Sızıntı Arşivi

Mayıs 1998 · s. 164 · 5 dakikalık okuma

Kıyıya Vuran Fotoğraflar

Ümit Ömeroğlu · Edebiyat

Arka koltuklarına gömüldüğü arabada kendini kafese tıkılmış gibi hissediyordu; yaşadıkları, sahip olduğu bütün zenginlikler, oturduğu semt, arkadaşları… hiçbiri yüreğine sıcaklık taşımıyordu. Alışkanlıkların uyuşturuculuğuna yenilmişlik içinde zaman tükenip gidiyordu. Mutlu değildi; bakışların üzerinde toplanması, birçok elin uzandığı imkânlara sahip olması, kendisi için bir anlam ifade etmemeye başlamıştı. Bir ışık arıyordu; zihninde uçuşan sorulara cevap olacak bir mânânın peşindeydi. Oturduğu yerde daha fazla dayanamadı, ani bir hareketle şoföre durmasını söyledi. Bihter, şoföre kendisini beklememesini söyleyerek arabadan indi. Küçük ağaçlarla çevrili büyük bir parkın yanında arabadan inmişti. Parka doğru yürümeye başladı. Hafif hafif esen rüzgârı yüzünde hissetti. Parkın toprağına elleriyle dokundu, yabancısı olduğu hoş titreşimler duydu içinde. Derince bir nefes aldı. İleride birkaç çocuk, neşeyle salıncakta sallanıyordu. Bir tebessüm yayıldı yüzünde; çocukluğunu hatırladı.

Banklardan birine oturdu yavaşça; yılların yorgunluğu birden sırtına çökmüş gibiydi. Öylesine yaşıyordu, manası yoktu hayatının. Geçmişini düşündü; koca bir ‘hiç’ti geride kalan. Bugün de öyle; zamanı alışkanlıklarıyla geçiren bir tüketiciydi sadece. Yaşadıkları, gördükleri kendisini heyecanlandırmıyor, herhangi bir değişim ve dönüşüm gerçekleştirmiyorlardı. Peki, ne manası vardı şu çocukların koşup oynamasının ya da ağaçların, gökyüzünün, kendinin... Hiçbir şeyin önemi yoktu: sığınabileceği, tutunabileceği bir insan sıcaklığı ve güveni de bilmiyordu; görmemişti bugüne kadar. Gözlerini kapadı ve uzun bir süre öyle kaldı.

Gözlerini açtığında yanı başındaki bankta birinin oturmuş olduğunu gördü. Kırk yaşlarında bir hanımdı; uzak kaldığı, çoğu kimsenin tükettiği kurgusal bir imajın sahibi biriydi. Gayr-i ihtiyari incelemeye koyuldu. Yanı başına çantasını koymuş, çantasının dış cebinde hiç okumadığı, sadece ismini duyduğu bir gazetenin logosu görünüyordu. Kendisine bakıldığının ve incelendiğinin farkında olmayan kadın, elindeki derginin sayfalarını çeviriyordu. Konuşmak istedi; hiç tanımadığı ve bugüne kadar birebir yakınlık kurmadığı kimlikteki bir insanla konuşmanın zorluğunu hissederek kadına seslendi; gazetesini istedi. Kadın, Elbette, buyurun!’ diyerek gazeteyi uzattı. Gazeteyi aldı ve incelemeye koyuldu. Manşette, son zamanlarda farklı kimliklere sahip insanları bir araya getiren ve konuşturan bir sivil oluşumun milletler arası bir teşebbüsüne dair haberler vardı. Okumaya başladı; ait olduğu toplumun yaşadığı tecrübeleri düşündü ve gözü bir fotoğrafa takıldı. Çok farklı uygarlıklara sahip, ancak yeryüzünde beraber yaşama ve paylaşmanın yollarını arayan insanlar... İyi şeyler yapabilme heyecanı, hayatın merkezine ‘başkasını, ‘ötekini de katma isteği... Oysa kendisi bu tarz bir hayat biçiminin çok uzağındaydı. Kendisini kuşatan gürültülü bir çevreye rağmen yoğun bir yalnızlığın içindeydi. Soruları vardı; kendisine, eşyaya, yaradılışa ve hayatın mânâsına dair...

Söylenmeye başladı:‘Hep uzak kaldığım, tanımadığım, karşılaşmadığım insanlar beni şaşırtıyor. İlk kez bu gazeteyi okuyorum. Galiba, her seferinde ertelediğim ve sık sık beni yoklayan sorular bir defa daha sesleniyorlar. Cevaplayamadığım bir yığın soru... İnsanların içini harekete geçiren, bedeni hazlarını uyaran, bakışını şaşılaştıran bir zenginlik içerisinde gözümü açtım. Ekonomik sıkıntının insanı nasıl sardığını bilmeden büyüdüm. İstedim ve aldım, arzu ettim ve yaşadım. Etrafımı eşyalar sardı. Zenginlik kavramına yüklenen manayı çağrıştıran ne kadar şey varsa onları yanı başımda, bana ait buldum. Bulunduğum yere, sahip olduklarımın dünyasına insanlar doluştu. Beğenilerimiz, kaygılarımız, tercihlerimiz aynı merkezde buluştu; benzeştik ama birleşemedik. Birbirlerimize farklı bir zenginlik katamıyor, adeta birbirimizi tüketiyor ve eksiltiyorduk. Ve şimdi görüyorum ki. hep bir tarafıma yüklenmişim. Bir yerden beslenmiş, bir yerimin kıyısına demir atmışım. Ve anlıyorum ki, her zaman eksik bir tarafım kalmış. Görmediğim, duymadığım, farkına varmadığım bir boşluk bırakmışım içimde. Bu boşluk büyüdükçe küçülmüşüm; huzur ve sükunetten uzaklaşmışım. Şimdi hayatına mana katamayan rüzgârlarla savrulan kuru bir yaprak gibiyim...’ Gazetenin sayfalarını çevirdi. Bir sayfada durdu, başlık ilgisini çekmişti. Okumaya başladı:

Çağın Tipik Bir Fotoğrafı...

