Temmuz 1987 · s. 32 · 10 dakikalık okuma
Kur'an-ı Kerin ve Fenni Keşifler (2)
Suat Yıldırım Doç. Dr. · İnceleme

Kur'ân-ı Kerim'de bildirilip nüzulünden asırlarca sonra gerçekleşen keşifler fazladır. Biz makalemizi daha fazla uzatmamak için, birçok kitapta bulunabilecek bu örneklerden sadece az bir kısmına temas edeceğiz.
1- ASTRONOMİ
a) Dünyanın Yaratılışı:
"Kâfirler bilmezler mi ki gökler ve yer birbirine bitişik idi, onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık; hâla inanmazlar mı" (Enbiya, 30). Hilkatin başlangıcında Allah'ın iradesi "Sonra göğe yöneldi, o sıra gök duman halinde idi"(Fussilet 11).
Birinci ayet, göklerle yerin bitişik olup sonra ayrılmasından, ikincisi ise başlangıçta göklerin bulutsu bir durumda olduğundan bahsetmektedir. Bu mühim bilgi ile birlikte, belki kesin durumlarını söylememektedir. Fakat astrofizikçiler dünyanın nasıl meydana geldiği hususunda çokça çalışmışlar, farklı nazariyeler ortaya atmışlardır. Bu detaylar içinde, başlangıçtaki gaz durumu ile dünyanın güneşten ayrılmış olması, umumi olarak kabul edilmektedir. (C.Kırca, Kur'ân-ı Kerimde Fen Bilimleri, 46—53).
b) Dünyanın Yuvarlaklığı:
"Allah geceyi gündüzün, gündüzü de gecenin üstüne dolar" (Zümer 5). Gece ile gündüz, yer küresi üzerinde meydana geldiğinden onun da, sarığın dolandığı baş gibi küreyi olduğu zımnen beyan buyuruluyor. Seyyid Kutub gibi, bu nevi tefsire pek iltifat etmeyen bir zat şöyle diyor: "Bu tekvir tabiri dikkate şayan olup insanı, beşeriyetin son asırlarda keşfettiği arzın yuvarlaklığı meselesine ister istemez bakmaya zorlamaktadır. Ben bu Zilal'de Kur'ân'ı, insanların keşiflerine haml etmekten kaçınmaya büyük bir dikkat göstermekteyim. Çünkü bunlar hem doğru, hem de yanlış olabilen, bu gün kabul ettiğini ertesi gün reddeden birtakım nazariyelerdir. Kur'ân ise doğruluğunun delilini bizzat kendisinde taşıyan, o delili beşerin keşiflerine uygunluktan almayan sabit bir hakikattir. İşte bu dikkat ve hırsıma rağmen, bu tekvir tabiri, arzın yuvarlaklığı mevzuuna bakmaya, beni iyice zorlamaktadır. Çünkü bu tabir, yer küresinde gözle görülen maddi bir gerçeği tasvir etmektedir.
Yuvarlak yer, kendi etrafında güneş karşısında döner. Güneşe karşı olan yuvarlak alanı ışık kaplar, böylece gündüz olur. Ama bu saha sabit değildir, zira yer küresi dönmektedir. Her hareket edişinde, daha önce gündüz olan yeri gece kaplar. İşte bu saha da yuvarlaktır. Daha önce üstündeki gündüz yuvarlak olduğu gibi, onun peşinden gelen gece de yuvarlaktır. (...) Kullanılan tekvir lafzı, şekli tam resmetmekte, durumu tahdit etmekte ve arzın tabiatını ve hareketini temin etmektedir. Arzın kü-reviyeti ve deveranı ise, bu nazariyenin refakat etmediği başka herhangi bir tefsirden, daha dakik bir tarzda, bu tabiri tefsir etmektedir."(Fi Zilâli'l-Kur'ân, 24/12-13). Krş. Tefsiru'l-Merâği, 23/145; Tefsiru'l-Menâr, 1/210).
