Sızıntı Arşivi

Ocak 1995 · s. 7 · 8 dakikalık okuma

Modern Bilimin Düşündürdükleri

Y. Mermer · Dr. · Bilim Felsefesi

oca95

Dr. Y. Mermer - Çev. Y. Alan

Kâinat, Sanatkârı tarif eden bir kitaptır. Öncelikle insana hitap eden bu kitap, Müellifinin muradı istikametinde okunup, O’na ibadete vesile yapılmalıdır.

Bu ibadetin bir bölümünü, kâinat kitabındaki nizamı, ilmi metotlar yardımıyla keşfederek gerçekleştiririz. Ancak kâinatı herkes hakikatine uygun yorumlayamaz. Bir bütün olarak dünyayı incelemenin sadece bir doğru yolu vardır ve sadece bir tane doğru cihanşümûl dünya görüşü mevcuttur. Kâinat kitabında okunabilen bu görüş, bize Kur’ân tarafından ders verilir.

Kur’anî dünya görüşü, birlik içinde çokluğu kabul eder. Dünyayı, birbirinden kopuk. varlıkların rekabet ve mücadele arenası olarak değil, içindeki bütün unsurların birbiriyle yardımlaştığı, şefkat sıfatının cilvelerinin her tarafta tezahür ettiği, intizamlı ve muvazeneli bir meşher olarak anlar.

Materyalist bilimin dünya görüşü ise bütünü parçalayarak herşeyi analiz etme fikri üzerine bina edilmiştir. Yani bu görüşe göre tabiat, hiçbir değer veya mânâ taşımayan, birbiriyle ilişkisi olmayan, parça parça mekanizmalardan oluşan bir montajdır. Bu görüş, eşya ve hâdiseleri, dünyayla olan ilişkilerinden koparır ve keyfî olarak tarif edilmiş ortamlarda inceler. Bu yaklaşım sezgilerimiz ve tecrübelerimizle çelişmektedir, zira bizler mahiyetimize dercedilmiş bir mânâ hisseder ve kendimizi bu dünyada, bir bütünün parçası olarak görürüz. Aynı şekilde, herşeyin bir anlam taşıdığı ve bir bütünün parçaları olduğunu düşünürüz. Materyalist bilimin dünya görüşü inceleme konusunu, yani insanı kâinattan tecrit ettiği ve bu görüş, zamanla insanların şuurlarına tesir ettiği için çoğu insan bu dünyada kendisini bir yabancı gibi hissetmeye başlamıştır. Sanki herkes kendi hayatını yaşamakta, hayat bencillik dışında bir mânâ taşımamakta, insanlar hem çevrelerine hem de kendilerine yabancılaşmaktadır.

Materyalist bilim veya mekanistik dünya görüşü, klâsik fiziğin temel kavramları üzerine kuruludur. Modern fiziğin gelişmesiyle bu kavramlar darmadağın olmuş ve mekanîstik görüşün tutarsızlıkları gün yüzüne çıkmıştır. Mesela, hakikatin tesadüfi mahiyeti veya tabiatın objektif bir şekilde tasvir edilmesi görüşü (veya ideali), kuantum, izafiyet ve son zamanlardaki kaos teorisi gibi yeni teorilerin geliştirilmesiyle birlikte değişmek zorunda kalmıştır.

Eskiden bilimin, gözlemcinin (bilim adamının) hükümlerinden bağımsız matematikî modellere ait bir dil kullanarak, dünyadaki herşeyi objektif olarak tarif edip açıklayabileceği düşünülürdü. Ancak modern fizikteki keşifler, herşeyin birbiriyle irtibat halinde olduğuna, bu birlik ve bütünlüğün parçalanamayacağına işaret etmekte, bu gerçek de dünyayı birbirinden kopuk parçalara ayırma şeklindeki klâsik görüşü reddetmektedir. Kuantum teorisinde her bir partikül (zerre) kâinatla irtibat halindedir ve ondan tecrit edilemez, halta araştırma gayesiyle bile bu işlem gerçekleştirilemez. Kâinattaki bu birlik insanları da içine alır. Kuantum teorisi, ilmî araştırmaya ait ayrı ayrı nesneler kavramını geçersiz kılmakla kalmamış, tarafsız gözlemci tabirinin yerine “katılımcı” kavramını getirmiştir. Böylelikle modern bilim, insanın mutlak mânâda tarafsız ve objektif olduğu fikrini reddetmiştir.

