Eylül 1990 · s. 369 · 10 dakikalık okuma
Kültür ve Medeniyet Açısından Batı ve Biz

“Kültür, bir cemiyetin dil, terbiye, âdet ve sanat gibi duygularından doğan, sonra da işlene işlene o toplumun hayat tarzı haline gelen”(l), ferdin şahsiyetini üzerine bina ettiği bir temel, bir kendini bilme hareketi, medeniyetin yeşerdiği bir zemindir.
Medeniyet, ise, insanın maddi ve mânevi ilerleme ve olgunlaşmasını temin eden, yaratılışındaki kabiliyetlerin kuvveden fiile çıkmasına hizmet eden bir çeşit mekanizmadır.
“Medeniyet zenginlik, kibarlık, bedeni hazları tatmin ve cismâniyetin sefahetler içinde yüzüp gezmesi değildir. O, gönül derinliği ve başkalarına hayat hakkı tanıyıp onları da kabul etmek demektir” (2).
KÜLTÜR VE MEDENİYET İLİŞKİSİ
Kültür, medeniyete zemin hazırlar. Medeniyet de kültürü ayakta tutar. “Medeniyet ile kültür arasındaki bağlılık öyle bir şeydir ki, onları birbirinden ayırmak, her ikisini de inkâr etmek anlamına gelecektir. Eğitimi ve kültürel birikimi olmayan bir site medeni değildir. Aynı şekilde incelmemiş, insanileşmemiş, “medenileşmemiş” bir kültür de beşeri açıdan geçerli hiçbir alâka uyandırmaz” (3).
BATI’DAKÎ DURUM:
Bugün Batı Uygarlığı Spengler’e göre “büyük evrensel kentlerin doğduğu medeniyet safhasını yaşamaktadır. Bu safhada saadet peşinde materyalist bir tutku başlar. Bilimler uzmanlık dallarına ayrılır, ekonomi devleti güçlendirir. Teknik, spor, lüks, dini ve metafiziği geriye iter; mühendis, düşünür ve sanatkârların ön safına geçer, toplum kitleleşir, kültür sertleşir” (4).
“Gözü dönmüşcesine servet peşinde koşma, yaptırım gücüne sahip bir takım sosyal değerleri kulakardı etme, kaba bir hazcılığa ve kültürel bir yozlaşmaya götürür. Böyle bir ahlâk anlayışı, kalkınmanın temel şartı olan “nizam”ı bozar, içinden çıkılamayan sosyal problemler doğurur”(5). Bu sosyal problemler, devlet ile fertler arasında bir uçurum meydana getirir. Böyle bir uçurum da, kitle iletişimi kullanılarak, siyasi görüş ayrılıklarına dikkat çekilerek ve benlikleri okşayan bir ferdiyetçilik akımı teşvik edilerek doldurulmaya çalışılır. “Politika, put, nükleer silah, reklam gibi güçler insanın günlük aldanıştan sıyrılıp da ruhunu hakiki olanla karşılaştırmasına, başbaşa bırakmasına engel olmaktadır.”(6). Kodlanmış bilgi yığınları, mesajlar, reklamlar, kısacası kitle kültürü kullanılarak ferdlerin çarpıtıcı propaganda haplarına müptela olmalarına çalışılmaktadır.
KÎTLE KÜLTÜRÜ
“Teknolojinin getirdiği yeni buluşlar (TV.. video, sinema, taşıt araçları, telsiz, telefon, güçlü basın tröstleri, bilgisayar ve ultramodern bir çok yenilikler), kitle araçları ve iletişim alanında büyük patlamalara yol açmıştır. Bir yanda yoğunlaşan kitle hareketleri, öte yanda bir örümcek ağı gibi toplumumuzu saran iletişim araçları ve yeni yapılanma biçimleri, insanlararası ilişkileri temelden sarsmıştır. Böylece 20. yüzyılın başından itibaren kitle toplum, kitle insan ve bunların oluşturduğu dünya görüşü, hayat felsefesi, inanç ve değerlerini belirleyen kitle kültürü ortaya çıkmıştır” (7).
