Ağustos 1998 · s. 294 · 10 dakikalık okuma
Moderniteden PostModerniteye Problemler
![]()
Artık, teknolojinin, fikirlerin, kavramların, hayat tarzlarının ve bunların yanında daha birçok şeyin değiştiği, hatta ‘değişmenin değiştiği’ bir çağda yaşıyoruz. Eskiye göre farklılaşan şeylerin yanında farklılaşmayanlar çok cüz’i kalmakta.
Orta Çağın skolâstik düşüncesine karşı, bir değişmenin neticesi olarak ortaya çıkan modernitenin de bundan nasibini almaması düşünülemezdi. “Global köy(1)” diye nitelenen dünyamız, modern ötesi kavramlarla da tanışmış oluyordu. Modernite her ne kadar değişse de, bazı paradigma problemlerinin değişime rağmen aynen devam ettiği gözden kaçmamaktadır.
MODERNİTE:
Bazı
düşünürler modernliği günümüze ait, çağdaş, yeni.. vb. gibi mânâlarda kullanıp
o şekilde anlamışlardır. ‘Modern olmak, artık düne ait olmayan ve başka
metotlarla ele alınması gereken bir dünyada yaşamak demektir.(2)
‘ Bu mevzuda ihtiyatlı davranan diğerleri modernliğe, sadece günümüze has olup,
sürekli değişme halinde bulunan bir kavram olarak değil, bunlarla beraber,
temellerini Avrupa’da meydana gelen siyasi, içtimai, kültürel ve ekonomik
değişmelerden almış bir dönemin temel özellikleri ve o dönemin günümüze
yansıyan, günümüz düşüncesini şekillendiren bir süreç olması hasebiyle
bakarlar. “Rönesans’tan aydınlanma çağına,
oradan sanayileşme devrimine ve şimdi de bilgi çağına damgasını vuran Batı
tarihi bir kere yeniliğin merkezi, böylece de modernliğin referansı haline
geldikten sonra, Batı-dışı deneyimler solgunlaşmış ve dünya tarihinin inşa
edicileri olma açısından güçlerini kaybetmişlerdir.(3)”
Aslında kastedilen mânâlar açısından her iki yaklaşım da birbirini tamamlar
mahiyettedir. Modernitenin değişik birçok tanımı onun farklı özelliklerini
açıklarken, bize de bu mefhumun nasıl neş’et ettiği ve temel noktalarının ne
olduğu hususunda malumat verecektir.
Modernitenin ortaya çıkışının tahlilini yaparken, Batı mefküre hayatına ait bütün bu kavramların bizim dünyamızda meydana getirdiği tesirleri de incelememiz gerekecektir. Konuyu kendi zaviyemizden incelediğimiz zaman göreceğiz ki, temelde çektiğimiz sancıların başlaması, bizim moderniteye uyma yolunda çaba sarfetmeye başlamamıza denk geliyor. “Batı-dışı toplumlarda modernite, yalnızca sosyal bilimler düzeyinde değil, aynı zamanda günlük sosyal hayatta da arzulanan bir tüketim metaı, öykünülen bir hayat biçimi, ulaşılmak istenen bir ideal (muasır medeniyet seviyesi) olarak zihinlere yansımaktadır.(4)” Yani, Lale Devri, Tanzimat, Islahat, Jön Türkler ve Cumhuriyet’le günümüze gelen çizgide, meselenin özünde, cemiyet olarak topyekun bir değişimi arzulamakla beraber, değişime hakkıyla uyamamanın, hakiki bir senteze varamamanın çok derin izlerinin mevcut olduğu görülecektir. Mustafa Armağan da bu konuya şu sözüyle açıklık getirmektedir:”Onların (Batı dışı toplumların) temel problemi, modernleşmeyi bir gelenek üzerinde işleyip geliştirememeleridir.