Ancak bu değişikliklere rağmen, modern bilim adamlarının dünya görüşlerinde pek değişiklik olmamıştır. Bu değişiklikler sadece matematik formülleri seviyesinde gerçekleşmiştir. Bilim adamları için dikkate değer tek şey, fizikî vakaların matematik formülleriyle ifade edilmesinde görülen gelişmedir. Bu tür formüller, teknik yönden kullanışlı oldukları için değerli değildirler, ancak çoğu bilim adamı ölçüm ve gözleme dayalı bilginin ne olduğunu anlamada bunların bir ölçü olarak kullanılabileceğine inanmaktadır.

Yine çoğu bilim adamı, bir insanın hakikat anlayışının bilimle pek ilişkisi olmadığını iddia eder. Ancak şu nokta çok açıktır ki hakikat anlayışımızın, tabiatla ve diğer insanlarla olan ilişkilerimiz ve hayatın bizim için taşıdığı anlam üzerinde büyük bir tesiri vardır. Bir dünya görüşüne sahip olmadan edemeyiz.

Bilim adamlarının bu tutumu modern bilimin tespitleriyle çelişmektedir. Mekanistik görüş, eşya ve hâdiselerin determinizm ve tesadüfle açıklanması fikri üzerine kuruludur. Kuantum ve kaos gibi son teoriler bu tür açıklamayı reddeden bir dünya görüşüne eğilimlidir. Teorik olarak bilim adamları, bir şeyi açıklayabilmek için bu şeyin diğer bütün şeylerle olan ilişkilerini bilmeleri gerektiğini kabul ederler. Fakat bu imkânsızdır, çünkü bu tür ilişkiler zaman ve mekân olarak sonsuza uzanır ve zaten bu ilişkilerin bir parçası olan insanlar tarafından ihata edilemez. Pratik olarak ise, bu bilim adamlan, “daha iyi” deterministik tesadüfi açıklamalar aramaya devam ederler.

Materyalist bilim adamları, kâinattaki birliğin Mutlak bir Yaratıcı’ya işaret ettiğini de tasavvur ederler, ama bilim adamı olarak Yaratıcı fikrini kabul etmezler, çünkü metotları, kâinattaki birliği açıklaması mümkün olmayan sebeb-netice (illiyet) fikri üzerine kuruludur. Bilim adamları bu birliği gözardı ederler ve vakaları sebep-sonuç ilişkileri içerisinde açıklayabilmek için parçalara ayırırlar. Bu şekilde, bizleri, kâinatın Yaratıcısı olmadığına ve mânâsının onların indirgemeci metodunun bizlere anlatabildikleriyle sınırlı olduğuna inanmaya zorlarlar. Bu uydurma inanç, bilimin gerçek hakkında en otoriter kaynak olduğuna dair iddialarının temelini teşkil eder.

Modern fiziğin temel kavramları hakkında tartışmalar devam etmektedir. Bilim adamları gerçeğe ait modellerinin, modem bilimin tespitlerini açıklamak için yeterli olmadığının farkındadırlar. Ortaya çıkan paradoks ve çelişkileri, gerçeğin kendi tabiatında mevcut olana yetersizlikten kaynaklanıyormuş gibi göstererek açıklamaya çalışmakta, kendi dünya görüşlerindeki yetersizliğe ise dikkat etmemektedirler.

Peki kâinattaki birlik ve bütünlük artık bilinmesine rağmen nasıl oluyor da hâlâ indirgemeci felsefeyle eşya ve hâdiseler, sebeb-netice açısından yorumlanmaya çalışılmaktadır? Tartışmalar çok yoğun olmasına rağmen sözde ilmî düşünmedeki materyalist yaklaşımla kâinatın birliğinin telif edilemeyeceği gerçeği çoğunluk tarafından kabul edilmemiştir. Ya ilmî düşünmedeki bu yaklaşım veya kâinattaki birlik tekrar gözden geçirilmelidir.

