Mart 1999 · s. 18 · 9 dakikalık okuma
Kızgın Sulardan Yıldızlara, Güneşin Ateşinden Dünyanın Ötesine HAYAT
Ubeydullah Akyüz · Din Ve Ahlâk

Ubeydullah Akyüz
400 °C'de Biyolojik Hayat Verana Tunniclife, Discovery dergisinin Ekim 1993 sayısında şunları yazıyordu: Hayatın her türlüsü enerji gerektirir ve yer yüzündeki hemen hemen bütün hayat, enerji kaynağı olarak güneşe dayanır. Fakat güneş enerjisi, yer yüzünde kendisinden faydalanılabilecek tek enerji çeşidi değildir. Yer kabuğunu harekete geçiren ve kabukta patlamalara yol açan enerjiyi düşünün. Aktif bir yanardağa baktığınızda, yerin içindeki radyoaktif bozunmanın meydana getirdiği ısının serbest kalmasına şahit olursunuz. Bu ısı. neticede yerin yüzüne tesir eder. Karaları harekete geçiren ve dağların oluşmasına yol açan aynı nükleer enerjiyle beslenen biyolojik topluluklar neden olmasın? Bu topluluklar, güneş enerjisiyle değil de, kimyevî enerjiyle neden beslenenlesin? Şiddetli patlamalarla, istikrarsız fizikî şartlarla, son derece yüksek sıcaklıkla ve zehirli gazların onaya çıkışıyla varlığını hissettiğimiz ve ilk bakışta hayat için tehdit olarak gördüğümüz yer kabuğu içindeki ısı, niçin hayat kaynağı olmasın?
Jeolojik olarak aktif bir çevrede biyolojik toplulukların ortaya çıkabileceği düşüncesi hepimiz için bir fantezi idi. Son zamanlara kadar da, güneş enerjisinden beslenmeden yaşayabilen çok az sayıda organizmanın varlığını biliyorduk. Fakat şimdi güneş enerjisi olmadan yaşayabilen çok sayıda biyolojik toplulukların var olduğunu biliyoruz. Sayıları 300 civarında olan bu mikroorganizma çeşitlerinin keşfi. 20. yüzyıl biyolojisinin en heyecan verici dönüm noktalarından birini oluşturuyor. Bu topluluklar, okyanus dibinde, kabuktan yayılan ısının meydana getirdiği ortalama 400 derece sıcaklıktaki termal kaynaklarda, son derece zor ve değişken şartlarda yaşıyorlar.
Şuurlu Varlık: Melek
Verana Tunniclife'ın, 20. yüzyıl biyolojisinin en heyecan verici keşiflerinden biri dediği, okyanus dibindeki termal kaynaklarda 400 °C'lik bir sıcaklıkta yaşayan bu biyolojik toplulukların keşfi, daha başka pek çok gerçeğe de ışık tutmaktadır. Verana Tunniclife, bu keşiften hareketle, mevcut bilgilerimiz dahilinde, hayat için hiç de uygun olmayan ve olumlu şartlar ihtiva etmeyen ortamlarda güneş enerjisine muhtaç olmadan yaşayan pek çok türde canlının var olabileceğine parmak basmaktadır. İlginçtir ki, aynı mantıktan hareket eden Bediüzzaman Said Nursi, 1930'larda, yani bu önemli keşiften 60 yıl önce, şunları yazıyordu:
"Hakikat kat'iyen gerektirir ve hikmet yakînen ister ki, yer yüzü gibi göklerin dahi, kendilerine has canlı ve şuurlu sakinleri bulunsun.
Evet, hakikat bunu gerektirir. Çünkü, göklere nispetle son derece küçük olduğu hâlde, yer kürenin şuurlu yaratıklarla doldurulup boşaltılması ve o şuurlu varlıklarla şenlendirilmesi açıkça işaret eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi süslü sarayları andıran gökler, varlığın nurunun nuru olan canlılar ve canlıların ışığı olan şuurlu ve idrak sahibi varlıklarla elbette doludur. O varlıklar da, insanlar ve cinler gibi şu kâinat sarayının seyircileri, kâinat kitabının mütalâacıları ve Allah'ın Rabb, yani bütün varlıkların terbiye edeni, besleyip büyüteni olarak, mutlak hakimiyet ve saltanatının dellallarıdırlar. En geniş kapsamlı ibadetleriyle, kâinattaki büyük varlıkların ve yaygın türlerin teşbihlerini temsil etmektedirler.
