Sızıntı Arşivi

Nisan 1998 · s. 98 · 6 dakikalık okuma

Mülâhazalarımızın Yeşil Kubbesi

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Varlığın özü, yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Muhammed’dir. O, yaratılış ağacı itibarıyla hem bir ilk hem de son gibidir. Varlık bir şiir gibi O’nun adına nazmedilmiş; vücüdu ise bu manzumenin adeta en son kelimesi gibidir. O’nun dünyayı şereflendirmesi, insanlığın yeniden doğuşunun remzi; peygamberliği, eşya ve hadiselerin aydınlanıp gerçek değerleriyle ortaya çıkmasının vesilesi; hicreti, insanlığın kurtuluş yolu; mesajı da dünya ve ahiret saadetinin köprüsü olmuştur. Mümin gönüller O’nun sayesinde varlığı bir meşher gibi temaşa edip değerlendirebilmiş, bir kitap gibi okuyup yorumlayabilmiş ve O’nun aydınlık ikliminde yollar bulup Hakk’a yürüyebilmişlerdir. O’nunla hakikate uyanan ruhlar, sürekli ebediyet soluklar durur.. O’nu sitretinin derinlikleriyle kavrayabilenler, bütün ilimlerin özünü, usaresini elde etmiş sayılırlar.

Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen O hala ufkumuzda yeni doğmuş bir yıldız gibi pırıl pırıl ve bütün varlığı aydınlatabilecek güçte güneş gibi -aslında O, güneşe de taç giydiren bir ziyadır- güçlü bir ışık kaynağı.. vazife uf ku, gönüllere kulluk şuurunu sunan bir hikmet nüktesi, sevgiyle doygunluğa ulaşmış ruhu, varlığı birbirine bağlayan bir büyüklük emaresi.

İnsan ne zaman O’nu çağrıştıran iklime girse, kanının sevgiyle aktığını duyar.. O’nun atmosferine adımını atar atmaz, kendini Allah’a giden yolların ortasında bulur. O’nun köyünü ziyaret bile adeta, Işık Çağına ulaşma adına bir rıhtım, bir liman, bir rampa gibidir; bu rıhtım, bu liman, bu rampa inanmış gönülleri O’nunla diz dize gelme bucağına ulaştırır ve doygunlaşmış ruhlara yeni bir aşk u şevk üfler. İnsan O’nu kaç defa ziyaret etmiş olursa olsun, müntesiplerinin derbederliğinden ötürü o mübarek hazireyi ne kadar sönük görürse görsün, ne zaman, o yeşil, o ahenkli, o romantik, o sevgiyle tüten “metaf-ı kudsiyan”a adım atsa, ruhu hep bir güzellik, bir şiir, bir mûsıkî banyosu almış gibi o hususi alemin derinliğini, zenginliğini duymaya başlar.. kalbi, bir vuslat mülahazasına teslim olur, ritim değişikliğine girer ve neş’e-hüzün arası bir sürü duygu gel-gitleri yaşar.

Evet insan, o mehabetle tüllenen mekan, onun çeperi sayılan mübarek mabed ve “Sidretü’l-Münteha”ya doğru fırlamış gibi bir edası olan yeşil kubbe karşısında, her zaman İslam dünyasının umumi ahvaliyle alakalı en derin mülhazalara gömülür, en içten duygularla buluşur ve bin bir his tufanıyla sırılsıklam olur. Bazen o kudsi mekanı bir buğu bürür; mabedin her yanını bir hüzün sarar., ve işte o zaman “Kubbe-i Hadra” şaha kalkmış gibi bir hal alır.. ruhumuzla konuşur.. el açıp bağrındaki misafirin arkasına geçerek semalara dil döker; döker ve bize hasret ve hicranlarımızın destanlarını sunar. Bazen orada her yanı adeta bir ışık sarar.. mescid, ayın etrafındaki haleye döner ve kubbe, gök ehline sevinç tahiyyelerini takdim ediyor gibi bir vaziyet alır. Bazen onun göklere bakan ve için için bekleyen öyle derin bir görünümü olur ki, o haliyle onu umumi tasalarınıza bir tercüman tahayyül edebileceğiniz gibi, sevinçlerinizi dile getiren bir gazelhan şeklinde de düşleyebilirsiniz; düşleyebilir de onun o derüni sükütu, o sessiz infiali içinde ne duyulmaz şeyleri duyar, ne sezilmez şeyleri sezer ve kendinizi adeta, bulunduğunuz mekanın buudlarını aşmış da bir başka derinliğe açılmış gibi sanırsınız.

