Eylül 1990 · s. 338 · 5 dakikalık okuma
Millet Ruhunun Gurbet Yılları veya Batı Tutkusu

Bir kısım zararlı inadlarımızı müşahede ettikçe, târihî tekerrürlerden hiçbir şey anlamadığımızı görüyor, üzülüyor, utanıyor ve zaman zaman da sarsılıyoruz. Birkaç asır var ki, batı hayranlığı bizde böyle bir inad ve inattan da öte bir hastalık halini aldı.
Bizde şiddetli bir vuslat arzusu, onlarda nazlı bir kaçış; bizde, bin bir bulanık kanalın içine akıp durduğu o erâcif gölüne karışıp bütünleşme isteği, onlarda inadlı bir engelleme.. asırlar var, biz bu muhataralı sevdadan vazgeçemedik, onlar da hiç mi hiç yumuşamadı. Evet, biz “Şebi arûs” deyip inledik; onlar ise, “beyhude yorulmayın kapılar sürmelidir” deyip aralanmış veya aralanmış gibi görünen kapıları yüzümüze kapadılar. Biz milletçe varlık ve bekamızı onlara bağlı görüp, onlardan koptuğumuz takdirde mahvolup gideceğimiz vehmine kapıldık, onlarsa, her fırsatta bizi yere serip üzerimizde hora tepdi ve haklarındaki iyilik vehmimizi suratlarımıza çarptılar. Milletçe var olmamızın yolunu, kendi azmimizde, kendi ma’nâ kökümüzde ve kendi târihî dinamiklerimizde aramamız lazım gelirken, biz talihimizin tepe taklak olduğu günden bu yana hiçbir zaman böyle bir yolu denemeyi düşünmedik.. aksine düşmanlarımızdan gördüğümüz en kahredici felâketleri, en utandırıcı muameleleri görmemezlikten gelerek, kanımızı emen, ruhumuzu dinamitleyen hasımlarımızın kapısında iki büklüm olup onlara dilencilik ettik ve kendimize rağmen hep onların yanında olduk. Bunca felâket ve bunca kötülükten sonra olsun, yine de onarın yaldızlı laflarına bakıp aldanacak ve ettiklerini görmemezlikten gelerek arkalarından gideceksek, tarih bizi affetmeyecektir.
Ne gariptir ki, onlar, dünden bugüne hep kendilerini insaniyetin hamisi, zulmün düşmanı, ilim ve san'atın mümessili, bizi de cehalet ve barbarlığın temsilcisi gibi gösterip, sürekli sefaletimizden ve onlara ihtiyacımızdan dem vurup durmalarına karşılık, bizdeki bir kısım safderun kimseler veya küfür sarhoşları, bu zâlim dünyayı kendi nesillerine hızır gibi gösterip, devamlı alkışlatmışlardır. Onların gazete, mecmua, radyo ve televizyonlarında görüp duydukları hemen her şeyi, fevkalâde bir lâubalilikle kendi nesillerine anlatmış ve hatta bu ülkede onların düşüncelerinin kavgasını vermişlerdir.
Oysa ki, batı bizi hiçbir zaman sevip-kabullenmedi... O, güçlü olduğumuz zaman, tabasbus, riyâ ve entrikalarla, güçlendiği dönemlerde de bizi ezerek ve inleterek hep kendi hedeflerini takib etti. Tabii, bu hedeflerin başında da İslâm'ın sesini kesmek geliyordu..evet, Osmanlı Devleti'nin başına açılan gaileler bunun için, çevremizde koparılmak istenen kızıl kıyametler de bunun içindi. Mezhep mülahazasıyla kıyam edenler onun tahrikiyle kıyam ediyordu..ırkçılık düşüncesiyle başkaldıranların arkasında o vardı. Defâatla ülkemizi dört-bir yandan sarıp tehdit eden aynı dünya, binlerce ma'sum çocuğu, tâli'siz genci, bedbaht ihtiyârı kendi topraklarında cellatlar gibi boğazlayan da aynı kanlı ellerdi. Evet, o ellerdi şeytanları bile ürkütecek cinayetleri alkışlayanlar. Onlardı Ermeniye çanak tutup, güney doğudaki eşkiyâya yeşil ışık yakanlar!
