Haziran 1987 · s. 31 · 16 dakikalık okuma
Kur'an-ı Kerim ve Fenni Keşifler (1)
Suat Yıldırım Doç. Dr. · İnceleme

Kur'ân-ı Kerim'in bazı âyetleriyle son asırlarda yer alan birtakım fenni keşifler arasında münasebet kuranların sayısının hayli fazla olduğu, hemen herkes tarafından bilinmektedir.Bu tezahürün dayanakları, saikleri, mahzurları ve örnekleri üzerinde sırasıyla duracağız.
Dayanakları
1—Kur'ân'da tabii ilimlerin konusunu teşkil eden meselelere dikkat çeken çok sayıda ayet vardır. Fıkıh ilminin sahasına giren ahkâma ait 150 kadar ayete mukabil; fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp gibi sahalara dair 750 kadar ayetle Kur'ân, bize inceleme ve tefekkürü emretmektedir. (Prof. Dr. İ. Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, 303). Meselâ: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün müddetlerinin değişerek birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır" (Ali İmran, 190).
"Bu insanlar, bakmazlar mı, deve nasıl yaratılmış? Gök nasıl yükseltilmiş? Dağlar nasıl dikilmiş? Yer nasıl yayılmış?" (Ğaşiye, 17-20) bizi çevreleyen dünyayı incelemeye çağıran ayetlerdendir. Gerçekten Kur'ân'ın bu hususlara yer vermesi arızi üç—beş örnekten ibaret olmayıp hemen her surede karşılaştığımız, pek bariz bir hususiyettir. Embriyonun ana karnında oluşma safhalarından kâinatın ilk yaratılışına ve geçirdiği devrelere, dünya, güneş ve yıldızların hareketlerinden âlemdeki su deveranına, arı gibi hayvanlara yapılan ilhamdan cansızların konuşturulmasına, her insanın parmak izlerinin farklılığından fezanın fethine, hayvanlann topluluk hayatı yaşamalarına, her bitkide, hayvanda, hatta canlı cansız bütün varlıklarda çift unsurun bulunmasına kadar.. tabii ilimlerin alanlarına giren çok geniş bilgiler ihtiva eder. Bu ayetler, elbette müminlere o varlıkları inceleyip böylece Kur'ân'ı daha iyi anlama ve anlatma fikrini telkin etmektedir. Nitekim İslamiyetin ilk asırlarından itibaren bir çok bilgin bu hususlara yönelmiş bunlarla meşgul olmayı ibadet ve Kur'ân tefsiri kabul etmişlerdir.
A. Einstein (Aynştayn)ın da bu mevzu ile alakalı mühim sözleri vardır.
"Tabiatı inceleyen bir araştırıcının farkına varıp tattığı dini şuur, ilmi araştırmanın en kuvvetli ve en asil bir teşvikçisidir."
"Benim dinim, bu nihayeti olmayan üstün şuuru, tam bir tevazu içinde âcizane takdir etmekten ibarettir. O şuur ki, âciz ve zayıf akıllarımızın idrâk edebileceği en küçük ayrıntılarda bile tezahür etmektedir. Benim dinim, akılları hayrette bırakan bu kâinatın neresine bakılsa orada tezahür eden, hükümran bir kudretin varlığına olan derin ve duygu dolu imamındır"
"İnsan ruhunu çoşturan en büyük ve en güzel fikir, insanın hayranlıkla karışık bir dehşet içinde bu kozmik sır ve karanlık karşısında durduğu zaman, kalbine doğan fikirdir. Bu sırla ruhu coşmayan.duygusu harekete geçmeyen kimse, ölü olan bir diridir. Bu sır, peçesini açaayacağımız bir sır, bu karanlık, fecrini göremeyeceğimiz devamlı bir karanlıktır.
