sabahı neşvesini bütün benliğimizle. İbadet, evrad u ezkar, kahvaltı ve daha bir sürü meşgale ve sorumluluk bu ince, narin ve yemyeşil başlangıcın birer devamı halini alır; biz istemesek de her işimize sirayet eder, her davranışımızı kendi şivesiyle konuşturur. Derken, hareket ve faaliyetlerimiz ukba edalı bir inceliğe bürünür; zahiren başkalarıyla aynı zaman dilimi içinde, aynı mekanda, aynı şeyleri paylaşıyor gibi görünsek de, niyet ve nazarlarımızın farklılığıyla hamle ve hareketlerimizde hep Allah'a emanet olmanın esrarını duyarız. Çevremizi, O'na ait tecellilerle sürekli tül pembe görür.. her simada O'na işaret eden çizgiler müşahede eder.. bu mülahazalarla dünyevilik-uhrevilik arasında gelir-gider ve inançlarımızın davranışlarımıza aktığını duyar gibi oluruz. Böyle bir ledünnilikle idrak ufkumuza giren hemen her şeyi daha munis, daha sıcak, daha içli, daha anlamlı bulur ve karşımıza çıkan herkesi, her nesneyi bağrımızda büyüttüğümüz çocuklarımız gibi okşar, koklar ve inançlarımız sayesinde kendimizi olabildiğine genişlemiş, sihirli bir atmosfer içinde sanırız: Canlı-cansız bütün eşya renk, şekil, desen, mahiyet değiştirip de başkalaşmış gibi güler yüzümüze.. ve ruh olur, mana olur akar içimize. Taş-toprak, ağaç-yaprak, gül-çiçek, kuş-böcek.. her şey ama her şey gönül ufkumuzdan ruhlarımıza sürekli bir şeyler fısıldar. Bütün tekvini emirler, satır satır, paragraf paragraf birer mesaja dönüşür, his ve şuurlarımıza harfsiz-kelimesiz "sehl-i mümteni" ne hutbeler ne hutbeler irad eder. Teneffüs ettiğimiz hava, yudumladığımız su, çiğnediğimiz lokma, gözlerimizden gönüllerimize akan güzellikler, bize, bütün bunlarla mahiyetlerimizin münasebetlerini, tat ile tat alma duygularımızın muaşakasını, hayatla umumi atmosferin aynı hesap ve aynı hendeseye göre hareketlerini söyler ve ruhlarımıza marifet kevserleri içirir.

Böylece, günün ilk dakikalarından itibaren hayatımızı duya duya yaşar ve sürekli fecir şivesiyle oturup kalkmaya başlarız; derken, saatlerin ilerlemesiyle bu neşve ve heyecan az da olsa, zeval rengine bürünür.. ve işte tam bu esnada yepyeni bir beka esintisiyle öğlenin o serinleten gölgesi düşer üzerimize; düşer ve bizi, günün iş, meşgale ve daha değişik aktiviteleriyle akıp giden o sımsıcak dakikalarında "Arş-ı Rahmet"in izdüşümü diyebileceğimiz bir mabede veya herhangi bir namazgaha çağırır. Bu çağrıya uyup bir kere daha yüz yere sürmek için "Haziretü'l-Kuds"ün gölgesi böyle bir mekana doğru yürürken, hemen her adımda vicdanlarımızın eline tutuşturulan marifet, mehabet ve muhabbet kaselerinden kevserler yudumlar, varacağımız yere derin bir yol zevki içinde ulaşır, revaka adım attığımızda farklı hazlarla ürperir.. şadırvanın başında ayrı bir inşirahla serinler.. bizimle aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan aydınlık simalarla bir arada bulunmanın neş'e ve sevinciyle soluklanır, uhrevi mülahazaların ra'şeleriyle iç çeker ve yürürüz bir kere daha gün ortasında iman ve İslam farklılığının varidatını duymaya. İçinde, yemek, çay, sohbet ve gelme-gitme adına belli ölçüdeki değişik aktivitelere bağlı uzun bir ruhi dinlenme faslıyla, beden, cismaniyet ve "akl-ı meaş"ın kalbin sırtına yüklediği ağırlıklardan sıyrılır.. gönlümüzün merkezle irtibatını yeniler; oldukça ciddi bir manevi donanımla yeniden işimizin başına döner ve bir gözümüz dünyada, diğeri ukbada, ikindinin o masmavi dakikaları gelip çatacağı ana kadar hep dünyeviler gibi, fakat bütün bütün uhreviliğe bağlılık içinde soluk soluğa çalışır-koşturur, yazar-çizer, okur-düşünür, öğretir-öğrenir, alır-satar, planlar-uygular, hal hatır sorar-gönül alır ve adeta dünya ve ukba iç içe yaşarız.

Bu sihirli dakika ve saatler, kim bilir, bizim duyup sezemediğimiz daha neler neler ifade ediyordur.! Ama itiraf etmeliyim ki, ben hemen her zaman, bu nefislerden nefis, tatlı ve derin dakikaları kendi değerleri çizgisinde dile getirememe, resmedememe hicabı içinde oldum; hicabı içinde oldum, zira, mümince duyulan bu dakika ve saatleri kusursuz ifade edebilmek için ciddi bir şiir kabiliyetine; Müslümanca bu hareketler içindeki ahengi resmedebilmek için mücerredi tasavvur edebilme istidadına ve her zaman üzerimizde büyüsünü hissettiğimiz zaman parçacıklarını kendi letafetleriyle duymak için de musıkişinas olmaya ihtiyaç vardır. Benim böyle bir istidat ve kabiliyetim olmadığına göre, ihtimal bu perişan sözlerimle müminlere ait zamanın o nurefşan çehresini karartmış bulunuyorum. Eğer bu perişan beyanlar söz üstatlarını harekete geçirme vazifesini görecekse, dolayısıyla maksadın hasıl olduğunu düşünerek teselli de olabilirim...

