Sızıntı Arşivi

Eylül 1988 · s. 298 · 5 dakikalık okuma

Ma'betten Taşan Ma'na

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Mabet, insan ruhuna seslenen müphem bir lisan, gönülleri kendine çeken büyüleyici bir beyan ve sessiz duruşu içinde, Yüce Hakikat adına her dille birşeyler anlatan bir sırlı tercümandır.

İnsan, mabette, bugünü dünle, dünü sonsuzla içiçe duyar... Mabet, ibadet düşüncesi, ibadetin kaynağı ve ibadetin manasıyla dopdolu bir deryada yüzüyor gibi olur. Bir de mabedin bu talâkatlı beyanına üstat, kudretli ve mahir bir ses refakat ederse, zevk tarif edilmez doruğa ulaşır ve gönüllerde inanılmaz bir tesir bırakır.

Evet, mabedin sessiz, temkinli, vakur, binbir ima ve işaretlerle mırıldandığı mana; lisanını gönlünün emrine vermiş, gırtlağını akort edebilmiş mahir bir okuyucunun ruhundan yükselen ilahi nağmelerle birleşip yağmur gibi duygularımızın üzerine dökülmeye başladığı, akıp ruhumuzu doldurduğu zaman kendimizi bahara uyanmış güller, çiçekler gibi taptaze hisseder ve iliklerimize kadar var olmanın zevkini duyarız.

Sanki mabedin dışında varlığa karşı susan ve gönül dünyası itibariyle varlık ötesine kapanan bizler, mabedi, ruhlarımızın derinliklerinde saklı bulunan duygu ve düşüncelerimizi bedenin karanlık mahbesinden kurtararak, göklere duyuracak bir müezzin bir hatip gibi bulur ve onun sesin sessizliğe, sessizliğin sese karıştığı mübarek hariminde başımızın sonsuzluğa ulaştığını hissederiz.

Gönüllerin ışığa açık olması ölçüsünde mabetteki ses, söz ve aydınlık bazen hislerimizi coşturarak bizi lezzetten lezzete, heyecandan heyecana; imandan aşka, aşktan fedakârlığa götürür ve bize kol-kanat olur yükseltir. Bazen ruhun sezebileceği bir dille vuslat şevkini fısıldar. Bazen ruhlarımıza cennet ırmaklarının çağıltılarını, cennet bülbüllerinin nağmelerini duyurur ve salim salim salınan cennet ağaçlarının altında dolaştırır. Bazen bizleri, bütün güzelliklerin kaynağı Sonsuz Güzelliğe ulaştırmak için, tüneller açar, köprüler kurar ve tüp - geçitlerle iki dünyanın iki yakasını birbirine bağlıyor gibi buradan ötelere menfezler açar, hayale bir kısım müphem tasavvurlar verir ve onu şahlandırır.

Mabette, ibadet-ü tat, evrad-u ezkar gibi hususlarda görülen yeknesak davranışlar, zahiren aynı sayılsa bile, bir manzumenin rediflerinde olduğu gibi, sonsuz duygu ve düşünce nazmında, o duygu ve düşüncenin esas unsuru ve ayakları gibidirler. Her tekrar edişte insan, bildiğinin çehresinde bilmediklerini görür, aklın idrak ettikleriyle vicdanın duyuşlarını içiçe yaşar ve bu aynilikte hep bir gayrılık ve tazelik duyar.

Bazen mihrap, minber veya arkadaki maksurelerden birisinden yükselen yeni bir ses, mabedin o hafiften ve inceden tekrar edip durduğu nakaratla bütünleşince, geçeceğimiz yollara, tünellere, geçitlere ışıklar saçılmış gibi olur ve yeni bir yürüyüş komutu almışçasına, ayrı bir buuda doğru, değişik bir ritimde harekete geçeriz.

Bazen minberlerden, mihraplardan yükselen seslere, cemaatle ruhlarının heyecanını haykırarak katılır. O zaman mabet sanki göklerin bütün mana ruh ve usaresini gönüllere boşaltmak için, öte - öte çatlayan bir bülbül, bir ağustosböceği gibi bütün hamlelerini kullanarak ses olur, soluk olur, gerilir ve yırtılacak hale gelir. Ama yırtılmaz; yeni bir perdeye atlar ve çığlıklarına devam eder.

Bizler, mabetten yükselen bu sesleri, var olmanın mana, gaye ve esası olarak, gönüllerimizden taşan birer feryad haYınde duyar, ruhumuzun kubbesinin delindiğini hisseder ve adeta birer ışık birer hava gibi, uçup göklerin ezeli şevkine ulaştığımızı, iç dünyamızın ilahi esintilerle sarıldığını sezer ve kendimizden geçeriz. Kulaklarımızda çınlayan her ses, gözlerimizin önünde tüllenen her mana, başımızın üstünde muhteşem, azametli kubbeler kuruyor gibi olur ve farkına varmadan kendimizi sonsuzluğa açılan heybetli kapıların önünde buluruz. Bu esnada her birerlerimiz, bulunduğumuz yerlerden sıyrılır, yükselir, herkesin ve herşeyin üstünde kanat yetmiş ve gölgelerimizi cemaatin başına salmış gibi oluruz.