Ama bununla beraber, şunu kesin olarak biliyoruz ki; bunun ötesinde öyle bir hikmet vardır ki tasavvur edilebilecek en ileri hikmettir. Ve hissediyoruz ki, bu kâinatın Ötesinde öyle bir cemal, bir güzellik vardır ki tasavvur edilebilecek en ileri bir cemal, daha güzeli düşünülemeyecek bir güzelliktir. O hikmet .. o cemal!.. Ne yazık ki kısa aklımız onların ancak en basit tezahürlerini anlamaya mahkumdur! Ama yine de bu hikmetin varlığını bilmek bu güzelliği sezmek, bana göre yaratıkların yapacağı ibadetin özünü teşkil etmektedir"(Prof. Dr. Zağlul Râğıb en—Neccâr'ın Ebu Zabi'de 19.2.1973'de verdiği "İnsan ve kâinat" konferansı, s. 266-267. Bu konferans Dr. A. Şehate'nin Tefsiru'l—âyeti'l—Kevniyye adlı eserinin ekinde basılmıştır. Kahire, 1980).
2—Kur'ân'nın, nüzulünden asırlarca sonra meydana çıkacak bazı hadiseleri bildirip haber vermesi hususunda bizzat Kur'ân-ı Kerim ve onun en yetkili tefsircisi Hz. Peygamber (a.s.) bir şeyler söylemiş midirler? Soruya olumlu cevap vermek mümkündür. Önce bazı ayetleri hatırlayalım:
a) "Yüce Allah, Resulüne hitaben şöyle buyurur "Biz bu Kitabı sana, her şeyi açıklayan bir beyan, bir hidayet, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere, peyder pey indirdik"(Nahl suresi 89).
Müfessirlerin çoğu bu ayette geçen "her şey"den maksad, "dini hususlar"dır diyerek Kur'ân'ın dini meselelerin hepsini açıkladığını kabul ederler. Bununla beraber, ayeti tahsis etmeyip zahiri şekliyle izah ederek Kur'ân'ın hemen her şeye şamil olduğunu kabul edenler de vardır. Yalnız çok önemli şu hususu hiç unutmamak gerekir: Bu son kısımdaki müfessirler, Kur'ânın mücmel surette yani çekirdekler, prensipler halinde her şeye şamil olduğunu belirtirler (Gazzali, İbnu'l—Arabi, Ebu'l— Fadl el—Mursi, Süyuti, Alusi bunlar arasında olup, ashabdan İbn Abbas ve İbn Mes'ud gibi zatların bu fikri teyid eden sözleri nakledilmektedir). Mesela Gazzali, Cevâhiru'l—Kur'ân adlı küçük hacimli bir eserini, bu fikrin uygulamasına tahsis etmiştir.
b) Bir başka ayette Yüce Allah şöyle buyurur: "Biz, ayetlerimizi gerek kâinatta, gerek kendi şahsi alemlerinde onlara göstereceğiz, ta ki onlar da bu Kur'ân'ın hak (gerçek) olduğunu anlayacaklar. Rab-binin her şey üzerinde şâhid olması (bunun teminatı olarak) kâfi sayılmaz mı?"(Fussilet suresi, 53). Ayet kelimesi Kur'ân'da, duruma göre, Allah'ın hem kâinat kitabında, kudret ve birliğini gösteren ifade ve deliller, hem de yaygın mânasıyle Kur'ân cümleleri mânasına gelir. Bu ayeti kısaca tahlil edecek olursak anlaşılır ki:
1—Allah, bazı deliller gösterecektir.
2—Bu iş, istikbalde, yani Kur'ân'ın inişinden sonra, ileriki bir zamanda olacak.
3—Bu deliller hem dış dünyada, hem de kendi öz varlıklarında olacaktır.
4—Bu belgeler Kur'ân'ın vahy eseri olduğunu ispatlayacaktır.
5—Bu işin teminatı ve kefili de her şeye nigehban olan Yüce Allah'dır.
c) Bir başka ayette: "Hayır, doğrusu onlar, ilmini ihata edip etraflıca bilmedikleri ve gerçek durumu (tefsiri) henüz kendilerine münkeşif olup açılmayan şeyleri yalanladılar" (Yunus suresi, 39). Müfessir Alusi'nin dediği gibi, demek ki Kur'ân, "üslup ve belağatı ile olduğu gibi, ğaybi haberleri ile, ileride meydana çıkacak bazı bilgilere işaret etmesiyle de mucizedir. Onlar ise üslubunu incelemeden, mânalarını düşünmeden ve müstakbele dair verdiği haberlerin gerçekleşmesini beklemeden hemen körükörüne onu yalanlamaya kalktılar" (Ruhu'l-Meâni, 11/120).
