Kasım 2000 · s. 486 · 4 dakikalık okuma
Merhaba Ey Dost
· Edebiyat
Eski ajandaları karıştırırken aklıma düşüverdin... Bir anda, hayalen yıllar öncesine gittim. Ne güzeldi o okul günleri. Beraber kaldığımız evdeki zamanlar, sonra yurttaki odamda ziyaretlerin, Ege'nin şirin bir kasabasındaki onbeş günlük tatilimiz, Ankara'nın o boğuk havasında teneffüs ettiğimiz kitapçılar, Bahçeli, Cebeci, Yüzüncü Yıl, Dikmen... Sonu gelmez çay sohbetleri, okunan kitapların mütalaasıyla engine akan zaman... Engin bir ışık denizine düşmüş gibiydik. Her şey ama her şey, yemekteki ekmek kırıntısından, gökyüzünde yüzen bulutlara kadar her şey ışık kesilmiş, nura kalbolmuş ve bir nur ağacından haber verir olmuştu. O günler güzeldi; ne güzel günler idi. O günlerde hiç de öyle istikbali düşünmezdim. Dedim ya, bir okyanusa düşmüş gibiydim ve ufukta sahil görünmüyordu. Tabii ki bir gün okul bitecekti. Zaten okullar bitirilmek içindi. Tabii ki bir gün ayrılacaktık, şimdiye kadar kimlerden kimlerden ayrılmıştık. Hiç düşünmemiştim, böyle dikkatsiz bir baloncunun elinden sıyrılıp kaçan balonlar gibi farklı yerlere savrulacağımızı. Tabii ki bir gün farklı yerlere gideceğimizi biliyordum, ama hiç düşünmemiştim bu kadar dağılacağımızı. Hiç düşünmemiştim elimizde bir adres, bir telefon numarası olmadan ayrılıvereceğimizi. Birbirimizi yılda bir kerecik olsun görmenin imkansızlaşabileceğini.
Murat New York'ta, Engin Teksas'ta; Berker Tayvan'daymış; Gökhan da yakında gidiyormuş... Hüseyin vefalı çıktı, geçen kart atmış. İnternette görüştüğümüz de oluyor ama hangi teknoloji, o içten, o candan kucaklaşmanın, oturup bardak bardak çay eşliğinde muhabbetin tadını verebilir ki? Ekrandan akan karakterler sözün sihrini, nefesin sıcaklığını, sohbetin insıbağını nasıl taşısın! Üzerinde dostun el yazısını taşıyan bir sayfa beni padişah menşuru almış kadar sevindiriyor ama gözlerin ışıltısını, çehrenin huzurlu ışığını aktaramıyor ki...
O günler güzeldi; en güzel günler idi. Mahur bir hüznün kucağındayım şimdi... Hayır, beni üzen ayrılığın kendisi değil; her doğan ölür, her beraberlik ayrılık ile neticelenir; biliyorum bunu. Bu dünyada ebedi saadet aramıyorum ben. Fanilik mührü alnımıza vurulmuş bir kere, henüz sırattan da geçmediğimize göre elbette her tebessüm bir gün solacak ve sonbaharın çetin eline düşmüş yapraklar gibi dökülecek dudaklarımızdan. Hayır, beni üzen ayrılığın kendisi değil...
Beraberken kişisel olan'a hiç ehemmiyet vermemiş olmamızdır beni üzen ve kalbimi burkan husus. "Kişisel olan" derken; tamamen beşeri düzlemde olan bir ilişkiyi kastediyorum, her şeyiyle insani olan bir ilişkiyi... Kardeşimize duyduğumuz sevgi türünden bir şey. Kalplerin esrarının bir ekmeği bölüşmek rahatlığında aktarılabildiği bir samimiyet. Hiçbir komplekse ve utanca yer vermeyecek, vermeyecek kadar sağlam ve karşılıklı tanıma/tanışma sağlanmış bir dostluğu. Evet beraber çok kitap okuduk; koşturduk biraz, sayısını unuttuğum kadar çok meseleyi istişare ettik, yemekler, çiğköfte partileri, hatta piknikler organize ettik. Çağırdık, çağrıldık; söylediler, dinledik; yeri geldi biz de söyledik. Bir şirket gibi verimlilik hesapları yaptık, vazife paylaştık. Evet, bir şeyler yapmaya çalıştık beraber.
