Mart 1992 · s. 24 · 4 dakikalık okuma
Muhasebe
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

MUHÂSEBE
Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diyebileceğimiz muhasebe; mü'minin, hergün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevab yaptığı şeyleri gözden geçirip hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışlıkları, kötülükleri de tevbe ve nedametle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini isbat etmesi mevzûunda da ciddî bir teşebbüs sayılır.
"Fütûhâtı Mekkiyye" sahibinin de belirttiği gibi, selef-i sâlihîn her-günkü iş ve davranışlarını ya kayd eder veya hâfızalarına alır; sonra da bunlar arasında, kalbî endişe ve vicdânî ızdırâba sebebiyet verecek bir kısım nâhoş hususları, ileride ruhlarında meydana gelmesi muhtemel gurur fırtınalarına ve ucub girdaplarına karşı dikkatlice kullanır ve aynı zamanda günah saydıkları şeylerde istiğfara sığınır, hata ve inhiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehalet eder, nihayet temsil ettiği güzelliklerden dolayı da yüz yere kor ve şükranla iki büklüm olurlardı.
İnsanın, kendi kendini ledünnî yanlarıyla, iç derinlikleriyle, ma'nâ ve rûh enginlikleriyle keşfedip tanıması, tanıyıp yorumlaması diye de ifade edebileceğimiz muhasebe, gerçek insanî değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere esas teşkil eden duyguların geliştirilmesi ve korunması yolunda bir ruh cehdi ve düşünce sancısıdır. Ancak böyle bir cehd ve düşünce sayesindedir ki insan, dünü, bugünü ve yarınıyla alâkalı hayrı-şerri, güzeli-çirkini, yararlıyı-zararlıyı birbirinden tefrik edip gönül istikametini koruyabilir.
Evet, onun, hâli değerlendirip geleceğe hazırlanabilmesi; geçmişte işlediği yanlışları telâfi edip Allah nezdinde aklanabilmesi; dünü, bugünü ve yarını itibarîyle kendi kendini sorgulayıp gerçek değerini bulabilmesi; daha önemlisi de Allah'la münâsebetleri açısından iç dünyasında sürekli yenilenebilmesi ancak ve ancak sıkı bir nefis muhâsebesiyle mümkün görülmektedir. Zîrâ insanın hem zaman üstü muhtevası, hem de zamanla mukayyed duyguları, onun kalbî ve rûhî hayatıyla ve ledünniyâtının şuûrunda bulunmasıyla çok irtibatlıdır.
Müslüman ne kalbî ve rûhî hayatı, ne de umumî davranışları itibariyle kat'iyyen muhasebeden müstağni kalamaz. O, bir yandan dün ihmal ettiği, hattâ yıkılmasına göz yumduğu geçmişini, ötelerden gelip vicdanının derinliklerinde yankılanan: ![]()
Tevbe edip Allah'a dönün!.. Ve Rabbinize İnâbede bulunun!.." Ümit edalı, rahmet şiveli İlâhî nefahâtla onarıp ihyâ etmeye çalışırken; diğer yandan da:
Ey iman edenler, Allah'tan korkun, O'na karşı saygılı olun! Ve herkes yarın için ne hazırlamış ona bir baksın!.." Yıldırımlar gibi ürpertici, rahmet gibi inşirah verici uyarılarla teyakkuza geçer; kendine çeki-düzen verir, elinden geldiğince bütün fenalıklara karşı kapanır.. içinde bulunduğu ân'ı tıpkı bir döllenme mevsimi, bir bahar mevsimi gibi değerlendirir ve imanın verdiği şuurla, basîretle o ân'ın her lâhzasına ayrı bir derinlik kazandırır.. zaman zaman cismâniyete toslayıp sarsılsa da:
![]()
-Sineleri her zaman Allah'a karşı saygıyla çarpan müttakiler, şeytandan bir tayf, bir vesvese dokunduğu zaman hemen Allah'ı anarlar ve derken gözleri açılıverir. " İlâhi Beyân'a göre her zaman tetiktedir.