3—Kur'ân'ı tavsif eden uzunca bir hadis—i şerifte, sayılan vasıflar arasında bir de şuna yer verilir: "Onda öncekilerin haberleri gibi sonra geleceklerin de haberleri mevcuttur. Aranızda çıkacak meselelerin (ihtilafların) hükmü de vardır. Bir de onun bedi (orijinal) mânalan tükenmez, çok tekrarlanmakla aşınmaz" (Tirmizi, Fedâilu'l—Kur'ân, 14).
Bu mânayı kuvvetlendirecek başka rivayetler ve selef ülemasına ait sözler de bulunmaktadır.
4—Kur'ân'da müteşabih ayetlerin bulunması.
Kur'ân-ı Kerim iki nevi ayet ihtiva ettiğini, bunlardan birincisinin muhkem olup Kitabın esasını meydana getirdiğini, öbürünün ise müteşabihler olduğunu bildirir (Ali İmran suresi, 7). Muhkem: mânası belli, tek mânaya gelen, müteşabih ise: mânalar tedahül ettiğinden birden fazla mânaya ihtimali olan ayetlerdir. Muhkem ayetler itikad, ibadet, ahkâm ve ahlak prensipleri yönünden insanlığa kâfidir. Allah, insanları mükellef tuttuğu hususları bunlarla açıklamıştır.
Müteşabinlerin bulunmasının hikmetleri mevzuunda fazla mütalaa yürütülebilir. Biz burada sadece şu kadarını söyleyelim ki: İnsan, kendisini çevreleyen dünya ile münasebettedir. Kendisi de o bütünden bir cüzdür. Fakat insan, gerek kendisi, gerek kâinatın tarihi hakkında çok az şey bilmektedir. Varlığın gerçeğine dair bildiği, sadece dar duyu ve idrâk çerçevesi ile sınırlıdır. Yaratıcısına dair bildiği yalnız O'nun aşikâr eserlerini görmekten ibarettir. Önünde uzanan istikbale ve onun da ötesindeki âhirete dair gerçekler ona yabancıdır.
Yüce Allah, insana olan hidayet ve irşadını tamamlamak üzere, insanın varlığı ile irtibatlı mezkur gerçekleri kısmen ona bildirmek istemiştir. İnsan onları bildiği nisbette, varlığın hakikatine dair daha fazla bir fikir edinir. Bu şuura erişmeyen ise dar ufuklu, dar görüşlü olarak yaşar. İşte müteşabih ayetler bu meselelere temas eder.
Şimdi, lisandaki kelimeler, insanın duyularının çerçevesine giren mânalarla sınırlanmıştır. O halde insan, bilmediği büyük hakikatler hakkında nasıl fikir edinebilecektir? İşte Cenabı Allah lütfederek, bizim kullandığımız kelimelerden olup, büyük hakikatleri nisbi bir tarzda ifade eden müteşabih lafızları, bizi irşad ve bilgilendirme vesilesi kılmıştır ki. onlar da müteşabih ayetlerdir. Müteşabih kelime, işaret ettiği hakikate, tam tamına uymaz, sadece müteaddit vecihlerden bir vecihle onu belirtir. Mutabakat değil, müşabehet, yani bir şeye benzeme, bir şeyi andırma bahis mevzuudur. Örnek verelim:
Diyelim ki, siz 500 yıl önceki ilmi seviyede olan bir topluluğa radyoyu anlatmak istiyorsunuz. İster istemez, bilmedikleri bu meseleyi, bildikleri bir mefhumu kullanmakla anlatmaya çalışacaksınız. Meselâ "radyo, demir veya tahtadan bir kutu olup, dünyanın öbür ucunda konuşan adamın sesini alıp tekrarlar'' dersiniz. Halbuki radyo onların bildiği kutu değildir. Radyo tekniğinde elektrik, elektronik, elektro manyetik dalgalar, transistor, verici merkez vb. bir çok unsur mevcuttur. "Kutu" kelimesi, radyoya, sadece bir vecihle benzer. Ama ne çare ki, insanlara anlatmak için bu müşabih lafız zaruridir.