Ama bakıyorum da şimdi; aramızda "kişisel" bir ilişki pek kuramamışız. Mesela o zamanki arkadaşlardan, beş-altı ay aynı tabaklardan yemek yediğimiz kişilerden kaçını şahsen tanıyorsun, ailesinden haberdarsın; ümit ve hayallerini, korku ve endişelerini biliyorsun? İhsan'ın annesinin üvey olduğunu ta ne zaman öğrendim, Kutay'ın o dinlemez ve anlamaz tutumunu hatırlarsın; bunun sebebinin o günlerdeki ciddi maddi sıkıntısı olduğunu ancak Kutay evden ayrılıp, kaybolup gittikten sonra anlayabildim...
Biz beraberken çok samimiydik, doğru. Ama bence o biraz yalancı bir samimiyetti. Ortak bir inançtan, paylaşılan ideallerden gelen bir samimiyet. Birbirimize güveniyorduk; çünkü bir zarar gelmeyeceğini biliyorduk. İyi arkadaşlardık, ama pek de dost olamadık gibi. İlişkilerimizi kişiselleştiremedik çünkü, fert olarak göremedik birbirimizi. Bir şirketin iyi huylu memurları gibiydik, ortak çalışmalar yapabiliyorduk ama kendi iç dünyalarına, kendi hayatlarına dönünce insanlar; aynı o memurlar gibi birbirimizi pek de aramaz olduk.
Hepimiz insanız çünkü, hepimiz beşeriz. Zaaflarımız da istidatlarımız gibi ortak. Sıradan olduğumuzu derinden derine hissettiğimizden olsa gerek, kendimize özel davranılmasını arzuluyoruz gizliden gizliye. Oysa bu çağ vahşi, bu çağ acımasız. Mutlak bir boşluk ve yalnızlığa mahkum modern insan. Elbette imanımız bize bütün dünyayı dost kılıyor, o dürbünle bakınca denizlerin korkunç hortumları, bir zikrin cezbesiyle semaa kalkmış bir Mevlevi derviş kadar munis görünüyor; en yırtıcı hayvanla bile, semada pervaz eden kuşlarla kul olma noktasında bir oluyoruz. Ama; insani olanı, beşeri olanı ancak insanlar paylaşabilirler. Günlük hayat dağdağasının yahut hayatın beklenmedik imtihanlarının getirdiği ızdırabı ancak bir insanın ünsiyeti dağıtabilir. Bir dostla paylaşılamayan sevincin ne ehemmiyeti var.
"Herkes dost olamaz ki" diyeceksin şimdi, "insanın gerçek dostu ancak iki olur üç olur". Hayır! Bizim bulunduğumuz, hatta hazırladığımız bir ortamda, eğer altı ay, bir sene beraber yaşayan insanlar can ciğer dost olamıyorlarsa, biz bir yerlerde yanlış yapıyoruz demektir, "Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız" diyen bir Peygamber (sas)'e layıkıyla ümmet olamamışız demektir! Acı ama, bu böyle.
Keşke diyorum şimdi, "keşke" demenin anlamsızlığını bile bile: Keşke aramızdaki ferdi ilişkileri daha da güçlendirebilseydik. Keşke insan olduğumuzu unutmadan yaşasaydık o günleri. Sırlarımızı paylaşsaydık, karşılıklı olarak birbirimizin kardeşlerine hediyeler alsaydık. Bayramlarda ailelerimizi ziyaret etseydik. Birbirimizin istikbale dair hayallerini dinleseydik. Aşklarımızı paylaşsaydık, günlüklerimizi değişebilecek kadar samimi olabilseydik o günlerde. Dünyanın binbir afaki meselesini konuştuğumuz o günlerde; biraz da kendimizden konuşsaydık, birbirimizi anlamaya çalışsaydık, evi ziyaret eden birine gösterdiğimiz kadar olsun ilgiyi, birbirimizden esirgemeseydik... Ve bütün bunlar bir-iki kişi ile sınırlı olmasaydı. Sanırım böyle yapsaydık "bünyan-ı mersus" olma yolunda çok büyük bir adım atmış olacaktık.
Eski ajandaları karıştırırken düştün aklıma. Yıllar öncesine hayalen gittim. Ne güzel günlerdi onlar...