Muhasebe, mü'minin iç dünyasında bir kandil, vicdanında da bir hayırhah ve nasîhatçı gibidir. Her ferd onunla hayrı-şerri, güzeli-çirkini, Allah'ın sevdiğini-sevmediğini birbirinden tefrik eder ve hayır soluklu o nasihatçının rehberliğinde en aşılmaz gibi görünen engelleri aşar ve hiçbir şeye takılmadan gidip hedefine ulaşır.
Muhâsebe; iman, kulluk, tevfik, kurbiyet ve ebedî saadete mazhariyet gibi mevzûlarda, tamamen, İlâhî inayet, İlâhî rahmet yörüngelidir.. ve ye's gibi mutlak emniyetin de en amansız hasmıdır. Evet o, her zaman huzûr ve itmi'nana açık olmasının yanında, korku, endişe ve ürperti eksenlidir. Muhasebeye açık gönüllerin buğulu yamaçlarında her zaman:
-Bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz" iniltileri yankılanır.. ve onun, huzûr ve mehâbetin iç içe yaşandığı ikliminde, mes'uliyet ve sorumlulukla iki büklüm olmuş en yüce kametlerin:
-Keşke kesilip biçilen bir ağaç olsaydım" inkisârları uğuldar. Uğuldar da onlar:
-Yer bütün genişliğine rağmen onlar için daraldı ha daraldı.. ve vicdanları da bu daralma altında kaldı" tesbitinin her an kendileri için vâki' ve vârîd olduğunu hissederler. Onların beyinlerinin her guddesinde:
-Siz içinizi dökseniz de gizleseniz de, Allah onunla sizi hesaba çekecektir" tınlamakta.. ve dillerinde:
-Âh keşke, anam beni doğurmasaydı" çığlıkları nümâyândır.
Bu ölçüde kendi kendini sorgulamanın zor olduğu söylenebilir; ama bu seviyede nefsini muhâsebeye tâbi tutma yanında zamanı değerlendirmesi; bugünü dünden, yarını da bugünden farklı yaşaması mümkün değildir. Böylesi zamanzedelerin uhrevîlik performansı göstermeleri ise bütün bütün imkân hâricidir.
Sürekli nefsin sorgulanması ve ona itab imanın kemâlindendir. Hayatını "insan-ı kâmil" ufkuna göre plânlamış her rûh yaşadığı hayatın şuûrundadır ve ömrünün her dakikasını nefsiyle mücâdelede geçirir. Kalbine uğrayan her hâtıraya, kafasından geçen her düşünceye parola sorar ve vize tatbik eder. Şeytana, âsâba, hassâsiyete açık her işinde nefsânîliğini yakın tâkîbe alır; çok defa onun en güzel, en mâkul davranışlarından dolayı bile kendi kendini sorgular.. akşam-sabah elindeki tığını, nefsini levm atkıları arasında dolaştırır ve bu rûh hâleti içinde hayat dantelâsını örmeye çalışır.. her akşam eksik ve yanlışlarını bir kere daha kontrol eder, her sabah bütün günahlara kapalı ve yepyeni bir azimle hayata açılır.
O, böyle bir sadâkat ve vefâ, böyle bir tevâzû ve mahviyetle iki büklüm olup başıyla ayaklarını aynı noktada birleştirdiği sürece, gök kapıları ardına kadar açılır ve kendisine: "Gel ey sâdık ki, mahremsin, bura mahrem makamıdır; seni ehl-i vefâ gördük..." der ve her gün ayrı bir semavî seyâhatle şereflendirilir. Zaten, Cenâb-ı Hakk da:
-Hayır hayır, kasem ederim sürekli kendini kınayan o nefse!" diyerek bu saflardan saf rûh adına kasem etmiyor mu..?