Ne var ki, mütesabih lafızlardan, hakikatleri tam olarak öğrenmeye çalışmak, insanı çıkmaza götürür. Siz o 500 yıl önceki topluma "ülkemizde konuşan kutu var" deyip ayrılınca, onlar "konuşan demir kutu" mefhumundan çeşitli neticeler çıkarmaya gideceklerdir. Birisi : Demir kutu konuştuğuna göre dilinin de olması gerekir. Çünkü dilsiz konuşma olamaz" der. Bir başkası: "Dili olduğuna göre ağzı da olmalıdır" der. Ötekisi: "Ağzı bulunursa yemesi de olmalıdır". Diğeri: "Ağzı ve yemesi olduğuna göre midesi de bulunmalı, yiyecek peşine düşmelidir" diyecektir. İşte görüldüğü üzere, müteşabih lafızların hakikatini bilmeyenlerin böyle yanlışlara düşmeleri mukadderdir.
Halbuki Cenabı Allahın "Kitapta müteşabihler de vardır. Onları değerlendirmekte çok temkinli olun" kabilinden u-yarmasını kendisine rehber edinen mümin, onları matlup şekilde anlar. Şöyle ki: Onların Allah katından gelen hak olduğuna inanır, keza bildirdikleri gerçeklere delâletlerinin tam olmadığını bilir, lafızlar üzerinde ısrar ve inatçılığa girmeksizin, onların yardımıyla muayyen nisbette bir fikir edinir. "İlimde derinleşenler (bir fikir sahibi olmakla beraber) hepsi Rabbimizin katındandır. O —bildiğimiz ve bilemediğimiz— ne murad etmişse inandık" derler. Müteşabihlerin, muhkem ayetleri nakzeden mânasını redderler. Kötü maksadlılar ise, müteşabihleri başka yönlere çekerek, müminler arasında şüphe ve tefrika çıkarmaya çalışırlar (Zendâni, Kita-bu Tevhidi'l-Hâlık, 3/104-107).
Saikleri
Kur'ân ayetleriyle bazı fenni keşifleri irtibatlandırmanın saikleri şunlar olabilir:
a) Müslümanların, tarihte Kur'ân'dan kaynaklanan büyük bir medeniyet gerçekleştirmiş olmaları,
b) Az önce bildirdiğimiz nasların ve müteşabih ayetlerin bulunması,
c) Kur'ân'ın, kıyamete kadar gelecek insanlığa, ilmi her şeyi ihata eden Yüce Allah tarafından bir rehber olarak gönderilmiş olması. Binaenaleyh müslümanlar arasında beklenen uyanış ve dirilişin muharrikleri, tarihte olduğu gibi, günümüzde de Kur'ân'dan alınmalıdır, düşüncesi,
d) Son üç—dört asırda, maddi medeniyetin öncülüğünün Avrupalılara geçmesi,
e) Bu durumun bazı müslümanlarda aşağılık duygusuna yol açması,
f) Hıristiyan Avrupa dünyasında Ortaçağda din—ilim çatışmasının meydana gelmiş bulunması, binaenaleyh Avrupadaki ilmi ilerlemelerin Hıristiyanlığa mal edilmemesi gerektiği,
g) Müslümanlardan Avrupa görmüş bazılarının, İslam âleminin son üç asırda geri kalmasının sebebi olarak İslamiyeti görmek istemeleri. Bunlar, Avrupada din aleyhinde yazılmış kitapları okuyunca, bundan İslamiyetin de kasdolunduğunu zannetmişler veya maksadlı olarak böyle uygulamaya girişmişlerdir. Halbuki Müslümanlıkta böyle bir çatışma bulunmamıştır.