Dünyanın yuvarlaklığına ve hareketine delâlet eden başka ayetler de vardır. Nemi, 88 ile Yâsin, 40 ayetleri bunlar arasındadır.
c) Güneş ve Ay ışığı:
Kur'ân ay hakkında "nur" derken, güneş için "alevli, yakıcı bir ışık" kaynağı der. Nur, kendisi ışık kaynağı olmayıp, aldığı ışığı yansıttığını gösterir. Bir ayette de"Biz gece ve gündüzü (kudretimizi gösteren)iki ayet yaptık. Gecenin ayetini sildik, yerine gündüzün ayetini aydınlatıcı yaptık" (İsra, 12) buyurulur. Müfessir Hamdi Yazır, kamerin (ayın) da eskiden güneş gibi olup, sonradan ışığının giderilmesi hakkında şöyle diyor: "Kamerin nuru bizatihi kendisinden olmayıp Şemsten müstefad olduğu eskiden beri ilmi hey'et ashabınca malum ise de onun mukaddema (önceleri) güneş gibi mudıy (ışıklı) iken sonradan böyle mahvedilip sönmüş olduğu bilinmiyordu. Kur'ân'ın haber vermiş olduğu bu hakikati, nihayet zamanımız ashabı fenni (fen adamları) almış kabul etmişlerdir." (Hak Dini Kur'ân Dili, 4/3170).
d) Kâinatın Genişlemesi:
"Göğü kudretimizle Biz kurduk ve Biz (onu) genişletiyoruz" (Zâriyat, 47) mealindeki ayeti eski müfessirler Allah'ın mülkünün ve kudretinin genişliği şeklinde tefsir etmişlerdir. Bazı muassır tefsirler ise kâinatın hem genişliği, hem de genişletilmeye devam edildiği mânasına yorumlamışlardır. Astronomi alimlerinin, kâinatın bir balon gibi genişlediğine dair nazariyeleri doğru ise, ayetin buna ihtimal verdiği söylenebilir (M.Hamidullah, Le saint Coran Kur'ân-ı Kerimin Fransızca mealinde; A. Tabbâra, Ruhu'd-dini'l-İslami, 52-53; es-Savvâf, el-Muslimun ve ilmu'l-felek, 107-109; Beşir et-türki, lillâhi'l-ilm,118-119; C. Kırca, Kur'ân-ı Kerim ve Modern Bilimler, 144-145; Tabatabai, Tefsiru'l-Mizan, 18/ 382). Einstein'in ortaya attığı bu teori, daha sonra E. Hubble'nin nebülözlerin galaksimizden uzaklaştıklarını keşfetmesi, Belçikalı A. Lemaitre'nin teoriyi iyice geliştirmesi gibi çalışmalarla bu nazariye e-peyce yerine oturmaya doğru gitmiştir.
e) Atmosfer Küresi:
"Rabbiniz yeri sizin için döşek, göğü de tavan yaptı (...)" (Bakara, 21).
Tunuslu meşhur müfessir Tâhir İbn Aşur diyor ki: "Göğü tavana benzetme şu manaya gelir: Allah, hava küresini (atmosferi) yer küresi ile esir küresi arasında bir ara bölme kılmıştır. Bu bölme, tavandan beklenen gayeleri tam tamına sağladığından "tavan" denilebilir. Çünkü yukarıdan inecek zararlardan korur. Zira hava küresi çeşitli zararları önler ki bunların başında deniz sularının karaları istilasına mani olması gelir. Keza bazı gök cisimlerinden kopup gelen meteorların zararını önler, onları eriterek havaya karışmalarını temin eder (...)" (Tefsiru't-Tahrir, 1/332). Mısır İslami İşler Yüksek Meclisi'nce yayınlanmış olan el—Müntahab tefsiri de şöyle der: "Bu ayette i'caz delillerinden bir cüz vardır. Yer küresini çevreleyen ilk kısımda, çeşitli hava tabakaları bulunur. Bu tabakalar kâinatın muhtelif yerlerinden gelen zararlı ışınlardan dünyayı korur, sadece dünyadaki hayat için faydalı olanları geçirirler. Binaenaleyh bunlar tavan veya gölgelik durumundadırlar. İşte bulut ve yağmur da göğün bu tabakasında meydana gelir."(Dr.A. Şehâte, Tefsiru'l-âyâti'l—kevniyye, 63).
f) Atmosfer Basıncı:
Yeryüzünü kuşatan hava küresi, takriben 1 cm2 ye 1 kg. basınç yaparak, bir insana 10 tonluk kadar bir tesir tatbik etmektedir. Denizde dipten satha doğru yükselen dalgıç Üzerindeki basınç azaldığı gibi, havada da yükseldikçe basınç azalmakta ve oksijen nisbeti eksilmektedir. Bundan dolayı yüksek tabakalara çıkan insanlarda solunum bozuklukları, baş dönmesi meydana gelmektedir. Bu sebepten yüksek uçuş yapan pilotlar, hususi teneffüs cihazları kullanmak mecburiyetindedirler.
