Sızıntı Arşivi

Eylül 1997 · s. 360 · 5 dakikalık okuma

Marifet-2

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Aslında, marifet makamı, bir hayret bir dehşet ve bir mehabet makamıdır. Tasavvuf erbabının, marifetle alâkalı mütalâalarının hemen hepsinde bu anlayışa rastlamak mümkündür. Bunlardan bazıları marifeti, heybet duygusunun feveranıyla mebsuten mütenâsib (doğru orantılı) görmüş ve marifetin artması ölçüsünde heybetin de derinleşebileceğine hükmetmişlerdir. Bazıları marifeti, sekine ve itmi’nânın ayakları şeklinde değerlendirmiş; marifet nisbetinde de iç sükun ve temkinin artacağını vurgulamışlardır. Bazıları, kalbin “üns billah”a ermesi ve sâlikin kurb süreci yaşaması şeklinde yorumlamışlardır. Şiblî’nin yaklaşımı ise daha farklı menfezler aralar mahiyettedir. Ona göre marifet: Arifin, Allah’tan başka hiçbir şeyle zatî alâkasının kalmaması, O’nun aşkında şikâyete kapalı olması ve yerli yerine oturmuş kulluk mülâhazaları sayesinde, dâvâ ve iddialardan kaçınarak Hak mehafetiyle oturup kalkması, akıbeti hakkında da dolu dolu endişeler duymasından ibarettir.

Evet, hakikî marifet, onu besleyen sağlam kaynaklarla çok iyi irtibatlanmış, peygamberlik ruh ve mânâsının vesayetine sığınmış beşerî ufuk ötesi hakaikle şöyle veya böyle münasebete geçmiş, böyle birinin faniyat u zailâtla bizzat alâkadar bulunması ve Rabbinden başkasına tenezzülü söz konusu olamaz. Kur’ân, bu zirveyi "" gibi cami beyanla vurgular ve bu önemli marifet-haşyet münasebetini hatırlatır. Hazret-i Ârif-i Mutlak da: sözleriyle bu zirveye daha farklı derinlik menfezleri açar.

Kalbi bu ölçüde Rabbiyle irtibatlı, gerçek arifin “libas-ı takva”sıyla alâkalı daha dünya kadar cevher hikmet meşcereliği ve akl-ı meâdın güzergâhı sayılan tasavvufî eserlerin o hakikat meşhergâhı olan sahifelerinde serdedilmiştir ki, işte onlardan birkaçı:

• Hak marifetine eren birinin nazarında, dünya, dünya cihetiyle daralır, büzüşür bir fincana döner.

• İlahî marifette derinleşen ruhların her zaman nâmütenâhî genişlemeleri söz konusudur.

• Gönül dünyasının ballar balı sayılan Hak marifetini tadanlar, servetlerini yele verir Hak kurbetine koşarlar.

• Gönülde marifet peteğinin zenginliği, aşk u şevk ve muhabbetin en esaslı kaynaklarındandır ki, bu kaynakların feveranı ölçüsünde, sâlik, vuslat iştiyakıyla yanar-tutuşur ve bu nisbette yanıp tutuşmayı da mazhariyyetinin hakikî bedeli sayar.

Arifi başkalarından ayıran şu hususlar da fevkalade calib-i dikkattir:

Arif, yaptığı işlerde kat’iyen beklentiye girmez.. maddî payeler bir yana, manevî mansıblar uğrunda bile rekabete girmez, gıpta yaşamaz ve yaşatmaz.. o, elindekine göz dikenlerle cedelleşmez.. kendini en küçük kimselerden dahi üstün görmez.. kaçırdığı fırsatlardan ötürü “ah u vah” edip şikayette bulunmaz; elde ettiği maddi muvaffakiyetlerden dolayı da gafilane sevinç ve küstahlıklara girmez; hatta Hz. Süleyman mülkü dahi kendisine bahş edilse, Hak maiyyetini arar ve başka şeylere teveccühü israf sayar.. bütün varlığa karşı onların nefislerinden ötürü kat’î tavır alır ve “üns billah”ın bir saniye ve bir salisesini cihanpaha bilir., halkın içinde Hak’la beraber olma ikiliğini, iradesinin en büyük zaferi ve Hakk’ın ona en engin ihsanı kabul ederek azminin çehresinde ilâhî meşieti, sa’yinin neticesinde rabbanî inayeti ve her kademede daha nice ayrı ayrı hikmeti, ayrı ayrı kerameti temâşâ edip kesrette vahdetin cilvelerini görür.. çoğu Bir’e irca ederek damlanın deryaya dönüştüğünü anlar,. bir tek zerrenin güneşleri ifade ettiğini kavrar.. hiçliğin nasıl bir vücud meşcereliği olduğunu vicdanen müşahede eder ve her zaman mest ü müstağrak yaşar.