Mahzurları
Kur'ân ayetlerini fenni keşiflere uygulama istikametinde aşırı gidilmesi şeklinde ortaya çıkan ifrat, haliyle bir tefrite sebeb oldu. Bazı şahıslar, bu münasebetin kurulmasına. İslam adına karşı çıktılar. Bunlara göre:
1—Her dilde olduğu gibi Arapçada da kelimeler, zamanın geçmesiyle mâna kayması, genişlemesi veya daralması gibi durumlara maruz kalmaktadır. Bu mânalardan asıl muteber olanı, Kur'ân-ı Kerim nazil olduğu sırada herhangi bir arabın anladığı mânadır. Lafızların, sonradan ortaya çıkan anlamlara uygulanması doğru değildir.
Bu itiraz şöyle değerlendirilebilir: Az önce temas ettiğimiz üzere Kur'ân-da hem muhkem, hem müteşabih ayetler bulunmaktadır. Yüce Allah'ın sıfatlarına dair olan (müteşabihu's—sıfat) ayetlerin künhünü anlamak, ne kadar gayret sarfedilse, mümkün değildir. Fakat bir de izafi müteşabihler (el—müteşabihu'l—idâri) vardır. Bunların anlaşılması "duruma göre" farklılık arzedebilir. Beşeri ilmi seviyeye göre değişik anlayışlar ortaya çıkabilir. Ancak, bu mânalar arasında tenakuz (çelişki) söz konusu olmaz. Nasıl ki bir havuza taş atıldığında önce küçük bir halka meydana geliyor, müteakiben gittikçe büyüyerek içiçe halkalar ortaya çıkarsa,
Kur'ân'ın mu'ciz ve muciz bu nevi müteşabih ayetleri de her seviyeye göre, daha başka nüanslar gösteren mânalar ilham edebilir. Şu hususları hiç unutmamak gerekir:
a) Kur'ân, ezeli—ebedi olan Allah'ın kelamıdır. Fâni insanların sözüne kıyas edilemez.
b) İlmi her şeyi kuşatan Allah'dan gelmiştir. Fâni, âciz ve sınırlı beşer ilminden kaynaklanmış değildir ki irade edilecek mânalar da beşer kapasitesiyle sınırlı olsun.
c) Sıfatları kemal mertebede olan yani olmuş şeyler gibi olacakları da Bilen, her şeyi takdir edip yaratan, kâinatta Kendi izni dışında hiç bir şey cereyan etmeyen Allah, Kur'ân'ın, mahdut bir zamana, mahdut bir mekâna, mahdut bir seviye ve ihtisasa değil, kıyamete kadar her yer ve seviyeye gönderilen bir ders olduğunu bildirmiştir. Yani Kur'ân dersinde, kıyamete kadar bütün nesiller birbiri arkasında saf saf dizilmiştir. Müteşabihler vasıtasıyla Kur'ân, umumi dersi içinde, asırlara göre bazı hususi dersler de verebilir.
Bu gerçeği bir de şu misali vermek suretiyle açıklamaya çalışalım: Kristal bir avizenin içinde yanan lamba ve voltajı değişmediği halde, kristal parçaları çok değişik açılar meydana getirecek şekilde t Taşlandığından, farklı açılardan bakıldıkça değişik ışın kırılmaları gösterir. Azıcık yer değiştirmekle ışınlar, renkler. parıltılar değişir. İşte müteşabih ayetlerin de insanların bakış açılarına göre farklı parıltılar vermesini bu temsille nisbeten anlayabiliriz.
İşte bu sırdan ötürü, Kur'ân'ın i'cazı, bir asra ve bir nesle münhasır kalamaz. Onun, kök durumundaki külli manalarından her birinin, çok muhtelif vakitlerde meydana çıkacak ve o köke irca edilecek —yaprak, çiçek ve meyveler mesabesinde— cüz'iyyatı vardır. "Bu, diğer kitaplarda olmayan bir durumdur. On dört asır önceki bir kitabda bu hususiyetin bulunması anlaşılır şey değildir" denirse biz de diyeceğiz ki: "Doğrudur, diğer herhangi bir kitapta bu hususiyet bulunmaz; fakat Kur'ân, herhangi bir kitap olmadığı için, hiç bir kitaba benzemeyip nev'inde tek olduğu, yani Allah'ın Kitabı olduğu için böyledir. Kur'ân'ın tebüğcisi ve tercümanının (a.s.) bildirdiği üzere "Allah kelamı ile beşer sözü arasındaki fark Yaratan ile yaratık arasındaki fark gibi"dir.