Varlığın kemâli hayat iledir. Belki varlığın hakiki varlığı hayat iledir. Hayat, varlığın nuru, şuur ise, hayatın ışığıdır. Madem ki hayat ve şuur bu kadar önemlidir ve madem kâinatta eksiksiz bir nizam, intizam ve arızasız bir mükemmellik vardır. Hem madem feza boşluğunda âdeta başıboş gibi gezip duran küremiz had ve hesaba gelmez canlılarla, hem de ruh ve idrak sahibi canlılarla doludur. Öyle ise, şu semavî köşkler ve yüksek burçlar dahi, kendilerine uygun, canlı ve şuur sahibi varlıklarla dolu olmalıdır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi bu canlılardan bulunur. Ateş, ışığı yakmaz, belki ona yardım eder.
Toprak gibi en kesif ve su gibi yan kesif unsurlardan hadsiz canlı ve şuurlu varlıklar yaratan, kesif maddeyi hayat vasıtasıyla şeffaflaştıran, hayat nurunu her şeye bol bol serpen şuur veren ve pek çok varlığa daima bir hikmet çerçevesinde icraatta bulunan İlahî Kudret, elbette ışık gibi, esir gibi ruha yakın daha başka şeffaf maddeleri hayatsız, cansız ve şuursuz bırakmaz. Dolayısıyla, O'nun ışık maddesinden, hattâ karanlıktan, esir maddesinden, hattâ mânâlardan, havadan, kelimelerden âdeta sınırsız sayıda yarattığı ve şuurla bezediği pek çok türde ruhanî yarattıkları vardır ki, bunların bir kısmı melâike, bir kısmı ruhanî ve cin türleridir." (29. Söz, Mukaddime ve Birinci Maksat, Birinci Esas'tan)
Birinci ve İkinci Yaratılış
Bediüzzaman'ın ifade ettiği gibi, hadîs-i şeriflerde de, meleklerin nurdan yaratıldığı belirtilmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de okuduğumuza göre, ister aslî isterse mecazî mânâsıyla ele alınsın, insan kuru topraktan, çamurdan ve çamurdan süzülmüş bir özden yaratılmıştır.
Bediüzzaman'ın yukarıda sadeleştirerek özetlediğimiz ifadeleri ve 20. asır biyolojisinin en heyecan verici bir keşfi, ilim adamlarını şu konularda da araştırmaya sevk edecek özelliktedir.
Varlığın özü. nurdur. Allah, önce nuru sonra da ışığı yaratmış, sonra yaratılış, düzenli bir merhaleler silsilesi takip ederek gelmiştir. Allah, ışığı yarattığı zaman, ondan canlı ve şuurlu varlıklar olarak meleklere ve daha başka ruhanî varlıklara, ışığın arkasından yarattığı, Kur'ân-ı Kerim'in tâbiriyle, "dumansız ve gözeneklere işleyen ateş"ten, belki enerjiden, röntgen ışınlan gibi ışınlardan cinlere ve daha sonra yarattığı sudan, su ile birlikte diğer elementlerin katılaşarak meydana getirdiği kaya veya taş tabakalarının ufalanmasıyla meydana gelen topraktan da bitki, hayvan ve insana vücut vermiştir. Bir başka ifadeyle, nur ile başlayıp, toprakla sona eren yaratılış merhalelerinin her safhasında Allah, o safhaya uygun canlılar var etmiş ve bu canlıların bazılarına şuur da vermiştir. Dolayısıyla, kâinatın her alanında, o alana münasip canlı türleri mutlaka var olmalıdır.
Ayrıca, nasıl Allah. ışık, esir, hava, ateş, su ve topraktan canlılar yaratmaktadır. Aynı şekilde O, insanın sarfettiği her sözden ve işlediği her işten de, insana bir başka dünya hazırlamaktadır. Bu dünya, ahirette, yani diğer dünyada onun karşısına cennet veya cehennem olarak çıkacaktır. Nasıl, küçücük bir tohum veya çekirdekten dev gibi ağaçlar çıkıyorsa, benzer şekilde, kıyametin sarsıntılarıyla ve bu sarsıntılar neticesinde ahirete has bir keyfiyet kazandıracağı bu dünyanın malzemesinden de Allah çok geniş ahiret âlemlerini yaratacaktır. Yukarıda ifade olunduğu gibi, insanın dünyada yaptıklarından da, keyfiyetini tam olarak kavramamızın mümkün olmadığı bu âlemde, cennet veya cehennem vücut verecektir.