(5)” Tarihin, modernite dönemi hakkında kaydettiği bir diğer nokta da, İslam âleminin ve şu an az gelişmiş üçüncü dünya ülkeleri olarak anılan bazı ülkelerin de belirli bir vetirenin neticesinde kaçınılmaz olarak, Batı’nın gelişme çizgisinin çok ardında kalmasıdır. İslam âlemi, bütün dünya gibi, değerler ağıyla, sistemi ve işleyişiyle beraber modernitenin mucidi olan Batı âlemiyle isteyerek veya istemeyerek muhtelif münasebetlerde bulunmak zorunda kalmıştır. Bu ilişkiler globalleşmeyle beraber daha da artmış ve yoğunlaşmıştır. “O sebeple de Batı Modernitesi ve onunla ilgili her şey zorunlu olarak bizi de ilgilendirmektedir. Hafta öylesine ilgilendirmektedir ki İslam’ın üretmediği birçok sorun, bu sebeple, bizim de sorunumuz haline dönüşmüştür.” ( 6)
“Genellikle modernitenin 16. ve 17. yüzyıllarda başladığı kabul edilirken, modernizm, sanatlarda, 19. yüzyılın sonunda başlayan paradigma değişimi olarak görülür.(7)” Düşünürler, modern çağın, Avrupa’da esas olarak 16. yüzyıl ve sonrasındaki temel bazı gelişmeler neticesinde olgunlaşmış, üç temel unsurun biraraya gelmesiyle ortaya çıktığını savunurlar. Bunlar: kapitalizmin bir ekonomik ve sosyal sistem olarak ortaya çıkması, milli devletlerin gelişmesi ve aydınlanma felsefesinin etkileridir. Bazıları bunu daha da eskiye Reform ve Rönesans hareketlerinin başladığı 15. ve 16. yy’a taşımaktadırlar. Sosyal ve tarihi olayların bir süreklilik içinde sebep sonuç münasebetiyle geliştiği göz önüne alınırsa, bu yaklaşımın yanlış olduğu söylenemez. “Moderniteye geçişi belirleyen dört devrim; bilimsel, siyasal, kültürel, teknik ve endüstri yel devrimlerdir.(8)” Modernite esas olarak temel birkaç dayanak üzerinde durmaktadır: ferdiyetçilik, hürriyet, eşitlik, demokrasi, sekülerizm, dünyevilik, teknoloji, ilmi düşünce ve akılcılık, pozitivizm, ilerleme ve düzen anlayışı, çoğulculuk gibi. Bu listeyi daha da uzatmak mümkündür.
Burada üzerinde durulmak istenen asıl mevzu, modernite ile İslamiyet’in bir mukayesesini yaparak meseleyi kritiğe tabi tutup, münasebetlerin tarihi gelişimini ayrıntılarıyla incelemek değil; modern prensiplerin, muhtelif alanlarda aynen alınıp uygulanmaya çalışılması neticesinde ortaya çıkan tezatlardan bahsetmektir. Kavramların nasıl kabul edildiklerini ve uygulandıklarını masaya yatırmak, günümüzü anlamayı kolaylaştıracaktır. Yoksa burada moderniteye reddiye yazmak gibi bir düşünce yoktur. Tartışmanın özünde olan asıl şey, bu mefhumun temel olarak nereden kaynaklandığı ve Avrupa’yı bugünlere getiren vetire ile kendi gelişme çizgimizin farklılığı; bütün bu basamakların Avrupa’da ve bizde farklı farklı anlaşılıp uygulandığıdır. Nilüfer Göle, Türkiye ile Çin’i örnek göstererek, bir analoji kurmaktadır: “Geçmişin radikal biçimde reddi her iki devrimde de yenilik adına bir ideoloji haline gelir.(9)” Daha önce de belirttiğimiz gibi bütün bu yeniliklerde, bir senteze gitmekten ziyade, geçmişin toptan reddi ve yeni şeylerin, eskinin temizlendiği bu farklı zeminin üzerine kurulması düşünülmüştür.