“Horkheimer’in de belirttiği gibi kültür, ferdileşmeyi hedef alıyor; kitle kültürü ise ters yönde ablaktan ve hatta kültürden ayrılıyor. Kitle kültürü öğretir, eğitmez. Mânevi değerlerin seri halinde imalatıyla kopyalar, zevk ve değerlerden yoksun ürünlerle ve ferdiyete karşı ilgisizliğiyle, o, bizleri kişiliksizleşmeye götürür... Milli kültür kişiliğimizi oluşturan kültürdür. Ona katılmakla toplumun bir parçası haline geliriz. Sosyalleşme süreci budur. Oysa kitle kültürü, kaba, zevksiz ve ruhsuz maddi kimliğiyle milli kültürün karşıtıdır. Bu kültür eğitimle kazanılmış bir kültür değildir. Kitleleşmenin veya kitle yaşantısının mekanik bir aracıdır”(8).
“Her taklit bizi aslımızdan uzaklaştırır. Kitle kültürü bu anlamda kitleleri büyüleyen yeni odak noktalan oluşturur ve fertleri peşinden sürükler. Günümüzde okumayan, hatta felsefi anlamda düşünmeyen insan türü giderek ön saflara geçmektedir. Batılı bir şâirin de belirttiği gibi “en derini düşünen en derini sever”, tarzında ‘‘ derisinin içinde ruhi derinliği gözleyen” insan tipi, yerini günümüzde kitle iletişim araçların oluşturduğu, yalıtkan, vulgarize olmuş, para-gözlü bir yığın kültürüne tarketmiştir “(9).
KÜLTÜR DEĞİŞMELERİ
“Kültür değişmesi, bir cemiyetin siyasi yapısında idari müesseselerinde ve toprağa yerleşme ve iskan tarzında, iman ve kanaatlerinde, terbiye cihazında, kanunlarında, maddi âlet ve vasıtalarında, bunların kullanılmasında, içtimâi iktisadın dayandığı istihlak (tüketim) maddelerinin sarfında, az çok husule gelen tahavvülleri (değişmeleri) ihtiva eder “(10).
“Kültür değişmeleri iki şekilde olmaktadır. Bunlardan biri serbest, diğeri mecburi kültür değişmesidir. Serbest Kültür Değişmesi; toplumların birbiriyle olan münasebetlerinden yaptıkları kültür alışverişidir. Mecburi (güdümlü, empoze) Kültür DEGİŞMESİ’nde ise, ayrı kültürlere sahip içtimâi gurup veya cemaatten biri, kendi kültürünü veya onun muayyen bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerini tazyik eder. Veya idari bir nüfuz ve iktidara sahip zümre, yabancı bir kültürü veya bunun muayyen bazı unsurlarını ekseriyetin arzusu hilafına kendi cemiyetine zorla kabul ettirmeye çalışır. Bu değişme şekli daha ziyade bîr cemiyetin mağlubiyetiyle neticelenenlerde görülür “(11).
İnanç sistemindeki değişmelerin ilk önce kültürde ortaya çıktığını çok iyi bilen hasımlarımız, yaklaşık ikiyüz seneden beri kültürümüzü tahrip etmeye çalışmaktadırlar. Bunun için de dini değerleri tahkir, sefahati teşvik eden bir propaganda ağıyla üzerimize çöreklenmiş; kitle iletişimini istismar ederek şahsiyetsiz insanlar yetiştirmek için didinmektedirler. Zira “Sönük ve renksiz bir kişiliğin her türlü müdâhaleye açık bir kişilik” (12), olduğunun farkındadırlar, öte yandan nefsi okşayan cazip şeyleri takdim ederek, giyimden beslenmeye, konuşmadan gülmeye kadar bütün tutum ve davranışlarımızda, kendilerini taklit etmemiz için uğraşmaktadırlar. Nitekim çok iyi bilmektedirler ki, “taklit, içten gelen benimsemenin dışa vurmasından başka birşey değildir” (13). Neticede taklitlerimiz, bir kültür yozlaşması, bir kültürsüzleşme doğurmuştur. Kendi kültürümüzü terkettiğimiz halde onların kültürlerine de tam bir uyum sağlayamadık.
Zaten “bir milletin hem millet olarak varlığını sürdürmesi hem de kültürünü bırakarak yabancı bir kültürü benimsemesi mümkün değildir” (14).
(İnanç noktasında kültür değişmesi imkânsızdır. Bilhassa Doğu insanının bu tür bir kültür farklılığını benimsemesi çok zordur. Çünkü buradakilerin çoğu, dine fıtraten taraftardır. Burada, Batı’daki gibi felsefe değil, din geçerlidir. Bu yüzden Şark’ı ayağa kaldıracak din ve kalbdir.)