Temkin, sebat, ciddiyet, ledünnîlik ve kararlılık böyle mütekâmil bir marifetin en önemli tezahürleri sayılırlar. Evet, gerçek marifet odur ki sâlik, gün boyu “üns billah” ve maiyyet tecellilerinin sağnağı altında yaşadığı halde onun, iç ve dış inceliğinde asla boşluk emaresi hissedilmez.. davranışlarında kat’iyen laubalilik görülmez.. en coşkun nimet ve vâridât fevvareleri karşısında bile nefsanî israf ve küstahlığa düşmez.. aksine bilgisinin vüs’ati ölçüsünde temkine koşar, teyakkuzla oturur-kalkar ve yaşayışını kalb ve ruhi hayat eksenli sürdürmeye çalışır.

Elbette ki herkesin, aynı ölçüde bir marifet ufku üveyki olması mümkün değildir; kimileri, Cenab-ı Hakk’ın lâzım-ı mukaddesi sayılan sıfatları ve O’nun ef’al-i sübhaniyesi arkasındaki nimetleri idrak ufkunda dolaşır; dolaşır, enfüsî ve afakî delilleri temâşâ ve değerlendirmekle sürekli, gönlündeki hakikat aşkının, Hakikatler Hakikati’ne olan münasebetlerinin destanlarını mırıldanır.. fiillerden isimlere, isimlerden na’t ve sıfatlara gider-gelir ve gidip gelirken de, îmânın, marifetin, muhabbetin, aşkın, cezb u incizabın farklı telden mûsıkîleriyle ürperir.. tekvinî emirlerde görüp duyduğu her disiplinin, vicdanında bir aksini duyar.. ve “daha var mı?” diyerek bir başka temâşâ ve bir başka zevk-i ruhanîye koşar ki bu yol enbiya-i izamdan tevarüs edilen, herkese açık objektif hakikat yoludur ve her an ayrı bir marifetin zafer kahramanı gibi, Hakk’ın iltifat takları altında hep O’na yürür... Kimileri, zat, sıfât ve nuût-u ilâhînin, ziya ve tecellilerinin beşer ufku itibariyle bir iltisak ve iltika noktasına ulaşmış gibi pek çok buudun tek buud haline gelmiş olma his ve şuuruyla “cem” mülâhazasına girer; girer de nefsi ve zatı itibariyle fena bulup gider, sonra da Hazret-i İlim ve Vücud’un kayyûmiyyetiyle yepyeni bir varlığa erer.

Evvelkilerin, sıfât ve nuût âleminde dolaşıyor olmalarına karşılık ikinciler, o sıfat ve na’tların kaynağına müteveccihtirler sıfatların ayniyyet ve gayriyyet mülâhazalarını nazarî ilimler mecmuaları sayılan kelam kitaplarına havale ediyorum dolayısıyla da onların bu temâşâ, bu duyuş ve bu değerlendirişleri, ne Zât mülâhazasına zihnî bir hicab sayılan mücerred sıfât hedefli ne de sıfatları nefy işmam eden mücerred Zât hedeflidir. Bu itibarla da böyle bir yol hasların yolu sayılmış ve kurb yolcularının şehrahı kabul edilmiştir.

Bu yolda, Kitab, Sünnet, akıl ve fıtratın şehadetleri, Allah’ın sanat eserleriyle âdetâ pırıl pırıl çok dallı bir yol gibi belirir her yerde. Sâlik ayaklarını bu teminatlı şehraha sağlam basabilmişse, artık o, her yerde Hakk’ın kendi nefsine şehadetini duyar ve” “der; melekler ve ilim erbabının ikrarlarını, bu beliğ ilanın bir aks-i sadası gibi vicdanında işitir. “ “sözlerini soluklar.. derken, O’nun zatının lâzımı olmayan bütün vasıta ve vesilelerin eriyip gittiğini görür ve tam bir huzur-u zevkîye erer.

Kimileri de, insanın idrak ufkunu aşkın öyle bir marifet çağlayanı içindedirler ki, onların dünyasında delillerin ağzında birer fermuar.. bütün şahidler, Şahid-i Hakikî’nin huzurunda bulunmanın verdiği hicapla iki büklüm.. bütün vasıtalar, yakını uzak etme hacaletiyle tir tir.. dellallar da suskun ve o âna kadar ortaya attıkları beyanların tashihiyle meşgul. Her şeyin “bî kem u keyf” bir vicdan müşahedesiyle, kutup yıldızı gibi kendi etrafında dönüp durduğu işte bu nokta, sık sık “sübühat-ı vech” ile gözlerin kamaştığı, melekler gibi sâlikin de bakışlarının bulandığı, senin, benin “Hû”ya teslim-i silah ettiği bir zirvedir. Bu zirveye ulaşan insan yer yer, ilmin de, vücudun da hakikî kaynağının çepeçevre her şeyi kuşattığını görür; tarif ve yorumu, herkesin kendi seviyesinin maşrıklarından bir sürü tulûu birden duyar, birden yaşar, birden zevk eder ve her zaman “cem” mırıldanır durur. Bu cem sâlikin, isimlerin, zat, sıfât ve ilâhî ef’al ile tecelli-i iltisakının duyulup hissedilmesi ve vicdanın da vesile ve vasıtalara açık yanları itibariyle dağınıklıktan kurtulup ufkuna ulaşmasıdır; yoksa o, bazılarının vehmettiği gibi “fena-i mutlak” ve “ittihad” demek değildir.