Şu halde Usulü'd—din, Usulü'l—fıkh Usulü't- tefsir âlimlerinin ittifakları ve ihtilafları ile sabit olmuştur ki: Mahlukların noksanlarından münezzeh olan Yüce Allah'ın kelamının mânaları, muayyen bir topluluğun anlayışına bina edilemez, ona sığdırılamaz. Aksine, onun manaları hakikate tam tetabuk eder. Binaenaleyh hangi ilim dalı olursa olsun, gerçek olup ayetle münasebeti de kurulabiliyorsa, insanların anlayışlarının ulaştığı veya ileride ulaşacağı nisbette, o ilmi gerçeğin ayetten mu-rad edildiği kesindir. Arapçada mümkün mânanın dışına çıkmamak, zahiri mânadan —delile dayanmadıkça— uzaklaşmamak, asıl mâna dışına çıkıp aşikâr bir zorlama yapmamak şartıyla, irtibat kurulan mâna muteberdir (İbn Asur, Tefsiru't—Tahrir ve't—tenvir, 1/145).
Az önce, Kur'ân mânalarının nihayetsiz olduğuna dair ayet. hadis ve selef âlimlerinin fikirlerine yer vermiştik. Şayet mânalar belli bir nesil ve döneme münhasır olsaydı, onun bedi (orijinal) mânalarının tükenmesi gerekirdi. Bu da hadis-i şerife ve müşahede ettiğimiz gerçeğe aykırıdır.
Kaldı ki, Kur'ân'ın i'caz vecihlerin-den biri de özlü, veciz ifadelerle, ciltler dolusu kitapların ihtiva edeceği hakikatleri kapsaması, camiiyeti, yani hadsiz bir muhteva zenginliğidir. Asli mânaları değişmeksizin tâli derecelerdeki mânalarının yenilenmesi, —naiısa olmak şöyle dursun— muciz vasfının gereği sayılmalıdır.
"Selef- i sâlihin bu tarz tevillerle meşgul olmamıştır. Bu da bu bağdaştırma işinin yersizliğinin bir delilidir" şeklindeki itiraz da geçerli değildir. Zira biz biliyoruz ki selef-i sâlihin, Kur'ân'ın maksadlarına ait olmayan ilimlerle uğraşmamışlardır.
Ama Kur'ân'ın maksadlarına ait olan bütün hususlarda incelemeler, geniş açıklamalar yapmış, ayrıntılara girmişlerdir. Biz de Kur'ân-ın maksadlarına hizmet eden ve onların zamanında bulunmayıp şimdi mevcud olan ilmi sonuçlardan istifade etmek suretiyle onlara uyduğumuzu göstermeliyiz. Asıl bunlarla meşgul olmazsak, onlara layıkiyle uymamış oluruz.
Kur' ân ve fen münasebeti kurmaya yönetilen bir başka tenkid de şudur: "Kur'ân, insanlara, kıyamete kadar değişmez din esaslarını bildirmek için Allah tarafından gönderilmiştir. İlmi nazariyeler ve izahlar zaman zaman değişmektedir. Ayet belli bir ilmi anlayışa göre tevil edilir, daha sonra o anlayış değişirse, Kur'ân-ın gerçeğe uymadığı sonucu çıkarılır ve müslümanlardan bir kısmının Kur'ân hakkındaki itikadları alt üst olur".