İşte böyle bir teselli ile mümin ufkunda zamanı hecelemeye devam ediyorum: Derken zaman akar, saatler saatleri takip eder; biz yorgun, gündüz yorgun, güneş solgun; bir sürü tebeddül, tagayyür, ümit ve inkisar çağrışımlarıyla birdenbire ufukta ikindi beliriverir. "Salat-ı Vusta" farklılığıyla bize gürül gürül bir "hazır ol" çeker.. cismani bitkinliğimizi atabilmemiz için ruhlarımıza "revh u reyhan" ufkunu gösterir; bizleri yorgun olmayan dakikaların ferahfeza iklimine çağırır ve gönüllerimize, gurupta renk atmış güneşe bedel, bir ezeli ışık kaynağından kase kase ziya içirerek ebediyet iştiyakıyla yanıp tutuşan ruhlarımızı ufuk ötesi alemlerin sihriyle baş başa bırakır. Böylece, günün son çeyreğinde seccadelerimizle bir kere daha selamlaşır; selamlaşmak da ne demek, koklaşır; onlara yüz sürer; ses, soluk ve sızlanışlarımızı emanet eder.. ve ayların, güneşlerin, yıldızların, emrine amade bulundukları Zat'ı, bütün varlık adına ve insani ufka yaraşır şekilde elpençe divan durarak tazimde bulunur.. bu tazim ve tebcili rüku ile derinleştirir.. secde ile kendi uzaklığımızı aşarak O'nun yakınlığına yürür.. ve böylece ufkumuza damlamaya başlamış akşamın alaca tahassürlerini O'nun huzuruyla ve huzurunda bulunuyor olma ümidiyle yumuşatır; veda rengine bürünen hicranlı gün bitimini yeni bir vuslat faslına çevirerek o Ulu Dergah'ın kapısını tıklatıp "Biz geldik" şeklinde mırıldanır ve herkesin iç içe yalnızlıklar yaşadığı saniyelerde inşirahlarla, sevinçlerle soluklanır ve ciddi bir iç temaşa ile ufkumuzun enginliğine dalar gideriz. Biz, bu ledünni dalgınlığı yaşayaduralım, yoğrük bir eda ile dört bir yanda akşam ezanları yankılanmaya başlar. Sevinci tasasına galip bu gurup gurbeti esnasında, minarelerden yükselen semavi sesler nazla gelip içimize akar ve sinelerimizde bir kurbet çağrısı gibi duyulur. Biz bu çağrıda hemen her zaman bir göç ve intikal edası hissederiz; hisseder ve gündüzden geceye, hareket ve faaliyetten sükunete, değişik aktivitelerden istirahate geçişi bedahetin çehresinde okuduğumuz gibi, dünyadan ukbaya, hizmet ve vazifeden ücret almaya, cismaniyetin dağdağalarından ruhaniyatın ferahfeza iklimlerine göç edeceğimizi de işaretlerin dilinden dinliyor gibi oluruz. Bütün bunları duyup dinlerken, sürekli gözlerimizden gönüllerimize ve gönüllerimizden de his, şuur ve idraklerimize sımsıcak manalar akar; akar da, bu olabildiğine nazlı ve hülyalı dakikalarda iç müşahedelerimizle adeta ayrı bir aleme açılıyor olmanın zevkini duyarız. Bir yandan her şeyin ve herkesin derin bir sükunete teslim olmuş gibi sessizleştiği, diğer yandan zaman ve içindekilerin daha bir içli hal aldığı bu kasvetli veya durgun gibi görünen saatlerde çok defa realitelerle hülyalar birbirine karışır.. varlık bütün hey'etiyle tıpkı bir hayalet halini alır ve insanlar da adeta ruhanilere dönüşür.

Yavaş yavaş koyulaşan karanlığın, mümin ruhlarda çağrıştırdığı manalarla, gece ve gündüzün iltika noktası diyeceğimiz bu esrarlı dakikalarda, bir kere daha kendimizi, göklerin sihirli sesleri ve ötelerin esrarlı ışıkları arasında seccadelerin üzerinde buluruz. Biyolojik hayatın yorgunluğuna karşılık insani ruhun günü ibadetle bitirme şevkiyle şahlandığı bu yeni fasılda, acz u ihtiyaçlarımızı daha derinden duyar, şevk u şükrü beraber yaşar ve Yaratan'ın ululuğu karşısında, tepeden tırnağa hislerle dopdolu olarak koşarız yeniden yüzümüzü yerlere sürmeye ve içimizi O'na dökmeye.

Derken, karanlıklar her tarafı kaplar; her şey daha bir lacivertleşir; çevremizdeki nesneler yavaş yavaş silinir gider.. ve işte o zaman arkada bıraktığımız gündüzü, ruhumuzdaki ebedi aydınlık ihtiyacıyla daha derinden hisseder ve bütün benliğimizle, her saati, her dakikası, her saniyesi sonsuz bir saadeti kazanmaya yetecek koskoca bir günün iyi değerlendirilip değerlendirilmediği mülahaza, muhasebe ve telaşıyla oturup kalkmaya durur.. ve ebedi zulmet, mütemadi yokluk ve daha bir sürü boşluğa ait seslerin, mahiyetimizin nefsanilik pencerelerinden içimize sızıp ruhumuzun üzerine çullanmasına karşılık, toparlanır ve "Nasıl olsa önümüzde upuzun bir gece var!" der, seccadelerimizde pusuya yatıp tecelli avlamaya çalışacağımız yeni eşref saatler beklemeye koyuluruz. Ardından da hepimizi derin derin düşünceye salan füsunlu gece gelir.