‘…çok boyutlu insanın sadece bir boyuta indirgenmesi; bedenin, aklın ve nefsin kışkırtıcı uyarıcılarla azdırılması; hayatın merkezine tüketimin oturtulması; kalbin, vicdanın bilinmeyen yerlere sürülerek aç bırakılması; var oluşa kapalı bir duruş biçiminin içinde tükenip gidilmesi... Sonra hiçlik, kaos ve intihar.., Sevgisiz bir dünya; kine, nefrete, savaşa bırakılmış bir yeryüzü…İşte çağın tipik bir fotoğrafı... Metafiziğe kapanmış düşüncenin yaraladığı ve kıyılarımıza attığı milyonlarca insan var; acı çeken ve sorularının ardına düşen milyonlarca insan…’

Başını kaldırdı ve içinden; ‘Bu benim fotoğrafım. Bu benim ve benim gibi yüzlerce kişi var çevremde...’ Yazı devam ediyordu:

‘…sevgi; huzurlu ve uyumlu bir hayatı geliştiren, büyüten bir zemindir Dengeyi sevgi kuruyor; birliktelikleri, aynı yerde buluşmayı o gerçekleştiriyor. Sevmek bilmektir; farkında olmak ve tanımaktır; insanı kuşatan eşyanın oluşumuna kulak verip derinden kendini hissettiren varlığın müziğini dinlemektir.Uyum ve intizam içinde başını çıkaran varlıkla insan arasında nasıl bir münasebet var? Benzeştiğimiz, buluştuğumuz yer neresi? Eğer eşyanın nesnel gerçekliği ihtiyaçlarımızın karşılığı oluyorsa, o zaman bizi tanıyan, ihtiyaçlarımıza cevap veren biri olma biri değil mi? Sevgisizlik, bu soruları sormamak, cevaplarını aramamaktan doğuyor.Bu soruyu sor(a)mamak insanı yabancılaştırıyor; insanla varlık arasındaki bağ ve yakınlık böylelikle yok oluyor Arada açılan mesafe ve oluşan uzaklık, bilmemeyi, dolayısıyla sevgisizliği doğuruyor. Çünkü sevgi ancak, birbirini tanıyan ve bilenler arasında gelişebiliyor; bildikçe, tanıdıkça ve aradaki mesafe yakınlaştıkça sevgi büyüyor Eşyaya, oluşa, bütün varlığa müdahale eden Allah’a teslim olmayış ve O’na uzak duruş büyük bir eksiklik...’

Sahi, Allah’a uzak mı duruyordu? Oysa inancının var olduğunu düşünüyordu. Okumasını sürdürdü:

‘... insanı inanca götüren sebepler ne? İnandığı şey; tercihlerine, düşünme biçimine, hadiseler karşısında takındığı tavra ne kadar müdahale ediyor? Varlığını, sevgisini hissediyor mu hayatında? Yoksa inancı, mana dünyasının kuytularına sürülmüş geleneksel bir çağrışım mı?...’

Sorular açık, tespitler yerindeydi. İnanıyordu ama hayatına ışığını düşürmeyen bir inançtı bu. Yaptığı tercihlerde, gönlünde titreşimler doğuran arzularında daha çok günlük kaygılar söz sahibi oluyordu. İnancı, ölçüsü olmuyordu; imaj, popüler değerlendirmeler, hazcı eğilimler onu istenen kalıba sokuyordu. Ve mutlu değildi; başkasının istediği kalıpların rengini almak için yaptığı koşuşturma onu yormuş ve içine dönük bir yolculuk yapmasını geciktirmişti. Hiç kestiremediği bir zamanda, bir yazıda sıralanan sorularla işte o çemberin dışına çıkıp kendisiyle yüzleşiyordu. Uzun süre sessiz kaldı. İtiraf etti: ‘Doğrusu bu yüzleşmeyi sevdim; yıllardır kendi zindanımda yaşadım ve ilk kez dışarı çıktığımı hissediyorum.’

Bu parka uğramakla yeni bir kapı aralanmıştı kendisine. Ne iyi etmişti; sorularıyla kapıyı açmış ve içeri girmişti. Elindeki kartviziti çevirip baktı. Daha önce müsaade isteyip giden avukat hanımın ismini bir kez daha okudu. Kararını vermişti. Korkularının zeminini aşındırmaya kararlıydı; etrafındaki gerçekliğe kulaklarını açacak ve duyulması gerekeni içinde büyütecekti. Kalktı ve yürümeye başladı. Şimdi sorularını daha çok seviyordu.