Batılılar ilerlemelerinin kaynağını bizlere borçludurlar. Yüksek ahlâkımızdan çıkan sosyal hayata ait insani hasletlerimizi aldılar, karşılık olarak bizlere kötü ahlâklarını verdiler. Şu halde vazifemiz onları taklit etmek değil, özümüze dönerek gerçek insanlığı bir kez daha bütün insanlığa ders vermektir.
Hem millet, mekân, dini değerler, sosyal bünye gibi unsurlar gözönünde tutulmadan yapılan taklit ancak “yabancılaşmaya” götürür. Zavallı milletimiz üzerinde senelerdir yapılan acımasızca denemelerin doğurduğu nesil meydandadır.
Batılıların, gerçek mutluluk adına insanlığa sunacak bir şeyleri kalmadığını itiraf ettikleri, insanları meftun etmiş rejimlerin ufalandığı bir zamanda, onları taklit etmek hiç de akıllıca olmayacaktır. “İslâm kültürü, gerçekten bunalım çağının insanına, muhtaç olduğu her türlü huzur ve saadeti sağlayacak güçtedir. Bu dinin imân prensiplerinden alınan hayat ilhamı, zamanın ve mekânın tesirsiz kılamayacağı kadar sağlam esaslara dayanmaktadır. İnsanlığın ruh, akıl, kalp ve beyin işleyişinin sıhhati, İslâm’ın temellendirdiği hayat görüşünde mevcuttur. İslâm’ın bu hususiyetlerini gören Batılılar, onun faziletini takdirden geri kalmamaktadırlar(15).
İslâm kültürünün eksiği olmadığı için yardıma ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte, bütün insanlığın malı olan teknik ilerlemelere yabancı kalmamak için müsbet kültürel değişimlerin yapılması kaçınılmazdır. “Asıl olan kültürde ve onun değişmesinde öze bağlı bir terkip şuurunu muhafaza etmektir. Yoksa bir toplumun, kültür değişimi gerçekleştirmek pahasına milli ve mânevi şahsiyetini red ve inkâr etmesi müsbet bir kültür değişimi olarak benimsenemez” (16). Bu yüzden yabancılardan alınan bilgiler sanat, ilim ve ilerlemeye ait ise geçerlidir, ahlâksızlığa dair ise zararlıdır.
Kısacası, ‘‘ kültür, milletlerin az çok birbirleriyle teması neticesinde, tıpkı medeniyet gibi, bir toplumdan’ diğer topluma da geçebilir. Ancak bu geçişte, milli ruh inbiklerî iyi çalışmaz, gerekli tasfiye ve ayıklama yapılamazsa, neticede kültür ve medeniyet bunalımı kaçınılmaz olur (17).
EĞİTİMİN ROLÜ “İslâm dünyasının kendi bünyesinde benliğe kavuşması fen ve din ilimlerinin barışabilecekleri bir içtimâi zeminin hazırlanmasına bağlıdır” (18). “Oysa Türk Eğitim Sistemi, Tanzimat’tan itibaren pozitif Ellenistikve milli kültür temellerine dayalı modeller etrafında bocalamak suretiyle mesafe almaktadır” (19).
“İlkokuldan itibaren eğitim sistemi gençleri, ekonomik politikasına uygun olarak, kıran kırana bir yarışmanın içine sürükler. Fert kişiliğini yaşayamaz. Sürekli maddi değer ve kalıpların içinde yansır. Böylece, çocukluğundan itibaren “vahşice bir yarışma” modelinin gelenekleşmesine yönelir. Johan Huizing, çağdaş insanın daha olgunlaşmamış, çocukça yani erginlik çağının ruhi derecesine uyan bir tarzda davrandığını ileri sürerek, bunun en iyi belirtilerinin; “bayağı eğlenceleri, büyük sansasyonlara ihtiyacı, kitlesel resmi geçitleri ve sloganlara olan eğilimi, gerçek espirinin yokluğu, kıymetsiz adi neşriyatın yayılışı, ölçüsüz nefret ve sevgi veya tenkit ve övme parolaları gibi tezahürleri gösteriyor” (20).
Kısacası, Batılıların bu aksaklıklarını taklitle birlikte artan kimlik krizinin temel sebebi eğitim sistemiydi. Bu bakımdan kültür değişiminde bir tedbir olmak üzere sağlam şahsiyetli, inançlı ve milli kültüre bağlı insan yetiştirmek için mecburiyet olmaktadır” (21).