AKILCILIK MACERASI:
Avrupa’da feodalizmin bir sistem olarak gerilemesi, ticaret ile gelişen yeni bir şehir hayatı ve siyasi yetkilerin elde edilme mücadelesi neticesinde, kilise eski gücünü kaybetmeye başlamış, milli monarşiler dönemi açılmış ve felsefi alandaki değişmelerle beraber Rönesans ve Reform dönemleri başlamıştı. Bunların neticesinde fert ön plana çıkmış, temel hak ve hürriyetler, eşitlik, çoğulculuk, demokrasi gibi kavramlar yavaş yavaş önem kazanmaya başlamıştı. Yeni ortaya çıkan bu sistemin tabii olarak kilise ile barışık olması beklenemezdi. Çünkü felsefi alanda pozitivist-rasyonalist bir çizgi hakimdi. Bu yüzden, vahye dayalı ilahi kuralların itibar görmesi beklenemezdi. Aynı zamanda, kilisenin halk üzerindeki tahakkümü neticesinde, belirli bir nispette dinden soğuma da meydana gelmişti,
Orta Çağ boyunca kilise müessesesi, dini hayatı kontrol etmenin yanında, yasama, yürütme ve yargıyı kendinde merkezileştirmiş; bunlara ilaveten ticari hayata da el atmıştı. Bu durum, çok fazla devam etmemiş, kilise bu alanlardan -mecburi olarak- belli bir siyasi ve tarihi süreç içinde çekilmeye başlamış ve onun yerini modernitenin temellerini oluşturan unsurlar doldurmaya başlamıştı. Pozitivizm, rasyonalizm ve emprisizmde artık kilise ve temsil ettiği dini düşünce yoktu. Alain Touraine, modernliğin eleştirisinde tartışılan veya reddedilen temel iddianın, insanın insan olarak elde ettiği hemen hemen her şeyi akla dayandırması, kısaca aklın her durumda ön plana çıkması olduğunu söyler.(10
BİZİM CEPHEMİZDEKİ DURUM
Bizde de Batı’ya açılmanın başlamasından sonra aynı çelişki ne yazık ki yaşanmış, bütün kavramlar fazla değiştirilmeden aynen alınmıştır. Osmanlı’nın gerileme döneminde en başta gelen mevzu, askeri alanda Osmanlının Batı’ya niçin üstün gelemediğidir. Temel bakış açısı da bu olunca, düzenlemeler daha çok askeri alanlarda gerçekleştirildi. Bu değişimlere karşı Osmanlı medrese sisteminin elastik bir mahiyet arzedip, gerekli ve uyumlu sentezi gerçekleştirmesi beklenirken, aksine içine kapanık bir durum arzetmesi meseleyi daha da içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Devlet yapısında ve askeriyede, çeşitli konularda ıslahat yapılmasına rağmen durum çok fazla değişmedi. Birçok alanda Avrupalının Osmanlı’ya üstün gelmesi, o günkü aydın tabakada kızgınlıkla karışık bir hayranlık uyandırmıştı. Avrupa’da Hıristiyanlık için hazırlanan sanık sandalyesine bizde de İslamiyet çıkartılıyor, çok yanlış bir analoji ile İslam yargılanmaya çalışılıyordu. Aslında, Hıristiyanlığın, temel olarak -İslamiyet’in aksine- fen ve cemiyeti bir bütün halinde ele almadan, dini sadece şahsi bir inanç ve değerler sistemi olarak ele alması, toplumun bütün ihtiyaçlarını giderecek ve hayatın her alanında ferde ve cemiyete yol göstererek, her ikisinin de yekdiğerine ve Allah’a karşı olan vazifelerini belirgin bir kurallar bütünlüğü içinde belirlememesi çok temel bir farklılıktır. Tabiri caizse, Hıristiyanlık insanın elbisesine, İslamiyet ise derisine benzetilebilir. Eskiyen elbise çıkarılıp yenisi ile değiştirilebilir, fakat yıpranan deri çıkarılamaz, ancak kendi kendini yenileyebilir. Akıl, düşünce ve idraki rasyonalist-pozitivist kalıpların dışında anlamak istemeyen Batı’nın, içine balıklama düştüğü hataya, bizde de yerli karboniyer entelijansiya gözü kapalı giriyordu. Dini değerlendirme ve yaşamada Skolastik düşünce, nasıl bir ifratsa, onu tamamıyla reddedip yerine geçen modernite de aynı ölçüde bir tefrittir. Modernitenin temelinde ilahi soluklu bir cevher yerine, beşeriyetin tefriti yatıyordu. Hakim olan anlayış, hadisatın arkasındaki gücü, ilahi açıdan değil, tabiat kanunlarını esas alarak değerlendiriyordu. Mesela, Hobbes insanların doğuştan bozuk tabiatlı olduğunu ve aralarındaki ilişkilerde daima diğerine üstün çıkma gayretiyle hareket ettiğini savunur. Makyavel ise neticeye ulaşmak için her yolun mubah olduğunu ve ulaşılan neticenin, her türlü vasıtayı meşrulaştırabileceğini savunmaktadır. Russo ise böyle bir durumda anlaşma yolunun yalnızca, şahısların birbiriyle uzlaşıp anlaşmaya vararak “sosyal bir mukavele”(social contract) imzalayıp, düzeni sağlayabileceği görüşündedir. Bütün bunlar değerlendirildiğinde görülmektedir ki, beşeri alanda aşırı ferdiyetçilik, üretmeden tüketim, sabır yerine tahammülsüzlük, organik toplum (gemeinsschaft) modeli yerine mekanik toplum (gesellschaft) modeli hüküm sürmekteydi.