Medeniyetin öncüsü olduğu iddiasını kimseye bırakmayan bu dost (!) dünya değil miydi ki, hemen her zaman bir kanlı kâbus gibi başımıza dikildi ve bizi ezdi, ezdirdi..! Bu dünya değilmiydi ki, mazlumları bin-bir tahkirle yerin dibine batırırken, zâlimleri tebcillerle göklere çıkardı! Ve milletimizin aleyhinde değerlendirilebilecek sinek vızıltılarını top sesi gibi gösterip cihanı velveleye verdi; bizim, yeri-göğü inletecek canhıraş feryatlarımızı duymadı veya duymak istemedi. Evet, bir-iki asır var ki, biz, en hâince plânlar, en zâlimce tecâvüzlerle kahrolup giderken, yıkılan yuvalarımızdan, sönen ocaklarımızdan yükselen çığlıkları yine sadece biz duyduk, biz inledik ve biz dindirmeye çalıştık. Şu anda da fazla bir değişiklik olmadığı kanaatindeyiz. Oysa ki, kendini alâkadar eden en küçük meseleler karşısında sağa-sola ültimatomları çeken, donanmalar gönderen ve ambargolarla tehdid eden bu kendini beğenmiş kızıl ruhlu dünya, dün Osmanlı teb'asına yapılan zulüm ve haksızlıkları nasıl bir umursamazlık ve gönül rahatlığı içinde seyretmiş ise, bugün de Balkanlardan Orta asya içlerine kadar olup-biten binlerce fâciayı aynı umursamazlık içinde görmemezlikten gelmekte, hatta yer yer bu facia ve fazîalara sebebiyet verenleri alkışlamakta ve desteklemektedir.
Batı, Müslüman-Türk dünyasında bir kısım canavarların kanlı pençeleri ve onların amansız-imansız elleri altında parçalanan, didiklenen binlerce masumun hak, hürriyet ve emniyetleri için bugüne kadar müsbet ma'nâda hiçbir şey yapmadığı gibi, bir kerecik olsun, erkekçe haykırma mertliğini dahi göstermemiştir. Şu günlerde olsun, etrafımızda binbir hıyanetle dolaşıp duranlara “yeter ettikleriniz elverir artık!” diyemez miydi? demedi..demeyi düşünmedi.. aksine, Bulgaristan'da, Batı Trakya'da, Orta Asya'da irtikâb edilen zulümleri, dökülen kanları, yıkılan hânümanları ve boğazlanan insanları âdeta, medeniyetin vahşete muzafferiyeti şeklinde görüp alkışladı ve hiçbir zaman bizim hissiyatımıza saygılı olmadı ve olamadı.
Şimdi, bütün bunlardan sonra onun, Ermeni mes'elesinde insanî davranacağını, Türk-Yunan münâsebetlerinde Türkiye'ye destek vereceğini, şayet bir yararı varsa AT'a girmemizi kolaylaştıracağını bugüne kadar yüz kere allayıp-pullayıp gündeme getirdiği azınlıklar meselesinden vazgeçeceğini ve artık ne olursa olsun bizi sıkıştırmayacağını, aksine esîr Türk'lerin problemleriyle meşgul olacağını, İslâm ve Türk dünyasını istismar etmeyeceğini, ülkemize misyonerler göndererek müslümanları hristiyanlaştırmaya çalışmayacağını, içimizden satın aldığı insanları başımıza musallat etmeyeceğini, hâsılı, bu kin ve nefret dünyası, bütün o eski huylarından vazgeçip, Hazreti Mesih'in yumuşaklık, müsamaha ve şefkat tavsiyelerine uyacağını beklemek apaçık bir gaflet ve aldanmışlıktır.
Biz nasıl düşünürsek düşünelim, o, bir zaman haçlı orduları ve işgalci güçleriyle dilediğini yapıp yaptırdığı gibi, şimdi de, içimizden kiraladığı bir kısım yabancılaşmış kimselerle kendi hedefini ta'kib etmektedir.
Denebilir ki o, bizim için şu anda eskisinden daha tehlikeli sayılabilir. Zira artık, “kurt gövdenin içine girdi, ve millî ruh delik-deşik edildi.” Bu arada bizler de, geçmişimizi onlara borçlu bulunduğumuz bütün târihî dinamikleri bir kenara atarak gidip onların erâcif dünyalarına aborde olduk. Duygu ve düşünce dünyamız en korkunç erozyonlarla yok olup gitti.. genç diğmağlar batı kültürü ve batı değerleriyle yoğruldu.. toplum hemen her kesimiyle batıya göre yeniden inşâ edildi, tabii eğer buna inşâ decekse ırz çiğnendi, namus pâyumâl oldu; ama, batı kapıları bize hiç mi hiç aralanmadı. Demek ki, onun beklediği bedelleri henüz ödeyemedik...
Bundan sonra da ne onların umduklarını ödeyebilmemiz ne de doyma bilmeyen bu insanları tatmin etmemiz mümkün değildir. Biz yakın tarihimiz itibariyle, toy Mehlikâ Sultan hayranları gibi, tehlikeli bir meçhule yelken açtık ve daha sonra da kenara çıkmaya fırsat bulamadık. Ne yediğimiz tokatlar bizi uyarabildi ne de gördüğümüz kötülüklerden aklımız başımıza geldi, gayrı bunca şeyden sonra, hâlâ bir kısım kimseler batıyla zifafa koşacak ve zirveleri tutanlar da bu sevimsiz maceraya “dur!” demiyeceklerse, bize daha bir süre “Yâ Sabûr!” deyip beklemek düşecektir.
SIZINTI