İşte Kur'ân'ın şu ayeti bu gerçeği işaret eder:
"Allah, hidayetini dilediği insanın göğsünü İslama açar; saptırmak istediğinin de göğsünü öyle dar ve sıkıntılı kılar ki, o kimse sanki gökte yükse'len adamın durumu gibi sakıntıya maruz kalır"(En'âm, 125). (krş. Tefsiru'l-Merâği, 8/25-26; Süleyman Ateş, bu ayetin mealinde; C.Kırca, Kur'ân-ı Kerim ve Modern Bilimler, s.158-159).
2-COĞRAFYA VE JEOLOJİ
a) Yeryüzündeki denge
Kur'ân-ı Kerim dağların çadır kazığı durumunda olup (Nebe',7) yere çakıldığını (msl. Nahl, 15) bildirir. "Sizi sarsmasın diye yere, kazıklar gibi çakılan (dağlar) salıverdi"
Çadır kazığı, çadırı tesbit etmek için kuma gömülürdü- Dağlann altında kayalık tabaka bulunup, onun altı kaygan bir sıvı tabakasdır. Kayaları bu tabaka meydana getirir. Dağlar işte bu tabakayı da delerek temel gibi "atılmışlar"dır. Aynen çadırı tutan kazıklar gibi. Bu durumu ilim, 1965'de tesbit etti. Böylece anlaşıldı ki Allah, dağları böyle yaratmasaydı yer kayar, hayat mümkün olmazdı (Zendani,K.Tevhidi'l—halik, 3/48-49). Bu mevzuda Dr. H. Nurbaki de şöyle diyor: "Dağların varlığı, mağma üzerinde yüzen arzın kabuk varlığı için güçlü bir eksen rolü oynamaktadır. Kur'ân-ı Kerim'den Ayetler ve İlmi Gerçekler serimizde (Nahl süresi ayet 15'de) bu mevzuda geniş ilmi yorumlar yapmıştık. Ancak burada (yani Nebe' 6-7) arzın mihad (yani sallanan bir beşik) oluşu ile birlikte dağların denge ekseni olarak tanımı çok enteresandır; çünkü ritmik bir dönme eylemine tabi olan arzın toprak kısmı, mağma üzerinde bir beşik gibi sallanmakta ve ancak dağlann güçlendirici eksen vasfı sayesinde arz, oturulabileu bir mekân olabilmektedir" (Amme Cüz'ü Yorumu , 2/14).
Aslında başlı başına üzerinde durulması gereken bir hususa, bu vesile ile kısaca işaret etmek istiyoruz. Şöyle ki: Kur'ân bu tabii unsurlardan münferit olarak bahsetmekten ziyade, onların bir sistem oluşturduğuna işaret etmek üzere, çeşitli unsurlardan birlikte bahseder. Mesela dağların kazık gibi çakılıp dengeyi sağlaması, buhar, bulut, nehir yatakları, kaynakların fışkırması, yağmur ve rızık çıkarılmasından birlikte bahsedilir. Bu sistemden ise ümmi bir
kavimde yetişmiş ümmi bir Zat'ın (a.s.) lisanı ile tebliğ edilen mesajda bahsedilmesi, Kur'ân'ın i'cazım daha çarpıcı bir duruma getirmektedir. Bu sistem fikri Ra'd, Nahl, Naziât, Nebe', Abese surelerinde görülebilir. Mesela Kur'ân dağlarla beraber sulan ve nehirleri, sular olmazsa eserlerini (rızık, verimlilik, istifade gibi) birlikte zikreder (Enbiya 30-33; Naziat 32-33; Ra'd 3; Hicr 19; Neml 6; Lokman 10; Fussilet 10; Kaf 7; Mürselat 27, krş. Dr. A.Şehâte 138-139).
b) Rüzgarlar ve Yağmur
Bitkilerde rüzgarların aşılayıcı bir rol oynaması, ancak son asırlarda anlaşılmış bir meseledir. Bütün bitkilerin çiçeklerinin erkek ve dişi çift ihtiva ettiği ve erkeğin dişiyi aşılamasıyla meyvelerin meydana geldiği anlaşıldıktan sonra, bu işte rüzgarın rol oynadığı ortaya çıkmıştır. Ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:
"Rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik; yukarıdan su indirdik de sizi onunla suladık. Yoksa siz onu toplayamazdınız (Hicr, 22). (bkz. Hak Dini Kur'ân Dili, 4/3053-54; Tefsiru'l-Menâr 1/210).