Gök - Yer Arasında Yolculuk
Verana Tunniclife'in "20. asır biyolojisinin en heyecan verici keşiflerinden biri" diye tavsif ettiği keşif ile, yine Bediüzzaman'ın bir başka münasebetle kaleme aldığı aşağıdaki satırlar, bizi yine ilmin dikkate alması gereken bir başka gerçeğe daha götürmektedir. Bu gerçeği işaretlemeden önce. yine Bediüzzaman'ın 1930'larda kaleme aldığı aşağıdaki satırlara da bakalım:
Yer ile gökler, bir hükümetin iki bölgesi gibi birbiriyle alâkadârdır. Aralarında önemli irtibat ve mühim muameleler vardır. Yer için gerekli olan ışık, ısı bereket ve rahmet, yağmur gibi şeyler gökten gelir, yani gönderilir. Vahye dayanan bütün İlahî dinlerin ve bazı gerçekleri kalpleriyle keşfeden kişilerin ittifakla haber verdiği üzere, melekler ve ruhlar da gökten yere inerler.
Bu gerçekler işaret etmektedir ki, yer yüzünün sakinleri için de göklere çıkmaya yol vardır. Evet, nasıl herkes akıl, hayal ve bakışıyla her vakit semaya gidebilir, öyle de, ağırlıklarını bırakan peygamberlerin ve velilerin ruhları ile, cesetlerinden kurtulan ruhlar, Allah'ın izni ile semaya giderler. Madem, ağırlıklarından kurtulup, hafiflik ve şeffafiyet kazananlar semaya gidebilir, o halde, misali ceset giyer ve yerin ve atmosferin, ruh gibi hafif bir kısım sakinleri de oraya gidebilir.
Semanın sükût ve sükûneti, intizam ve düzeni, genişlik ve nuraniyeti gösterir ki, oranın sakinleri yerin sakinleri gibi değildir. Onun bütün ahalisi itaatkârdır. Kendilerine, Yaratıcı tarafından ne emrolunsa onu yaparlar. Orada, münakaşa ve kavgayı gerektirecek bir sebep yoktur.
Göklerdeki Mücadelenin Fişekleri: Meteorlar
Evet. madem gökle yer arasında yolculuk var, madem yer için gerekli pek çok şey gökten gönderiliyor ve göklerin sakinleri yere iniyor, yerin sakinlerinden ağırlıklarını bırakanlar göğe çıkabiliyorlar. Aynı şekilde, bu temiz ruhları taklit eden şerli ruhlar ve maddeleri ruh gibi hafif şerli yaratıklar da göklere çıkmaya teşebbüs ederler. Fakat, şer mahiyette olduklarından, bütün ahalisi hayırlı ve dolayısıyla tam bir sulh ve ahengin hüküm sürdüğü göklerden geri püskürtülmeleri gerekir.
Semanın sakinleriyle, semaya çıkmaya ve kulak hırsızlığı yapmaya teşebbüs eden yerin şerli ve maddeleri şeffaf yaratıkları arasındaki mücadelenin, yerden gözlemlenebilecek bir işaretinin olması gerekir. Çünkü, Allah'ın Rabblığının saltanatı: en önemli vazifesi, Allah'ın icraatını gözlemek, O'na şehadet etmek ve O'nu anlatmak olan insan için bir işaret koymayı gerektirir. O, nasıl ki, sonsuz bahar mucizelerine yağmuru işaret koymuş ve harika sanallarına zâhirî sebepleri alâmet yapmıştır. Öyle de. o geniş gökleri, etrafında nöbetçiler dizilmiş burçları süslü bir kale veya bir şehir hükmünde göstermek ve bütün yer ve gökler ahalisinin dikkatlerini çekerek, Rabblığının haşmeti üzerinde tefekküre sevk etmek için, göklerde cereyan eden yüce mücadeleye de bir işaret koymuştur. İşte bu işaret, (halk arasında kayan yıldızlar veya yıldız kayması olarak anılan) Kur'ân'ın ifadesiyle şahaplardır ki (meteorlar) yüksek kalelerin en sağlam burçlarından mancınıklarla atılan ve işaret fişeklerine benzeyen bu meteorlar, göğün sakinleri tarafından, göğe çıkmak isteyen şerli ruhlara fırlatılır ve onları yakıp kül eder.

Atmosfer hâdiseleri içinde, göklerdeki bu ulvî mücadeleyi ilân için daha münasip bir başka hâdise yoktur. Bu önemli vakıa, Hz. Adem'den beri böyle bilinmekte ve böyle kabul edilmektedir.
Melekler ve balıklar gibi. yıldızların da pek çok çeşitleri vardır. Bir kısmı oldukça küçük, bir diğer kısmı ise gayet büyüktür. Hattâ, gök yüzünde her parlayan cisme yıldız denir. İşte bu yıldız çeşitlerinden bir tanesini Hazret-i Allah, nâzenin sema yüzünün mü-cevher-misal zineti, yaratılış ağacının gökler dalının ışıklı meyveleri ve sema denizinin tesbih eden balıkları hükmünde yaratır ve bunları melekler için âdeta birer mesire yeri ve seyahat vasıtası yaparken, bir diğer küçük çeşidini de, göğe çıkmak isteyen cinleri, şeytanları taşlamak, yok etmek için var etmiştir. Bu yıldızları bu şekilde füze gibi kullanmanın üç mânâsı olabilir:
Kâinatla mücadelenin en geniş dairede dahi cereyan etliğine bir işaret ve bir semboldür.