İnsan da dahil, bir bütün olarak kâinattaki birlik kimsenin inkâr edemeyeceği, açık bir gerçektir. O halde tekrar gözden geçirilmesi gereken şey materyalist yaklaşımdır. Bu yaklaşım, yukarıda ifade edildiği gibi, indirgemecidir. Fakat hakikatte, herşey birbiriyle kenetlenmiş, birbirine dayanmaktadır. Ne kadar cüz’î olursa olsun bir vakayı, geçici ve ihtimallere dayanan sebeplere bağlamak mümkün değildir. Birşey için geçerli olan diğer bütün şeyler için de geçerlidir. Zira o şey bir bütünün ayrılmaz parçasıdır.

Bütün bilim adamlarının tesbitine göre mekân ve zaman tamamen birbirine bağımlıdır. Mekân ve zaman dört boyutlu bir süreklilik içinde birleşmiş durumdadır ve bu süreklilikte ‘burası’-‘orası’, ‘önce’-‘sonra’ izafidir. Bu dört boyutlu uzayda klasik fiziğin zaman sırası, herşeyin eş zamanlı olarak birlikte var olması fikrine dönüşmüştür. Kısacası sebeblerin tesiri, hakikatin çok sınırlı ve peşin hükümlü bir açıklaması olarak gözükmektedir.

İlliyet, ilmî muhakemeyi sebep sonuç zincirine bağlar. Her bir sebep ayrıca bir sonuçtur ve bu sonuç atfedildiği sebepten tamamen farklıdır. Bütün sebepler bir araya gelseler bir sonucu yaratamazlar, zira sebeplerin bir sonuca hakim olması için bütün kâinata hakim olması lazımdır. O sonuç kâinat olmadan vücut bulamaz. Kâinatın bütünlüğünden ayrı hiçbir (maddî) mevcut yoktur.

Mutlak sebep-sonuç ilişkisine inanmak, Kur’anî dünya görüşünün özü olan tevhid akidesine zıttır. Materyalist bilim adamları aciz, muhtaç ve cahil vaka ve sebeplerin eşya ve hâdiselere vücut verdiğini iddia ederler. Böyle bir iddia onları, bu sebeplerin mutlak ve sonsuz bir kudret ve ilim sahibi olduklarına inanmaya zorlar.

Kâinattaki birlik ve bütünlük hakikatine ulaşan modern bilimin son keşifleri, materyalist bilimin bütün açıklamalarının geçersiz olduğunu gösterir. İlliyet kavramının kesinlikle objektif ve ilmî bir araştırma konusu olamayacağına dikkat çeker. Kısacası mutlak sebep-sonuç anlayışı akla ve hislere zıt bir hipotezdir.

Bilimin ‘Yaratıcı’ kavramını kullanmadan herşeyi açıklayabileceğine dair hâlâ yaygın bir kanaat mevcuttur. Klasik fizikte bu iddiaya sahip çıkanlar olabilir, fakat modern fizikteki keşiflerin ışığında böyle bir kanaat taşımak âdetâ imkânsızdır.

Mesela, kâinatın büyük patlamayla ortaya çıktığına dair görüşü ele alalım. Bu görüş âdetâ bir paradokstur. Tabiatta mevcut olan dört kuvvetten sadece çekim kuvveti, kozmik ölçülerde sistematik olarak faaliyet gösterir ve tecrübelerimize göre çekim kuvveti, cezbeden veya ‘çeken’ bir kuvvettir. Ancak kâinatın yaratılış safhalarından bir safha olan bu büyük patlama esnasında, günü müze kadar devam eden genişlemeyi başlatmak ve sürdürmek için güçlü bir ‘itici’ muhalif kuvvete ihtiyaç vardır. Genişlemenin çekim kuvvetine rağmen gerçekleşmesi akıl almaz bir şeydir. Hesaplamalara göre bu genişlemenin nisbeti, iki kıyametin arasında kalacak şekilde, çok hassas bir biçimde ayarlanmıştır. Genişleme biraz daha yavaş olsaydı kâinat, çekim kuvvetinin ağır basmasıyla içine çökecek, biraz daha hızlı olsaydı kozmik maddeler şimdiye kadar çoktan dağılıp gidecekti. Artık materyalist bilim adamları bile idrak etmektedirler ki bu hassaslıkta ayarlanan bir patlama için sonsuz bir ilim ve kudret gereklidir. Böyle bir ilim ve kudrete de sebepler sahip olamazlar. Ancak illiyete olan mânâsız bağlılıkları yüzünden yaratılış fikrini kabul etmemekte ve ister istemez “olmuş işte, bu bir ilk şart olarak kabul edilmeli” demek zorunda kalmaktadırlar. Bir ilk şart genişlemenin nisbeti, açıklanmayı ve anlaşılmayı bekleyen sayısız kozmik mucizeden biridir. Dalâlette olan bilim adamları ise Mutlak Kudret’in mucizelerinin ‘garip’ rastlantılar olduğuna İnanmakta ve kâinatın tesadüfi bir ‘kaza’ eseri ortaya çıktığını kabul etmektedirler.