Eğitimde sağlanacak basan ile, İslâmi kültürün yeşermesi için gerekli olan nakli hükümlerin hakimiyeti, yani vahyi rehber edinme, akıl ve ilmin ehemmiyetinin takdiri, medeniyet güzelliklerine rehberlik, kardeşlik, dayanışma ve doğruluk gibi esaslar tesis edilecektir. Bu esasların belirlendiği İslâm kültürü, teşkilatçılık, idarecilik, adalet ve fedakârlık gibi duygulan uyandıracaktır” (22). Zaten “İslâmi kültür, Müslümanca yaşayış tarzının bir fonksiyonu niteliğindedir. İslâm’ın öngördüğü hayat tarzını eksiksiz olarak yaşayan insanlar, sonuç olarak çevrelerinde bir İslâm kültürünü de oluşturacaklardır”(23).
BATIDAKİ MEDENİYET ANLAYIŞI
“Modern medeniyet, tekniklerinin ve saldırgan ahlâksızlığının doğurduğu hızlı baş dönmesinden sarhoş bir vaziyette, belli bir gaye gözetmeksizin hareket etmektedir. Yön tayini fikrinden mahrum bir şekilde, kendini beğenmişlik zihniyetinin etkisi altında boğulmaktadır. Yeni yeni bizzat kendi şuurunu ve modern dünyanın yapılarına ve karmaşık problemlerine uygun ahlâki bir şuur araştırmaya koyulmuşsa da henüz yeteri kadar kendine özgü zıtlıkların şuuruna varmamıştır” (24).
Batı medeniyeti, insanlığa göz kamaştıran ürünler takdim etmeyi başarmıştır. Zalim, çıkarcı ve israfçı insanların elinde oldukça, “eşya yığını” diyebileceğimiz bu ürünlerin, insanlığın kanayan yaralarını sarması, umumi sulhu temin etmesi çoğunluğun mutluluğunu gerçekleştirmesi, kısacası medeniyeti doğurması beklenemez.
Batı medeniyeti, insanın sadece maddi yönünü dikkate alır. Oysa yine Batılıların itirafıyla “sadece kendi çıkarını düşünen ve maddeden başka birşey görmeyen insan, sonunda ruhi bir bunalıma girerek çevresine karşı tamamen yabancılaşır”(25). Zaten madde ve mânâ, akıl ve kalp, dünya ve ahiretten “birini göremeyen kimse hakikatin yarısını idrak etmiştir. O kimse tek değirmen taşıyla un öğütmeye kalkışan kimse gibidir” (26).
“Batılılar ilim, kanun fikri ve mesuliyet hissi üzerine kurup geliştirdikleri medeniyete.. heves, his, heva, rekabet ve tahakküm (zorbalık) üzerine yürüyen bir mahiyet vermişlerdir. Bu bakımdan da bu medeniyet, mensuplarının saadetini temin edememiş, bunalımlara ve ihtilallere sebebiyet vermiştir. Batı medeniyeti bu hususiyetleri ile insanın yaşama şartlarını ve ihtiyaçlarını ağırlaştırıp çoğaltmıştır. Moda ve buna benzer alışkanlıklarla zaruri olmayan ihtiyaçları zaruret derecesine çıkarmış ve böylece israfa kapı açmıştır. Bu maddi meşguliyet içinde boğduğu insanı, manen ihmal ve huzursuz etmiştir, insanın en mühim yönü olan dini ve mânevi hayatıyla ve moral ihtiyaçtan ile alakalanmamış, adeta insanı maddeye ve menfaat duygusuna esir duruma getirmiştir” (27). Bu yüzden, medeniyetin hakiki gayesi olan “umumi huzur ve saadeti” tesis edememiştir. “Batı, memleketleri kaba ve haşin bir çalışmayla sana-yileştirmiştir. Şimdi insanileşmiş bir çalışma sayesinde, milletleri medenileştirmek söz konusudur” (28).
BİR KARŞILAŞTIRMA
Batı medeniyetinin sosyal hayatta dayanak noktası “kuvvettir”. Hedefi “menfaattir”. Hayattaki prensibi “mücâdeledir”. Cemaatlerin irtibatını “ırkçılık ve menfi milliyetçilik” ile sağlamaya çalışır. Gayesi, nefsin heva ve hevesini tatmin ve insanların suni ihtiyaçlarını artırmak için bazı “gayr-i meşru eğlenceler” dir. Halbuki: Kuvvetin neticesi, tecavüzdür. Menfaatin neticesi, her arzuya kafi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Mücadele prensibinin neticesi, çarpışmaktır. Irkçılığın neticesi, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte şu medeniyetin şu prensiplerindendir ki, bütün çekiciliğine rağmen insanlığın ancak yüzde yirmisine, aldatıcı, gelip geçici bir mutluluk verip yüzde seksenini rahatsızlığa ve sefalete atmıştır.
