Sızıntı Arşivi

Mayıs 1993 · s. 2 · 5 dakikalık okuma

Kendi Derinlikleriyle İnsan

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

İnsanın en önemli yanlarından biri, onun kendi kendinin şuurunda olması ve kendi kendini kontrol edebilmesi olsa gerek... Ne gariptir ki, çoğumuz itibariyle en fazla ihmal ettiğimiz husus da budur.

Evet, sık sık kendini kritiğe tabi tutan kaç insan gösterebilirsiniz? Kaç insan gösterebilirsiniz ki, zaafları-kabiliyetleri, boşlukları-güç kaynakları, kaybettikleri ve kazandıklarıyla her gün bir kere daha yeniden kendini keşfediyor ve kendi derinliklerinde dolaşıyor? Muvakkat bir hayret, geçici bir tecessüsle değil, hatta fenalıklarını deşeleyip kendini aşağılamak suretiyle de değil, belki, benliğini araştırma ve tanıma ihtiyacıyla, nefsini karşısındaki bir kanepeye oturtup, sonra da insaflı, hazık ve rasyonel bir hekimin hastasını muayene etmesi gibi, onu gerçekçi bir anlayışla ele alan kaç ferd gösterebilirsiniz.

Sokrates’in medresesinin alnına yazılı olduğu söylenen.. ve kendisinin de sık sık tekrar ettiği: “Ey insan kendini bil!” dünya kadar hikmete açık ilim yuvalarında bir bayrak gibi tüllendikten sonra, seyrini bizim tasavvuf mekteplerimizde sürdüren, sürdürürken de, lahut buudlu az bir değişiklikle: “Kendi benliğinin sırlarını kavrayan Rabbini de bilmiştir” şeklini alan bu ulu söz, bilmem kaç kadirşinas yorumcu ve kaç seviyeli temsilciye rastlamıştır..? Ben sayılarının çok fazla olacağına ihtimal veremiyorum.

Kendinden habersiz kendine yetmezlerin ve kendini keşfedememiş dar ufukların, başkalarını ve başka şeyleri bilmeleri imkânsız; onlar hakkındaki hükümleri de sathi ve tutarsızdır. Bir baştan bir başa küre-i arzın temaşası, dağların mehib ve vakur konumları, nehirlerin ebediyyet duygusuyla inleyen çağıltıları, Semanın hergün ayrı bir donanma gecesi gibi insanın rikkatine dokunan, onu büyüleyen en sehhar, en baş döndürücü armonilerden daha sihirli ışık ve derinlikleri.. sonra bütün bu tenteneli perdeler arkasında sürekli bize ışıyıp duran ve vicdanlarımıza gamze çakan sonsuzluk televvünleri, gerçek ma’na ve değerlerini ancak insanın derunundaki marifet prizmasından geçirilmek suretiyle elde edebilirler. Yoksa, levh-i mahfuz tezgahında dokunmuş şu her biri birer mücessem lafız ve manidar kelimeler mecmuası olan topyekün varlığın bir mana ifade etmesi şöyle dursun onun kaosdan farkı kalmaz.

İnsan, dikkatleri üzerine çektiği günden bu yana, sathi ve derinden, kabaca ve hassasiyetle, kuş bakışı ve etraflıca pek çok defa ele alınmış, üzerinde durulmuş.. fiziki ve ruhi, cismani ve kalbi, hissi ve aklı yanlarıyla tekrar tekrar değerlendirilmiş önemler üstü öneme haiz bir varlıktır. Ancak o, bazen, bal-kaymak gibi şirin, bazen öğürtü hasıl edecek kadar cıvık ve müteaffin.. bazen sonsuza açık ve adeta namütenahi, bazen aptallığıyla sınırlı ve dapdaracık.. bazen tevazu ve mahviyetiyle sımsıcak, bazen kibir ve gururuyla takır takır ve yapayalnız.. bazen olabildiğine sinsi ve hain, bazen alabildiğine açık, şeffaf ve emniyet buğulu.. bazen bencil ve ego yörüngeli, bazen diğergam, fedakar ve engin himmetli.. bazen vahşi, mütecaviz ve gaddar, bazen hakperest ve merhametli, bazen sahte, mürâi ve mütebasbıs, bazen yürekten, muhlis ve dobradop.. bazen basiretli, müdrik ve bakış zaviyesi sapasağlam, bazen de miyop, aptal ve şaklaban gibi birbirinden çok farklı ve birbirine zıt sıfatlarla karşımıza çıkar. Bütün bunlara rağmen o yine insandır.. ve bu farklılıkların, bu zıtlıkların temelde onun özüyle alakası da yoktur. Temelde onun özüyle alakası olmadığı gibi, bazılarının zannettiği şekilde onun iç güdüleriyle, korunma insiyakıyla ve üreme sevk-i tabiisiyle de hiç mi hiç alakası yoktur.. ve aynı zamanda bunları, insanın, kendi kendini ne yapmak istiyorsa o olduğu (existansializm) düşüncesiyle irtibatlandırmak da kat’iyyen doğru değildir.