Modern bilimin temel teorilerinden biri, Mutlak Yaratıcı fikriyle tamamen telif edilebilir niteliktedir ve bu teori sebep-sonuç kavramıyla kesinlikle bağdaşmamaktadır. Şu halde sebeplerin Yaratıcısına olan ihtiyaç artık bilimin temelinde mevcuttur.

oca95

Klâsik fiziğe göre, bir mekânda gerçekleştirilen bir ölçümün, çok uzak bir mekândaki bir parçaya tesiri yoktur. Bu inanç, sistemler arasındaki etkileşimin mesafe arttıkça azalacağı görüşünden kaynaklanmaktadır. Zira sebep-sonuca dayanarak yapılan açıklamalarda, bir sebebin, ortaya çıkardığı sonucun hemen yanında olması gerektiği söylenir. Yani bırakınız birkaç ışık yılını, birkaç metre mesafedeki iki parçacığın bile birbirine tesirde bulunduklarını kavramak mümkün değildir. Ancak bu iki parçacık arasında öylesine bir ilişki bulunduğunu söyler ki, sanki bu parçacıklar telepati yardımıyla ortaklaşa hareket etmektedirler. Peki birbiriyle temas etmeyen bu zerrelerin arasındaki ‘garip’ işbirliği, Yaratıcı’dan bahsetmeden nasıl açıklanabilir ki? Bu mucizeyi nasıl gerçekleştirmektedirler? Tevhid akidesi gerçekten de makul, tutarlı ve aslında gerekli olan tek açıklamadır.

Materyalistler için bu durum tam bir paradokstur, çünkü sebep-sonuçla bunun açıklanması mümkün değildir. Allah’a inanan bir insan için ise bu durum evrensel bir insicamı tasdik eden ve bütün kâinata nüfuz eden muhît İlâhî kanunların mevcut olduğunu gösteren muhteşem bir tevhid cilvesidir.

Fasit bir daire şeklindeki sebep-sonuç zincirini kırdığımız zaman, materyalizmin anlamsız dünyası, yerini mânâ ve gaye ile aydınlanmış bir dünyaya bırakır. Kâinat insana hitap eden ve Yazarı’nı tanıtan bir kitap haline gelir, okuyucular da derslerini alıp Yaratıcı’ları hakkındaki bilgilerini artırır ve imanlarında derinleşirler.

Herşey muhteşem bir sanat eseridir ve herşey sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır. Herşeyin sonucu gibi sebebi de yeniden yaratılır. Birşeyin vücut bulması için sonsuz bir kudret ve ilim gereklidir. Demek ki hem sebebi hem de sonucu yaratan bir Mutlak Âlim, herşeye gücü yeten bir Kâdir vardır. Bütün sebep ve sonuçlar aciz ve cahil oldukları için İlâhî Kudret ve Kemal’e işaret, “Lâ ilahe illallah”i tasdik ederler.

İlimle vahiy arasında bir çelişki yoktur. İlimdeki inkişaf ancak Kur’anî caddede gerçekleştirilebilir. Bütün ilmî buluş ve teknolojik gelişmeler yaratılış kanunlarının keşfinden ibarettir. Kâinat, mevcudatı, Yaratıcı’nın birer ayeti olarak tarif eden çok büyük bir manâlı kitap olarak görüldüğü an, bütün bu buluş ve gelişmeler, şüphe ve dehşet değil, iman aşılayacaktır.

- “Islam and Science: The Modem Approoch to Science: An lslamic Assessmem”, The Fountain, Oct-Dec. 1994, Vol. 1, No: 8, ss. 4-7 ’den