Aklın gözü, Yaratıcının kainatta icra ettiği kanunların zahiri perdesini yırtamamış, ‘esbabın kudrete perde oluşu”(11) hakikatini ve hikmetini kavrayamamıştı. Bu temel paradigma hatasından hareketle, insanın tabiatı teknoloji yoluyla, tamamıyla kontrol altına alıp yönlendirebileceği fikri doğmuştu. Her ne kadar Newton bu fikre katılmasa da, kendisinin getirmiş olduğu fiziki prensiplerden ilham alanların görüşüne göre, kainatta mekanik bir düzenin olduğu ve Yaratıcı’nın bunu düzenleyip sonradan müdahale etmediğine dair bir fikir intişar etmiştir. Yani, kânat, mekanik bir saat gibi tahayyül edilmiş ve düzenli prensiplere bağlı olarak işlediği düşünülmüştür.
Bu görüşün ardında da ilahi bir bakış açısı beklenemezdi. İslam, bu düşüncenin içine düştüğü çıkmazı kolaylıkla halletmiştir. Kainat Yüce Yaratıcı tarafından yaratılmış ve her an O’nun ilim, kudret ve iradesi altındadır. Bu perspektifte, insanın bu dünyada, Yaratıcı’nın biricik halifesi olduğu ve her şeyin onun istifadesine sunulmuş olduğu hakikati temel bir unsurdur. Modern düşüncede insanın çevresiyle sürekli bir savaş içinde olduğu teması hâkimken, İslamiyet’te ise insanın bu dünyaya “eşref-i mahlûkat olarak Yaratıcı’nın eserlerini teftiş etmeye” geldiği, “O’nun sanatının harikalarını alkışlayan bir nazır olduğu(12)” hakikati hakimdir. Netice itibarıyla, ilahi mesaj İslam ile beşer fikrinin mahsulü olan modernite, kâinat-insan-yaratıcı ilişkilerini anlayıp değerlendirmede çok farklı kulvarlardadırlar.
POSTMODERNİZM VE PARADİGMA PROBLEMİ
Postmodernizm
aslında bir nevi tepki hareketidir.Modernizme,onun katı kuralcılığına,her şeyi
belirli sınıflamalarla takdim etmesine ve beğenmediği daha birçok noktaya karşı
gösterdiği tepkiler postmodernizmin temel unsurlarıdır denilebilir. İlk
başlarda kendini plastik sanatların muhtelif branşlarında gösteren akım, daha
sonraları sanatın diğer dallarının yanında edebiyat ve düşünce dünyasında da
kendini gösterdi. Postmodernizm, aslen belirsizlikle iç içedir. Onun bu
özelliği, modernizmin katı kuralcılığına olan tepkisinden kaynaklanmaktadır. Bu
tepki bazı durumlarda mizahi (ironik) bir şekilde dile getirilir;
[Postmodernizm] “bir panik kültürüdür.(13)”
“Kavramın temelindeki esas dinamik medyadır.
Etnik-dinsel köklere dönüş, geçmişle olan bağların koparılmaması, farklılıklara
duyulan saygı, değişik unsurların korunmasının yanında farklı imajların
karıştırılmasına izin vermesi(14)”
onun temel özellikleri arasındadır. Rasyonel pozitivizm eleştirilir, safi akıl
ve mantık bilgiye ulaşmada tek geçerli yol ve yöntem değildir; çok farklı ve
aslında modern felsefi anlayışa ters ve modern mantığın kabul etmeyip kendi
dışında gördüğü muhtelif bilgiler ve onlara ulaşma yolları da postmodernizmde
hayli revaçtadır.