Yeşil kubbe ve onu çevreleyen mübarek mabed; bir yandan etrafındaki irili-ufaklı dağlar-tepeler, hep sonsuzluk duygusuyla esip duran çöller-vahalar ve her zaman ötelere açık gibi duran uçsuz bucaksız beyaban; diğer yandan da göklerin namütenahiliğiyle o kadar mükemmel bir uyum içindedir ki, sanki bu mübarek kütle, semada programlanmış da. daha sonra bulunduğu yere resmedilmiş gibi bir görünüm arzetmektedir. Evet, hem en derin göklerden daha derin “Kubbe-i Hadra”, hem çevresinde onu kucaklayan o sırlı arsa, hem de tabiat kitabının o “Buk’a-yı Mübareke”yi teşkil eden satır ve sahifeleri, adeta titizlikle seçilmiş, mükemmel bir şekilde yerli yerine yerleştirilmişçesine bu maddi-manevi pek çok şeyin halitası, göklerin ve yerin adeta birleşik noktası gibi bir görünüm sergilemektedir. Az buçuk o mekanın Sahibi’ne açık bulunan ruhlar -O Sahib’e canlarımız kurban olsun- başlarını o iklime uzatınca kendilerini gök ehliyle iç içe sanırlar. Bir de aşıkların has bahçesi sayılan muvaceheye varınca, kendilerini, o makama yakışır ve ora ile uyuşur o kadar temiz çehre ve o çehrelerden buğu buğu yükselen engin bir heyecan içinde hissederler ki, zaman zaman kalbi duracak hale gelir. Aslında orada o sekteyi yaşayanların sayısı hiç de az değildir.

Muvacehe, aşıklar için her zaman bir liman ve bir rampa vazifesi görür. Oraya ulaşan her aşık gönül, oradan adeta denizlerin enginliklerine ya da göklerin derinliklerine açılıyor gibi bir büyülü zaman koridoruna girer.. girer de o mübarek buk’anın o masumlardan masum halini ve sevimli görünümünü bir şiir gibi dinler, bir kevser gibi yudumlar ve her saniye ayrı bir zevk banyosu yapar.

Muvacehede zaman o kadar aydınlık, o kadar gönül alıcı ve o kadar hülyalara açıktır ki, oraya ulaşan saygılı bir gönül Asr-ı Saadette yaşıyormuşçasına, Nebi’nin o temizlerden temiz çehresini ve vahye açık sinesinin heyecanlarını duyar gibi olur.. gök kapılarının gıcırtılarını, Cibril’in kanat çırpışları içinde, Kur’an’ın tok sesini muhatapların heyecanlı tavırları arasında duyar ve kendini bir kutlu çağın bereket sağanakları arasında sırılsıklam hisseder; eder de bu umumi armoniye o da gözyaşlarıyla katılır., ve o güne kadar gönlüne sinmiş Ravza duygusunun, daha bir derince her yanını kuşatması karşısında oracıkta eriyip merkade akmayı düşünür.

Aslında, orada görülüp duyulan her şey çok içlidir. Orada mekan, mekin her şey mutlaka insana bir şeyler fısıldar durur. Aşıkların ağlama ve inlemelerinin yanında, mekanın o talihli ama suskun sütunları; muvacehenin hüzünlü fakat mütebessim hali; iki adım ötede parmaklıklar arasından hayallerimize doğan mübarek merkadin -haşa- metaf-ı kudsiyanın pürvefa bir mihmandar edasıyla gönül gözlerimize tebessümler yağdırması o kadar sıcak ve tesirlidir ki, içlerinde bu mahrem muameleyi duyan her gönül ölümsüzlüğe erdiğini sanır. Hatta o melekler güzergahını böyle bir gönülle duyup bu gözle temaşa edenler için sanki orada canlı- cansız hiçbir şey yokmuş da, sadece mehabet televvünlü bir sessizlik ve ziyaret heyecanıyla umumi bir bekleyiş varmış gibi, o makama adımlarını atar-atmaz kendilerini oranın tesirinde bulur ve onu dinlemeye koyulurlar.. o da onlara kendi usûlünü, kendi sükütunu meşk ediyor gibi, onların duygu dünyalarına, o güne kadar asla yaşamamış oldukları en bakir hisleri aşılar ve ruhlarına elli türlü çağrışım menfezi aralar.

Ravza’nın bağrında insan her zaman, gözlere çarpan ve gönülleri saran bir büyüyle karşılaşır. Hislerinde, düşüncelerinde bir başka alemin esintilerini duyar.. gönlünün derinliklerinde hayali kapılardan geçer.. en mahrem iklimlerde dolaşır ve arzın minberinin dibinde Hak beyanıyla şekillenen o ezelî hutbeyi hem de Hatib’inin ağzından dinliyor gibi dinler ve O’na ümmet olmanın mutluluğuyla yerlere kapanır.

Böyle bir duyuş ve seziş, böyle bir zevk ve heyecan elbette bir inanç, bir kanaat, bir teveccüh ve derince bir sezinin birleşmesinden meydana gelmektedir. O inanç, o kanaat, o teveccüh ve o seziyi yakalayanlar için Peygamber Köyü, Mescid-i Nebevi, aşıklar durağı muvacehe neler söyler neler söyler..! Evet, konsantrasyonunu tamamlamış ziyaretçiler için Ravza, orada insanların his ve heyecanlarının çok üstünde kendine has hali, içli sükütu, vakarlı görünümü ve ledünni derinliğiyle ötelere hep var olma zevkinin şiirini söyler.. göklerdeki korodan müsıkiler dinletir ve yürekten kendisine yönelenlerin gönüllerine korlar salar ve herkese bir aşk u vuslat demi yaşatır. Sonra da yine o derin sessizliğine gömülür ve sizi vuslat otağında hüzünlü bir yalnızlık melaline terkeder.. terkeder de, o dakikaya kadar sanki size hiç esrar perdesi aralamamış gibi o kadim bikrinin iffetine bürünür.. bürünür ama, gönüllerinize ikinci çağrının davetiyesini bırakmayı da ihmal etmez..