İslâmi medeniyetin dayanak noktası, kuvvet yerine “hakk”dir. Gayesi, menfaat yerine “fazilet ve Allah rızası”dır. Hayatta, mücadele yerine “yardımlaşma prensibi”ni esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, ırkçılık ve milliyetçilik yerine “dini, amfi ve vatani bağlılığı” kabul eder. Gayesi, “nefsin heva ve hevesinin gayr-i meşru tecavüzlerine sed çekip ruhu yüksek fikir ve derin bilgilere teşvik ve ulvi hisleri tatmin etmektir ve insanı gerçek insanlık mertebesine sevkederek insan etmektir. Hakkın neticesi, ittifaktır, birliktir. Faziletin neticesi, dayanışmadır. Yardımlaşmanın neticesi, birbirinin imdadına koşmaktır. Dinin neticesi, kardeşliktir. Devamlı kötülüğü emreden nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu olgunluğa doğru kamçılamakla serbest bırakmanın neticesi dünya ve ahiret saadetidir.
BATI MEDENİYETİNİN PARLAKLIĞI
Ramazan el-Buti, Batı medeniyetinin parlaklığından dem vuranlara şöyle cevap vermektedir: “Ben İslâm medeniyeti alevinin, Batı medeniyeti alevi parlayınca söndüğünü ve İslâm ümmetinin onun cazibesi çerçevesine düştüğünü zannetmiyorum. Çünkü İslâm medeniyeti kuvvetinin ve parlaklığının zirvesinde kalsaydı Batı medeniyetinin ne bir şuası ne de bir parıltısı zuhur etmezdi. Hakimiyetinin artıp diğer milletlerin onun cazibesine kapılması bir tarafa, bir parıltısı dahi gözükmezdi. Eğer Batı’nın kefesi ağır geldiyse bu tarafın kefesi hafifleştiği içindir” (29). “İnsanların Batı medeniyetinde görüp parlaklık zannettikleri şey, hakikatte İslâm medeniyetinin gerilemesinin aksetmesidir. İslâm ümmetinin ahlâki ve sosyal seviyesinden aşağıya, doğru inmesi Batı medeniyetinin zirvede kaldığı zannını uyandırmakta dır” (30).
ÎSLAMİ MEDENİYETİN TEŞEKKÜLÜNDE GEREKLİ ESASLAR
“Bir medeniyet, marifet, sanat ve ticaret sahaları üzerine kuruludur. Aynı zamanda bu üç unsur, cemiyetin yaşama tarzını şekillendirir. Bu esaslar çerçevesin de meydana gelen medeniyetten beklenen netice, güzelliklerini göstermesi ve insanlığın hepsine veya hiç olmazsa ekserisine maddi ve mânevi saadeti temin etmesidir” (31).
“Çevre çok çetin şartlar sunduğu zaman medeniyetler doğar. Bu güçlükleri yenmek büyüme fiilidir’’. (32). Büyümek için çalışmak kaçınılmazdır. “Çalışma, halkın önemli bir tehlikeyi aşmak için, ortaklaşa yapılan faaliyetinde bir araya toplanmış bütün enerjisidir. Bu anlarda yaşamak için değil, yaşatmak için çalışmak söz konusudur” (33)
Diğer önemli bir esas, doğruluk, fedakârlık, kardeşlik gibi hasletleri bağrında toplayan İslâmi ahlâktır, “İnsanın kardeşiyle arasındaki gerçek ve yapıcı yardımlaşma bağını ihya eden yalnız ahlâktır. İnsanı ilim sahasından ilim ile amel etme sahasına geçiren yalnız ahlâktır. Sonra o amelden istifade etmenin en salim yoluna insanı tâbi kılan yine ahlâktır. “(34).
Özetle, İslâmi medeniyetin maddi ve mânevi olmak üzere iki dayanak noktası vardır. “Maddi cihet, ilmin beynelmilel vasfı sebebiyle her yerden temin edilebilecek ve mânevi cihet ise, kaynağını İslâm’ın ahlâk ve fazilet ölçülerinden alacaktır. Böylece, İslâmi bir medeniyetin teşekkülü sağlanacaktır” (35).
GERÇEK KÜLTÜR VE MEDENİYET