Bazen içinde bulunduğu- muz halkada, öne - arkaya, sağa- sola o kadar genişler, o kadar yayılır ve o kadar uzarız ki, mesafeler sıkışır ve buutlar çatlayacak hale gelir. Bu noktada, kendimizi, Meleklerle, Ruhanilerle, cinlerle sayılmazlığa ulaşmış bir cemaat içinde ve bir bilinmez metafta tavaf ediyor gibi görür; var olmanın gerçek gayesini, hayatın hakiki lezzetini ve lezzetlerin sonsuzlaştığını anlar, duyar ve yaşarız.

Her defasında bu duyup hissettiklerimize esas teşkil eden, farklı ses, farklı söz, farklı eda ve farklı şivelerin tesir ve rehberliğinde yeni yeni kâinatlar keşfediyor gibi olur, gönül gözlerimize açılan menfezlerden, bilmediğimiz âlemlere dair güzellikleri seyre dalar, ovalardan yamaçlara, tepelerden vadilere doğru koşmaya başlar ve bir çocuk hiffeti içinde haykırıp naralar atmak isteriz. Ara - sıra rehberin değişik komutlarıyla başka iklimlere açılır, yeni yeni temaşalara koyulur; dağları, tepeleri aşar; ovalara, vadilere uğrar; baharla kucaklaşır, yazın en tatlı rayihalarını koklar, son baharı selamlar ve ikinci bahara yelken açarız.

Bu devr-i daimlerin her biri ayrı bir iklimde başlar, ayrı bir iklimde gelişir ve ayrı bir iklimde noktalanır. Bazen aynı mekânda olduğumuzu hissetmeyecek kadar bulunduğumuz yerden uzaklaşır; rüyalarda ve hülyalarda olduğu gibi, istediğimiz gibi uçar; istediğimiz gibi konar; istediğimizi elde eder ve istediğimiz yerlere rahatlıkla varabiliriz. Bağımızda, bahçemizde dolaşıyor gibi gökle- re açılır, en mahrem noktalara ulaşırız. Ulaşırız da, bütün bütün karanlıklara kapanıp, aydınlıklara uyanan gözlerimiz, bir adım ötede vuslata erecek gibi buğu buğu sevinçle açılıp kapanmaya başlar.

Bu kuşakta duyuşlar, davranışlar, hatta kelime ve sözler, kelime ve sözlerin meydana getirdiği ses hevenkleri, renk desenleri bildiğimiz manalardan bambaşka şeyler fısıldarlar bizlere. Bütünüyle tabiilikten fevkaladeliğe, aleladelikten harikuladeliğe yükselebildiğimiz bu noktada, hislerimizin, etraftaki canlı güzelliklerle coşup “hu - hu” dediğini duyar ve bu seslerin, adeta içim izdeki aşk ateşine üfleyip onu daha da alevlendirdiğini hissederiz. Gönüllerimiz Mutlak Sevgilinin ateşten şivesiyle dolar ve artık bütün sesler kesilir; duyulup hissedilen sadece ve sadece O’nun varlığından akseden ışıkların gölgelerinden ibaret kalır.

Asırlarca, bu mübarek dünyaya hayat üfleyen mabet, bugün boynu buruk, ruhunun çizgilerini şerh edecek mana mimarlarını beklemenin yanında, ses - söz üstadı gönül erleriyle kuruluş niyetine esas teşkil eden buutlara ulaştırılmayı beklemektedir.

Bilmem ki, bamteli kopmuş mabedi, kim imar ederek eski hüviyetine ulaştırıp, yeniden gürül gürül seslendirecek? Kim bu hırıl hırıl sesleri akort edip ruhları coşturan nağmeler haline getirecek? Kim kaybettiğimiz mabedi yeniden bize iade edecek …?

Alakalıların böyle birşeye gücü yeter veya yetmez; mabet hanendeleri, bir kaç asırlık boşluğu aşarak sesleriyle soluklarıyla mabede refakat eder veya edemezler, bunlar ayrı mesele; mabedin asırlık gurbetine son verilmesi ise tamamen ayrı mesele...

Biz şimdi, emarelerin aydınlığında, yıllardan beri hülyalarıyla yaşadığımız fatih neslin, bu kördüğüme kılıç çalacağı günün rüyalarını görmeye başladık...

SIZINTI