Bu tehlikenin mevcud olduğunu kabul ederiz. Fakat müfessir mutedil davranmakla bu endişe bertaraf edilebilir. Bu da daha önce bildirilmiş olan Ölçüleri uygulamakla mümkün olur. Keza ilimlerde, faraziye halinde tesbitler değil, ispatlanmış gerçekler esas alınmalıdır. Gerçi ilimlerde kesin gerçeklerin az, nazariye ve faraziyelerin daha çok olduğu ve bir çok müellifin bu nazariyelere göre de tevil ettikleri doğrudur. Fakat bu hususta şöyle denilebilir: Kur'ân-ı Kerim'in müteşabih ayetlerinin gayesi her zaman nihai gerçekleri değil, bazen izafi gerçekleri bildirmek gayesine matuftur. Ayetin müteaddit yönlerden sadece bir vecihle doğru olması kâfidir.
Zaten gaye "tevhid" olup, nihai gerçek, değişmeyen gerçek de bu tevhide götüren NİZAM gerçeğidir. Demek ki mühim olan, bulundukları ilmi seyiyeye göre insanların kâinattaki nizam gerçeğine muttali olup, nizamdan, nizamı kuran Yaratıcı'ya intikal ederek gaye olan "tevhid"e ulaşmalarıdır. Bu nizama götüren vesilenin şu veya bu şekilde olması, Kur'ânın irşad gayesi bakımından pek önemli değildir. Mesela, bir insan yeri düz ve hareketsiz güneşi hareketli bilmekle bu nizam fikrine ulaşabilir. Senenin bütün günlerinde güneşin hiç şaşmaksızın aynı saatlerde doğup batması, bu dünyaya göre tam elverişli şekilde yerleştirilmesi, böylece matlub olan tarzda ısıtıp aydınlatması vb. hususları düşünerek Yaratıcı'sını tazim ve tevhid eder. Dünyayı hareket halinde güneşi ise sabit bilerek de bu nizam ve netice itibariyle de tevhid gayesi gerçekleştirilebilir. Güneş kendi etrafında dönüp, çekim kuvvetiyle gezegenlerini boşlukta tutması halinde de böyledir. Güneşi, güneş sistemi ile beraber hareket halinde bilme durumunda da aynı gaye tahakkuk eder. Şair ruhlu birisi, güneşin masmavi sema okyanusunda altundan bir gemi gibi bereket saçarak dolaşmasıyla alakalanır Bir biyolog onun enerji dağıtarak dünyadaki hayata vesile olması üzerinde durur, bu nizamı kuranı tazim eder. Ve hakeza...
Demek ki izafi müteşahihlerde "teşabüh"ün kesafet nisbeti azalmakla birlikte, büsbütün ortadan kalkmaz. "Kur'ân ayetleri tohumdaki rüşeym halinde eşyanın gerçeklerini ihtiva eder"(C.Kırca, Kur'ân-ı Kerim ve Modern Bilimler, s.263). Rüşeymden nebat haline gelinceye kadar bütün safhalar, beşer ilminin farklı seviyelerini temsil edebilir. Binaenaleyh muayyen bir seviye o âyetin ihtiva ettiği hakikati, kendi kapasitesi nisbetinde ihata edebilir. İleriki safhalarda daha değişik durumlar ortaya çıkabilir. Bunda mahzur yoktur. Kur'ân'ın mütenakız (çelişen) şeyler ihtiva ettiği mânasına gelmez. Binaenaleyh Kur'ân'ın, hakikatlerin menbaı olmasına mani teşkil etmez. Kur'ân her zaman doğruluğunu korur. Değişikliğin, insanların anlayışlarından ileri geldiği tebeyyün eder. "Çağlara göre Kur'ân ayetlerinin tefsir ve yorumlarının farklı oluşu, Kur'ân'ın her çağa hitab ettiğini gösterir. Zira müfessir, pek çok mânaya muhtemil olan Kur'ân lafızlarını ve mücmel olan ifadeleri, ancak elde mevcut ilmi neticelere göre yorumlamakta ve tefsir etmektedir." (A.g.e., s.264)