Ondaki bu televvün; daha yaratılırken herşey olmaya müsait ve “a’la-yı illiyyin” den “esfel-i safilin” e kadar hem namütenahi yükselmelere hem de korkunç alçalmalara açık hususi fıtratında.. ve mahiyetine hem ruhanilik hem de nefsanilik nüvelerinin yerleştirilmesinde; dolayısıyla da, insan tabiatının ezeliyet hedefli ve peygamber yörüngeli bir gayeye yönlendirilebilmesinde veya yönlendirilemeyişinde.. ruhundaki insani cevherlerin idrak edilişinde veya edilemeyişinde.. özündeki potansiyel gücün sezilip değerlendirilmesinde veya değerlendirilemeyişinde.. ledünni derinlikleri araştırılırken kalbin katmanlarına inilişinde veya inilemeyişinde.. iradenin hakkının verilişinde veya verilemeyişinde.. şuurun perde arkası sırlarının sezilişinde veya sezilemeyişinde, hissin maverailiğe yönlendirilişinde veya yönlendirilemeyişinde, vicdan mekanizmasının işleyiş keyfiyetinin bilinişinde veya bilinemeyişinde aranmalıdır.

Hayatlarını ruhun enginliklerinde, kalbin derinliklerinde ve her zaman vicdan eksenli sürdürebilenler, yer yer tabiatlarının bir yanındaki tümseklere, fıtratlarının çevresindeki dikenlere takılsalar da hep “a’layı illiyyin”e doğru yürürler. Bütün ömürlerini beden ve cismaniyetin mahbesinde geçirenler ise, bir girdabın etrafında dönüyor gibi, her an biraz daha gayyalara gömülür ve hep “esfel-i safilin” e doğru sürüklenirler.

İnsanı sadece aklıyla, şuuruyla, şuuraltıyla, hayvani ihsaslarıyla veya içtimai temayülleriyle ele alanlar, onun özüyle alakalı hiçbir şey söyleyememiş, ciddi hiçbir şey ortaya koyamamışlardır. Bir şey söyleyip, bir şey ortaya koymak şöyle dursun, onu iyice müphemleştirmiş, muğlâklaştırmış ve adeta bir ucube haline getirmişlerdir. Bu akl-ı evvellerin kimine göre o “düşünen hayvan”, kimine göre, hayatı, sindirim-dolaşım-ıtrâhâta göre programlanmış bir hayatzede, kimine göre de herşeyiyle cismani hazlara göre planlanmış, şuuru da, şuuraltı da “libido” mezbeleliği ve insanda öğürtü hissi uyaran cıvık bir varlık...

Oysaki mahiyetinde; aklında, şuurunda, şuuraltında, içtimai temayüllerinde önemli birer yeri bulunan insan, bütün bunların verasında, o ister, kader de yoluna su serperse, dünyada herşey aşılabilecek mahiyettedir.. ve zaman zaman aşmıştır da. Evet o, hem kendini hem de bütün cihanları aşabilecek bir iç dinamizme sahiptir. O, eğer cevherinde bulunan o sırlı, sihirli güç ve imkânları, bütün o güçlerin, o kuvvetlerin, o imkânların gerçek kaynağına yönlendirebilse kendini de aşar, faniliği de aşar ve varlığın kokan, çürüyen, dağılan bütün değersiz parçalarına, değerler üstü mana ve mahiyet kazandırarak onları ebediyete namzet hale getirebilir.

Bugün, göklerdeki yıldırımları avuçlayıp insanlığın istifadesine sunan, atomun o küçüklerden küçük dünyasına girip, partiküller alemine seyahat düzenleyen, milyonlarca sene ötelerdeki alemlerle diyaloğa geçip, bu uzak mesafelerdeki varlıkları gören, işiten, hatta getirip gözler önüne seren.. duygularıyla, düşünceleriyle, tasavvurlarıyla, keşif ve icadlarıyla mesafeler üstü mesafeleri aşan insan, kendini hayvani mer’alarda aramanın ve özündeki ma’na ve muhtevayı anlayamamanın cezasını çekiyor. Onun bütün vahşeti, bencilliği, hak-hukuk tanımamazlığı, ihtirasları, nemelazımcılığı, rahata düşkünlüğü, rehavet zaafı bu inhirafında aranmalıdır.

Evet o, dünyaları aşan dehasına rağmen, kendini yanlış ma’nalandırmanın yanlış yorumlamanın kahrına uğramıştır.

SIZINTI