Bu prensipler cazip olmakla beraber, tıpkı modernite gibi, gerek mikro, gerekse makro planda fert-toplum-kâinat ve bütün bunların Kudreti Sonsuz ile olan münasebetlerini düzenleyici, ferdi ve toplumu kucaklayıp, karşılıklı görev ve mes’uliyetlerini belirleyen kurallar getirememesi ve bütün bu sahalarda açıklamalar yapamaması postmodernizmin temel noksanlıklarından biridir. “Postmodernizmde keskin net bir sınırla sona ermese ve kendisini ciddi bir muhteva farklılığı takip etmese de, modernizme bir son biçen, insanlığın tarihsel sorunlarının çözümünde onu yetersiz bulan yeni bir arayışla karşı karşıyayız.(15)” Fakat halihazırdaki durum göstermektedir ki modernizm gibi postmodernizm de insanlığın tarihi meselelerini çözebilecek durumda değildir. Postmodernizmin, moderniteden tevarüs ettiği temel hatalardan biri olan, insanı maddi-manevi bir bütün olarak anlayamama, mühim bir paradigma hatası olarak sürmekte, postmodernizmin bu temel meseleye bir çözüm üretme iddiasının da çok doğru olmadığı görülmektedir.
Tıpkı modernizm gibi, “postmodernizm doğrudan bizim meselemiz değil, fakat bizi ne şekilde ve ne oranda etkileyeceği önemli(16)” Sürekli yapageldiğimiz şekilde, belirli bir vetirenin neticesinde ortaya çıkmış hadiselerin bizi etkilediği nispette onlarla alaka kurmaya değil, daha bu hadiseler fikir safhasında, oluşum aşamasındayken onlara yön verebilmeye ve ileriki kademelerde de inisiyatifi elimize alıp, kendimiz olarak, özümüzden kaynaklanan fikirler üretip fiiliyatını ortaya koymaya çalışmalıyız. Yoksa yeni dünya düzenlerini, medeniyetler çatışmalarını, global düzenlen ve başkalarını, sadece tartışmış olmaktan başka bir kazanımımızın bulunmama ihtimali ne yazık ki çok yüksek!
Dipnotlar:
1 -Marshall McLuhan Understanding Media: The Extensions of Man Londra, New York Routledge 1964.
2-Abel Jeanniere. “Modernite nedir?”Modernite versus Postmodernite. Der: Mehmet Küçük. Vadi yay. Ankara 1994 (s.16)
3-Nilüfer Göle. “Batı dışı modernlik üzerine bir ilk desen.” Doğu Batı.Yıl:1 sayı:2 Ankara 1998 (s.56)
4-Nilüfer Göle. ‘Batı-dışı modernlik üzerine bir ilk desen.”Doğu Batı.Yıl:1 Sayı:2 Ankara 1998 (s.55)
5-Mustafa Armağan. “Hayali doğudan hayali batıya” Doğu Batı.Yıl:1 Sayı:2 Ankara 1998 (s.81)
6-Durmuş Hocaoğlu. Analiz “Modernizm, Modernite, Batı ve İslam Dünyası” Aksiyon. 7-13 Şubat 1998. sayı. 166 (s. 21)
7- Scott Lash. “Modernite mi, modernizm mi? Weber ve günümüz toplumsal teorisi” Modernite versus Postmodernite. Der:Mehmet Küçük. vadi yay. Ankara 1994 (s.47)
8- Abel Jeanniere. “Modernite nedir?”Modernite versus Postmodernite. Der: Mehmet Küçük. Vadi yay. Ankara 1994 (s.16)
9- Nilüfer Göle. “Batı dışı modernlik üzerine bir ilk desen.” Doğu Batı.Yıl:1 sayı:2 Ankara 1998 (s.560
10-Alain Touraine. Modernliğin eleştirisi Çev: Hülya Tufan. Yapı Kredi Yay. İstanbul 1995. (s.13)
11- Bediüzzaman Said Nursi. Mektubat. Hakikat Çekirdekleri No: 8 Envar Neş. İstanbul 1993(s.469)
12-Bediüzzaman Said Nursi. Sözler, 23. söz 2. Mebhas ve 6. Söz. Envar Neş. İstanbul 1993
13- Ekber S. Ahmed, Postmodernizm ve İslam. Çev. Osman Ç. Deniztekin Cep Kitapları. İstanbul 1995
14- Ekber S. Ahmed, Postmodernizm ve İslam. Çev. Osman Ç. Deniztekin Cep Kitapları. İstanbul 1995 (postmodernizmi nitelendirrnek adlı bölümden s.23)
15- Yrd. Doç. Dr.Ö. Said Gönüllü. Postmodernizm. Sızıntı. Şubat 1998. Yıl 20 Sayı:229. (s.15)
16- Yrd. Doç. Dr.Ö. Said Gönüllü. Postmodernizm. Sızıntı. Şubat 1998. Yıl 20 Sayı:229 (s.15)