Bazılarının hatırına şöyle bir sual gelebilir: "Kur'ân, bu gerçekleri sarıp sarmalamak, onlara mücmel işaretlerde bulunmak yerine açık ve kesin ifadelerle bildirse daha iyi olmaz mıydı?" Bu sorunun cevabı şudur: Demin temas ettiğimiz üzere Kur'ân, tabi ilimlerin sahasına giren bu kabil meseleleri esas konu ve gaye olarak değil, delil mahiyetinde zikretmektedir. Gaye, insanların dikkatlerini nizama, nizamın tezahürlerine ve delillerine çekmek tevhidin semerelerini göstererek hidayet ve istikamete götürmektir. Şimdi Kur'ân istidlal makamında, mesela deseydi ki: "Ey insanlar! Şu koca dünyanın nasıl bir küre şeklinde olup, bir yandan kendi ekseni etrafında öbür yanda güneş etrafında, en süratli bir tayyareden daha hızlı bir surette nasıl döndüğüne bakınız da Rabbinizin kudretini tazim ediniz, tevhide erişiniz". Yahut deseydi ki: "Allah'ın azametini anlamak için şu bir avuç su içindeki binlerce canlı organizmaya bakınız". Evet böyle deseydi, delil müddeadan daha gizli kalırdı. Hatta münkirler bunu inkârlarına ayrı bir bahane sayar, gaye olan hidayetten kaçarlardı. Halbuki ispatlama işleminde, delilin benimsenmiş malum bîr netice olup, ondan hareketle müddeaya varılması esastır. Son bir kaç asır mensuplarının keyfini tatmin için bin küsür senelik nesilleri hidayetten kaçırmanın ise, Kur'ân'ın irşad anlayışında yeri olamazdı. Ve işte bu noktaya kadar gerçek anlaşıldı ise, ileriye doğru bir adım daha atarak diyeceğiz ki, bu hakikatleri böylesine rüşeym halinde ifade etmek, ayrı bir i'caz unsurudur. Zira âciz insanlar, bildikleri gerçekleri, normalde kendi durumlarına göre anlatır, ancak belirli seviyeye hitab eder, bildiği her şeyi söylediğinden, meraka değer cazip bir taraf bırakmaz. Halbuki muciz Kur'ân üslubu, Mecnunu peşine takan Leyla misali, kıyamete kadar birbiri arkasına dizilmiş her biri farklı seviye gösteren ders halkalarındaki nesillere, gökteki yıldız gibi göz kırparak peşinden koşturmakta, "her gün yeni doğarız/bizden kim usanır?" hakikatini yaşatarak, her gün yeniden tulu etmektedir. Büyük müfessir Elmalılı Hamdi Efendinin, bir şairimizden naklettiği "Bikri fikri kâinatın çâk çâk oldu / Perde—i ismette kaldı ma'ni-i Kur'ân henüz" beyti bu hakikati terennüm etmektedir. (Hak Dini Kur'ân Dili, 1/49).
Kur'ân sırf akla hitab etmenin de ötesinde, akla hitab ederken kalbe, duygulara, nefse hitab eder. Çünkü bilindiği üzere sırf akli gerçekler irşad gayesinde, her şey demek değildirler. Paskal'ın, evet, bir çok ilmi keşfi beşeriyete sunmuş biri olarak Paskal'ın mühim bir sözü vardır: "Bir insanı dünyanın döndüğü gerçeğine inandırabilirsiniz. Fakat bununla onun hayatında mühim bir değişiklik yapmış olmazsınız. Ama ona din gerçeklerini anlatmakla onun yaşayışını tamamen yönlendirmiş olursunuz". İşte asıl maksad, insanı, bütünlüğü içinde ele alıp yönlendirmek, her tarafına hitab ederek bir kemale doğru götürmektir. Bundan ötürü Kur1 ân1 in câmiiyeti, zenginliği, sığ ve basit olmaktan menezzehtir. O büyük bir okyanusun suları gibi devamlı tazelenmekte hadis-i şerifin ifadesiyle "tazelenen bedi (orijinal) mânaları tükenmemektedir."
Doç. Dr. Suat Yıldırım
A.Ü. İlahiyat Fak.
Tefsir Anabilim Dalı Başkanı