Burada bundan da fazla olarak rüzgârın, yağmurun teşekkülünde oynadığı rol de anlatılmaktadır ki müfessirlerin çoğu bunu farketmemişlerdir. Daha doğrusu devirlerinin seviyeleri kendilerine bu imkânı vermemiştir. Günümüzde bulutlar, onları meydana getiren rüzgârlara göre taksim edilmektedir. Rüzgârlar küçük toz toprak zerrelerini kaldırıp sürükler, bu zerreler ile, yükselen buhar zerreciklerini aşılar, böylece toz zerreleri etrafında su buharı toplanır ve neticede ağır damla haline gelir. Kur'ân buyurur: "Allah o zattır ki rüzgârlar gönderir, derken onlar da bulutları ayağa kaldırır (yükseltir) ve onları gökte dilediği gibi yayar; artık sen de aralarından yağmurun çıktığını görürsün" (Rum, 48).
İşte "rüzgârlan aşılayıcı olarak gönderdik, yukarıdan su indirdik" ayeti, aşılama işinin peşinden yağmuru zikretmesiyle, "aşılama"dan, daha çok bu mevzudaki aşılamayı kasdettiği anlaşılmaktadır. (Zendani, K. Tevhidi'l-Hâlık, 1/94-95). "Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgarlar gönderen Allah'dır. Rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları kaldırıp taşıdığında, onu (Allah) ölü bir diyara gönderir, su indirir ve onunla her türlü ürünü yetiştiririz" (A'râf, 58) ayeti de bunu açıkça bildirmektedir.
3- HER ŞEYİN ÇİFT YARATILMASI :
"Yerin yetiştirdiği nebatlardan, kendilerinden ve daha bilmedikleri şeylerden çift çift yaratan Allah, her noksandan münezzehtir" (Yâsin, 36). Nebatlar çift, hayvanlar, insanlar çift, gök-yer, gece-gündüz çitf, yağmur bile biri artı öbürü eksi yüklü bulutların birbirini aşılamasının eseri. Atomda bile artı ve eksi elektronlar, hatta binlerce yıldız da çift durumda, iki yıldızdan ibaret olarak görülmüştür ki birbiri ile irtibatlı olup, aynı nağmeye ayak uydurmuşçasına aynı yörüngede dönmektedirler. (S. Kutub, Zilâl, c. 23, bu ayetin tefsirinde)
Bir başka ayet, hususiyle meyveli ağaçların dişi ve erkek olarak çift unsur ihtiva ettiğini bildirir: "Hem Allah O'dur ki yeri yaydı, onda yere çakılmış oturaklı dağlar ve ırmaklar yaptı, meyvelerin hepsinden onda iki çift yarattı, geceyi gündüze bürüyüp duruyor; herhalde bunlarda düşünen kimseler için deliller vardır"(Ra'd, 3) Bilindiği üzere meyve, bitkilerin tenasül ameliyesinin neticesidir. Meyveden önce çiçek safhası olup çiçekte erkek ve dişi unsurlar bulunur. Aşılama ameliyesinden sonra çiçek, meyve verir. Binaenaleyh her meyve, bizzarure, erkek ve dişi organların varlığını ihtiva edip gerektirir (Dr.A. Şehâ-te, Tefsiru'I—Ayâti'l—kevniyye, s.113).
4- ARI VE HAYVANLARIN HAYAT ESRARI
Bal arısı, yani Nahl, Kur'ân'ın bir suresinin ismidir. Bu surenin 68-69. ayetleri, Allah'ın ilhamına mazhar olarak onun koyduğu nizama uymuş olan bal arısının mühendisliğine, aralarındaki mükemmel organize hayata, iş bölümüne, işaret etmektedir. En'âm (evcil hayvanlar) adını taşıyan surenin 38. ayeti: "Yeryüzünde yürüyen hiç bir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmamışızdır." Karınca mânâsına gelen Neml suresinin 18. ayeti kanncanın işitip konuşmasından bahsetmektedir.
