Ağustos 1980 · s. 11 · 4 dakikalık okuma
Medeniyetler
MEDENİYETLER
Tarihi tekerrür hadiselerinin en önemlilerinden birisi, bir takım medeniyetlerin zuhuru ve batmasıdır. Medeniyet, bir memleket veya bir cemiyetin maddi manevi varlığına ait değerler, fıkir ve sanat hayatına ait hususiyetlerdir. Kendi devrindeki emsaline nazaran, bunlarda daha ileri seviyede bulunma hali, daha medeni olmayı ifade eder. İnsanlığın fıtri kabiliyetlerinin inkişafı ve çeşitli ihtiyaçlarının tesviyesine müteallik bu gelişmeler, hakiki manasına uygun bir seyir takip ederse yaşama istidadına sahip demektir. Yoksa, çeşitli devirlerde teşekkül eden medeniyet kavramları gibi, kendisinden-olmayan bir sütü yabancı unsuru beraberinde getirir ve bunları kendi levazımatı gibi tatbik ederse, bu yabancı unsurlar onun yegane çöküş amili olmaktadırlar.. Çünkü bunlar medenileşme hareketine hamle ruhunu veren idealleri yok edip, kendileri onların yerine geçmektedirler.
Bu gelişme ve yıkılma amillerinin neler olduklarını ve birbirine bağlılığını Gustave le Bon şöyle ifade eder. “Medeniyetin değişmesinden hemen önce meydana gelen büyük karışıklıkların, ilk bakışta kavimlerin istilası ve hükümdar sülalelerinin yıkılması gibi büyük siyasi değişikliklerin tesiri altında zuhur ettiği sanılır. Fakat bu hadiseler dikkatle incelenirse, onların dıştan görünen zahir sebeplerinin arkasında, kavimlerin düşüncelerinde husule gelen değişmelerin, hakiki sebep olduğu anlaşılır. Tarihte meydana gelen asıl hakiki karışıklıklar, büyüklük ve şiddetleriyle bizi hayrete düşürenler değildir. Medeniyetlerin yenileşmesini doğuran başlıca mühim değişiklikler, fikirlerde, telakkilerde ve inançlarda husule gelen değişiklerdir.’’‘‘ Bu değişmenin temelinde iki esaslı amil vardır. Birincisi medeniyetimizin bütün unsurlarının kaynağı olan dini, siyasi ve içtimai inançların tahrip edilmiş olması, ikincisi de ilimlerin ve tekniğin yeni buluşlarının doğurduğu yeni yaşama ve düşünme şartlarının meydana gelmesidir.”
Gerçekten yazarın dediği gibi siyasi ve askeri üstünlüklerini kaybettikleri zaman bile, medeni üstünlüğünü muhafaza eden kavimler mevcuttur. Mesela Eski Yunan medeniyeti doğudan Partlar’ın, batıdan Romalıların tazyiki ile siyasi üstünlüğünü kaybettiği zaman, medeni üstünlüğünü koruyabilmiştir. Gerçek yıkılma, sözünü ettiğimiz temel unsurlardaki çözülme ve bozulmadan sonra olmuştur.
Bugünkü batı medeniyetinin bu tarihi hatadan salim olmadığını itirafla beraber, şimdi alınabilecek bir takım tedbirlerle yıkılmanın önüne geçebileceğini kabul eden Doktor Alexis Carrel ise şöyle demektedir:
Dünya tarihinde ilk defa sonunun başlangıcına varan bir medeniyet, bu fena durum sebebini ayırdedebilmektedir. Belki de ilmin hârikulâde gücü sayesinde bu bilgiden faydalanmak, geçmişteki bütün büyük milletlerin uğradığı akıbetten medeniyetimizi kurtarmak mümkün olabilecektir. Hemen şu andan itibaren bu yeni yolda ilerlememiz gerekmektedir.
Tarihe geçmiş belli başlı Medeniyetlerin kuruluş ve yıkılışları, bu kaideler dahilinde cereyan etmiştir. Yani yıkılış sebepleri kendi içinden ve kendi cinsindendir. Bunu misal olarak eski Mısır, Yunan Roma vs. Medeniyetlerini gösterebiliriz. Bir de Kuran-ı Kerimde akıbetleri haber verilen kavimlerin yok olmaları vardır ki, zahiri planda bu sebep-netice münasebetinin dışında olarak, sırf ilahi hitaba sırt çevirdikleri için ya medeniyetleri mahvolmuş, veya eserleriyle birlikte tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.. Hz. Musa’nın tebliğ ettiği ilahi hakikatler sayesinde esaretten kurtulup, istiklal ve hürriyet nimetine kavuşan ben-i İsrail, birtakım mamurelerin sahipleri oldukları halde, kendilerine gönderilen peygamberleri dinlemeyen kavm-i Lut, Ad, Semud vs. malum akıbetlerine uğramışlardır.
Her medeniyetin bünyesine özelliğini veren coğrafi, kavi, harsi ve bilhassa dini hususiyetleri vardır. Bu hususiyetlere göre medeniyetlerin şekli de değişir Mesela: Bugünkü Avrupa Medeniyeti için aynı yazar der ki:
Biraz katı olmasına rağmen Hıristiyan ahlaki muazzam bir başarı sağladı. Batı Medeniyetini bünyesine özelliğini veren odur. Onun eseri pek güçlü olmuştur- Fakat yine de ilim ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde meydana getirilen fizik şartlarına ve mantıki iklimine mukavemet edememiştir. Demek bugünkü Batı Medeniyetinin ruhunu teşkil eden asli unsur Hristiyanlık inancı, ahlak ve terbiyesidir. Öyleyse bir milletin kendine has bütün hususiyetlerini değiştirmeden bir başkası olmasına, yani temel özellikleri birbirinden tamamen farklı bir cemiyetin, bir başka medeniyetin, mensubu bulunmasına imkan yoktur. Herkes kendi medeniyetini temel mefhumları üzerine kurmaya mecburdur.
Bilhassa tarihi, dini, coğrafyası, harsı tamamen ayrı, üstelik kendi devrini tarihe asr-ı saadet diye tescil ettirmiş bir medeniyetin varislerinin, başkaları gibi olması mümkün değildir. Aradaki büyük farklar ve uçurumlar, hatt-ı muvasalayı temin etmeye manidir. Zaten buna ihtiyaç da yoktur. Çünkü bir medeniyetin değeri, insanlığın maddi ve manevi terakkisini sağlaması, rahat ve huzuruna kefil olmasıyla ölçülür. Madde üzerine kurulmuş, mideyi doyurup ruhlan korkunç bir açlık ve sefalete terk eden, insanları endişenin her türlüsüne mus’ab eden bir medeniyet, gerçek anlamı ile insanî olmaktan uzaktır. Terakkinin maddi yönünü temsil eden iktisadi, ilmi ve siyasi prensiplerle, bunların ruhu hükmünde olan irfan, güzel ahlak, diyanet hissi,en güzel şekliyle bizim medeniyet anlayışımızda mevcuttur. Bunlar sayesinde insan maddeye hükmetmesini bilecek, kendi eserine köle olmayacaktır. Muasır medeniyetin istinad ettiği menfi esaslara mukabil, bizim medeniyetimiz müsbet esaslar üzerine müesses olacaktır. Bunlar kuvvet yerine Hak, menfeat yerine Fazilet, Unsuriyet yerine Dinî, Vatanî rabıtalar, cidal yerine yardımlaşma prensipleri, heva ve heves yerine hidayettir ki, insanlığın terakkisi ve ruhun tekamülü demektir.
B. DÜNDAR