Göklerde, daima uyanık nöbetçiler, itaatkâr sakinler vardır. Allah'ın, yer yüzünden gelecek şerlilerle bir arada bulunmaktan ve onların kendilerini dinlemelerinden hoşlanmayan askerleri vardır.
Yer yüzündeki şerlerin ve kirliliklerin temsilcileri olan casus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan gökleri kirletmekten ve yerde onlarla haberleşen daha başka habis ruhlar, insandan şeytanlar, büyücüler, falcılar adına casusluk yapmaktan alıkoymak için. göklerin kapılarından geri püskürtülmeleri gerekir. (15. Söz'den)
Perseid Meteor Yağmuru
Bediüzzaman'ın 60 küsur sene önce yazdıklarını, modern astronomi gözlemleri de doğrulamaktadır. Hemen her yıl izlenen Perseid meteor yağmuru, insanı ister istemez, meteorların belirli ve mühim sebepler için fırlatıldığı sonucuna götürmektedir. Çünkü. her defasında, gerek yoğunluk, gerek yağış zamanı, gerekse daha başka açılardan çok büyük değişkenlik gösteren bu yağmurun yapısı, izleyenleri şaşırtmakta ve hakkında neredeyse hiçbir şey bilinememektedir.

Milletlerarası Meteor Teşkilatı'nın 1993 sağanağı hakkında verdiği bilgilere göre (Astronomy, Ekim 1993). 11/12 Ağustos gecesi meydana gelen sağanağın ilk sonuçları Japonya'dan gelir. Saat 20:30'a kadar meteor yağış miktarı normal görünmektedir. Saatte 40 meteorun düştüğü tespit edilmiştir. Avrupalı gözlemcilerden alınan ilk bilgiler ise, miktarın gece 20:00 ile 01:00 arasında saatte 100 meteor düşecek şekilde arttığı yönündedir. Fransa'daki gözlemciler 00:30 sularında miktarda 'normal'in iki misli bir artış görüldüğünü rapor ederler. Bu artış 01:00 ile 03:00 arasında tırmanmaya devam eder ve 03:00 ile 03:30 arasında azamî seviyeye çıkar.
Azamî seviyenin 500 olduğu tahmin edilmektedir. Kanarya Adaları"ndan yapılan gözlemler, saat 04:00'ten sonra yağışın yavaşladığını göstermekledir.
Bu bilgilerin kaydedildiği Astronomy dergisinde Martin Beech'in yorumlarına göre. sonuçlar, yağışın hiçbir zaman Önceden tahmin edildiği şekilde olmadığını göstermektedir. Muhtemel bir meteor fırtınası hakkında yapılacak ön tahminler tutmamaktadır. 11/12 Ağustos 1993 gecesi meydana gelen yağışta, normal seviyenin 5 kat üzerinde bir düşüş gözlenmiştir. Bu Perseid yağmuru, meteor düşüşleri hakkında önceden tahmin yürütmenin ne derece zor olduğunu göstermektedir. Aynı durum 1998 yılı Kasım ayı ortalarındaki meteor yağmuru için de geçerli olmuştur.
New York Bilimler Akademisi eski başkanlarından A. Cressy Morrison. insanın yerleşmiş düşüncelerden vazgeçip, kendine yabancı gelen gerçekleri kabulde direnmesini, onun tipik bir özelliği olarak zikreder (Man Does Not stand Alone, New York. 1945. s. 100). Ona göre. eski Yunanlılar, dünyanın küre şeklinde olduğunu biliyorlardı, fakat, insanların bunu kabul etmeleri için 2.000 senenin geçmesi gerekti. Yeni fikirler, daima muhalefet ve alayla karşılaşır, fakat gerçek, varlığını korur ve bir gün mutlaka kendini gösterir. Ne bilimsel çalışmalar ne de bilimdeki gelişmeler, Allah'ı kabul etmeme adına herhangi bir sebep ortaya koyabilmiş değildir. Tabiattaki gözlemlerimiz ve bu gözlemlerle ulaştığımız sonuçlar. Allah'ı daha yakından tanıma ve din ile bilim, dünya ile ahiret ve akıl ile ruh arasındaki sağlam köprüyü görebilme konusunda bizi daha çok cesaretlendirmekledir.
![]()