Son bir kaç on yılda, hayvanların davranışları dikkatle incelenmiş ve gerçek hayvan toplumlarının bulunduğu neticesine varılmıştır. Gerçi ortaklaşa çalışmanın neticelerini incelemek, organize bir topluluğun varlığının şart olduğu fikrini Öteden beri kabul ettirmişti. Fakat bazı hayvan türlerindeki bu tip organizasyonlara hakim olan mekanizmalar, ancak çok yakın bir zamanda keşfedilmiştir. Bu mevzudaki çalışmalarından ötürü Von Frische, Loren, Tinber-gen gibi bilginler 1973 yılında Nobel Ödülü almışlardır. (M, Bucaille, K.M., Kur'ân ve Bilim, s. 285).
5 - ELEKTRİK
Kur'ân-ı Kerim'in Nur (yani ışık) suresinin 35. ayetinin, sırlı ve sembolik ifadelerle işaret ettiği hakikatlar arasında elektrik de olduğu bir çok âlim tarafından ifade edilmiştir. Zira bu ayet, "O ışık bir cam içindedir, cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır" deyip "ateş değmese bile nerdeyse aydınlık vereceği"nden bahsetmektedir. (Mesela bkz. Mâlik bin Nebi, Kur'ân-ı Kerim Mucizesi, İstanbul, 1969, s. 208; C. Kırca, Kur'ân-ı Kerimde Fen Bilimleri, s. 86).
6- PARMAK İZLERİ
"İnsan, dağılmış kemiklerini bir araya getirerek kendisini diriltemeyeceğimizi mi zannediyor? Biz elbette buna kadir olduğumuz gibi, üstelik onun parmak uçlarını bile düzgün bir şekilde yeniden teşkil ederiz" (Kıyame, 3-4).
Her insanın hakiki kimliği, parmak uçlarındaki izdir. Milyarlarca insanın o küçücük "parmak ucu kadar" yerde, diğer bütün kimliklerden ayrı bir iz taşıması bir taraftan ilahi kudreti, diğer taraftan parmak izlerinin ehemmiyetini vurgulamaktadır. Nitekim bu iş 19. asır sonlarında farkedilmiş, ve kısa bir tecrübe döneminden sonra, bil-
hassa emniyet teşkilatında kullanılmaya başlamıştır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 7/5475; Zendani, K. Tevhi-di'1-Hâlık, 3/60; C. Kırca, Kur'ân-ı Kerim ve Modern İlimler, s. 198).
7 - NAKİL VASITALARI:
"Sizin için atları, katırları ve merkepleri binek ve süs eşyası olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha nice şeyleri de yaratacaktır" (Nahl, 8). Bu ayet, nüzul zamanında insanların bilmediği, ama daha sonraki dönemlerde insanların binek ve zinet olarak kullanacakları vasıtaları da Allah'ın yaratacağını bildiriyor.
Bir de şu ayete dikkat edelim: "Onlara bir delil de: Soylarını dolu gemiyle taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binecekleri şeyler yaratmış olmamızdır" (Yasin, 41-42). Demek ki yaratılacak binekler, "dolu gemi"ye benzeyecektir. Halbuki eski zamandaki nakil vasıtaları arasında dolu gemiye benzeyen bir şey yoktur. Şu halde bunlar modern çağda ortaya çıkan trenler, otobüsler, uçaklar, buharlı gemiler gibi yolcu nakil vasıtaları olmalıdır. Böylece bu iki ayetten maksadın bir cüz'ünü anlamış bulunuyoruz (Zendani, a.g.e. 3/58-59; Tabatabâi, Tefsiru'l-Mizan, 17/92).
Verdiğimiz örneklerin baş kısmında ifade etmiş olduğumuz üzere, müstakbel keşiflere Kur'ân-ı Kerim'in yapmış olduğu işaretlerin daha başka misalleri de vardır. Fakat bu kadarının da maksada kâfi gelip şu âyetin mânasını izhar ettiği anlaşılmış olmalıdır: "Biz âyetlerimizi gerek kâinatta, gerek şahsi âlemlerinde onlara göstereceğiz, ta ki onlar da bu Kur'ân'ın gerçek olduğunu anlayacaklar" (Fussilet, 53).
Doç. Dr. Suat Yıldırım