Haziran 1993 · s. 2 · 4 dakikalık okuma
Kendi Derinlikleriyle İnsan -2

İnsanı bedeniyle ele alan ve ona cismaniyet buudlarıyla yaklaşan düşünce, protoplazmanın yaratılışından bugüne kadar bütün tekâmül vakalarını, sadece ve sadece biyolojik bir gelişme olarak görmüş, transformizm vadilerinde dolaşmış, evülüsyonla zifaf olmuş; dolayısıyla da insanoğlunu hayvan seviyesine indirmiş, onu hayvanlar arasında aramış ve antropolojiyi de bir ahır, bir tavla nizamnamesi haline getirmiştir.
Durum böyle olunca kendini hayvanlardan bir hayvan sayan insanın gaye-i hayali ve kıymet idealleri, faide, keyif, eğlence, şahsi çıkar, daha doğrusu hayvani bir mutluluk olacaktır. Dolayısıyla da bu faideyi sağlayan faaliyet türü, bu keyfiyet ve bu neş’eyi temin eden teknoloji ve bu cismni refaha hizmet eden imkanlar insanın değerler listesinin başına geçecek.. ve hemen herşeyin önünde, herşeye faik bir hızla gelişecektir. Tabii böyle bir değerler nizamı, daha doğrusu bu değerler kargaşası içinde de, ne seviyeli bir düşünce insanı, ne azimli bir ilim adamı, ne de gayretli bir sanatkârın yetişmesi düşünülemez. Yetişenler de ya bir kısım şahıs ve kuruluşlara tabasbus ve dilencilikte bulunacaklar veya devlet kapısında asalak durumuna düşeceklerdir. Zannediyorum, yakın tarihimiz itibariyle durum hep böyle olmuştur.
Bugün, insanımızı kıvrım kıvrım kıvrandıran maddeci medeniyetin, bütün bunalımların kaynağı olduğu bedâhatini inkâr edecek kimse çıkmaz. İlmi vak’aları karanlık faraziyeler üzerine kuran.. fiziğin temellerini sisli-buğulu bir zemine bina eden, plastik sanatlar ve edebiyatta bize ait herşeyi yıkan ve herşeyin içine mutlaka bir parça hezeyan ve cıvıklık pompalayan.. bin seneden beri “bünyan-ı marsus” gibi devam edegelen bütün içtimai müesseseleri temelinden sarsan.. idare ve politikayı korkunç bir yalan ve aldatma arenası haline getiren.. aileyi toplum bünyesinde bir kanser hücresi şekline dönüştüren.. evet, bütün bu buhranlar yumağı medeniyetin insanlığa kaybettirdikleri, kazandırdıklarından daha fazla olduğu gibi, bir millet olarak biz de, ona yelken açtığımız günden beri, hiçbir zaman onun getirdikleriyle, götürdüklerinin yerini doldurmamız mümkün olamamıştır.
Blokajı tamamen madde olan medeniyet kılıklı bu uygarlık, insanlık için huzur ve itmi’nan temininden daha ziyade, sürekli hırs ve tamaı kamçılamış obur bir “daha yok mu?” sistemidir. Daha çok imkân, daha çok istihsal, daha çok kredi, daha çok kazanç, daha konforlu bir hayat, daha müreffeh bir yarın ve daha daha bir sürü şey... Doğrusu insan kendi özünü ma’nalandıramayınca veya yorumlamada yanlışlığa düşünce, her şey kendisi için yaratılan bu muallâ varlık, böyle eşyanın mahkûmu oluyor.
Faidelinin; güzele, iyiye, doğruya tercih edildiği bir dünyada yaşıyoruz.. ve zannediyorum, günümüzün talihsiz insanlarının ard arda gelen belalardan bir türlü bellerini doğrultamamalarının asıl sebebi de işte bu. Evet bugün, bilimi, tekniği, teknolojiyi olduğunun üstünde değerlerle tabulaştıran, küstahlaştıran; buna karşılık, dini, ahlakı, fazileti, estetiği, gereksiz ve lüzumsuz gibi gören gösteren akılsızlık, adeta çağın dehası sayılmakta. Öyle görülüyor ki, gerçek insani değerleri altüst eden bu çarpık düşünceden kurtulacağımız güne kadar, milletçe yaşadığımız sarsıntılar da, bulantılar da devam edecek.
Keşke, gerçek insani değerlere biraz daha erken uyanabilseydik!
Evet, tarihin katmanlarına altın, gümüş madenleri gibi sinmiş ve onun gerçek buudları sayılan mana ve ruh, bize, faidenin; çıkarın, keyfin, eğlencenin değerler silsilesinde yeri olmadığını, olsa bile, sıfırın birkaç milim üstünde olduğunu göstermektedir.
Aslında insanı, diğer canlılardan ayıran en önemli hususlardan biri de işte budur. Evet, insanın dışındaki her varlık, kendi faidesi, kendi çıkarı ve kâinat dengesi arkasında koşturulur; ancak insandır ki, hem kendini hem de bütün varlığı ve cihanları aşan bir ma’na ve ruhu takip eder. Hayvanlarda din duygusu, ahlak endişesi, fazilet mücadelesi, san’at gayreti yoktur. Kapıları sadece insan kalbine, insan duygularına açılan bu zümrütten sarayların biricik konuğu insandır. Evet o, din ile ikiz olarak doğmuş.. ahlakla sarılıp sarmalanmış.. ömrünü fazilet takibine vakfetmiş ve kendini san’atla anlatmış tek canlıdır.. en ibtidai vasıtalarla yapıp ortaya koyduğu basit eserlerden ifade ettikleri ma’na ve değerlerle gidip t sonsuzluğa ulaşan san’at harikalarına kadar her ses ve soluk, her renk ve çizgi, her şekil ve motif, onun fıtrat menşürundan dökülen, onun derinliklerinden kopup gelen ona mahsus tayflardır.
Bugün, çoğumuz, kudretin mahkûmu insiyaklarla meydana gelen örümcek ağına. bülbül yuvasına, arı peteğine, kunduz hendesesine, sivrisinek maharetine, yılan balıklarının uzun ve dolambaçlı seyahatine ve sevk-i ilahi ağında daha nelere nelere.. hayretlerle bakıyor ve dehşete düşüyoruz. Oysaki asıl hayret edilecek ve hayranlıkla alkışlanacak insandır. İnsanın öteler buudlu ufkudur, dehasıdır ve kendi kendini aşmasıdır.
Günümüzde çokları, kendilerini zirvelere çıkaracak olan gerçek insani değerlere karşı kapalı olsalar da bu böyledir.. ve bunun tam anlaşılacağı güne kadar da kimbilir, küstahlaşan bilim, şımarıklaşan teknoloji ve faidenin dışında hiçbir değer kabul etmeyen medeniyet anlayışımız daha ne ürpertici trajedilere sebebiyet verecek., ve kandan, göz- yaşından daha ne seylaplar meydana getirecek..
SIZINTI