Eylül 1984 · s. 2 · 3 dakikalık okuma
Kayan Yıldızlar

Ümitle şahlanıp şevkle gerildiğimiz şu günlerde, semamızda kayan her yıldızın, beynimize saplanmış bir zıpkın gibi yüreğimizi hoplatmasına karşılık; daha şevkli, daha canlı olmamız gerektiğini düşünüyor ve ahd-upeymanlarımızı bir kere daha gözden geçirme lüzumunu duyuyo-ruz:Hak yolunda olmayı hayatımızın gayesi bilecek; mala menala meyletmiyecekdik! Ellerimiz, zonklayan şakaklarımızda, milletin yolunu aydınlatacak ve kendini yiyip bitiren bir mum gibi eriyip gidecekdik! Ayaklarımızın ucuna kadar gelen dünya ve onun zinet ve debdebesini itecek; halkımızın îman, ümit ve gelecekdeki mutluluğu adına şahsî haz ve saadetlerimizi ne burada ne de ötelerde aramayacakdık! Gök bütün yıldızlarıyla kaldırım taşları gibi ayaklarımızın altına serpilip, o âlemin kudsî sakinleri de istikbâl ve perdedarlığımıza koşsaydı, biz yine soluk soluğa insanımızın imdadına koşacak ve onu yükseltme yolunda kaf dağından ağır yükleri omuzlayarak ona hizmet yolunu seçecekdik... Bayırlarımızı kar çiçeklerinin sardığı gün gelince de, vazifemizin bitmiş olduğu şuuruyla dostların bulunduğu âleme yönelecek ve iştiyakla onlara kavuşmayı dileyecekdik..!
Kaoslar göğüslene göğüslene bu günlere gelinmiş ve düşünce atlasımızın gökkuşağı gibi şu rengârenk keyfiyeti kazanması; millet uğrunda verilen hizmetlerin, öze bağlılık içinde, yeni anlayış ve yeni tefsirlerle hâlihazırdaki duruma gelip ulaşması için, yıllarca hatta asırlarca beklenilmişdi. Bu sisli dumanlı dönemde, yamaçlarımızda açan her çiçek için ayrı bir şehrâyin tertip ediyor, ufkumuzda beliren yalancı bir kıvılcım ve şerareyi ışık kaynağı diye alkışlıyorduk... Ve yine o günlerde, çevremizi saran isi-pası üzerimize inmiş "sekine" [1] sayarak aldandığımız; ölüm çığlıklarını velâdet velvelesi zannederek kendimizden geçtiğimiz; karanlığa destan keserek ışığı lanetlediğimiz; sahteliği ve sahtekârları göklere çıkarıp, kahramanlığı ve kahramanları yerin dibine batırdığımız çok olmuştur.
Biz, birkaç nesil bahar nedir bilmediğimiz için, şurada burada kış uykusundan henüz uyanmış bir-iki canlının çığlığında, yaz rüyaları görüyor, kar'a cemre düşüp buzların delinmesinde bahar türküleriyle kendimizden geçiyorduk... Derken çevremiz yeniden hazanla savrulan yapraklarla sarıldı. Yıldızlar, kayan kayana; yüreklerimizi korku ve ürperti sardı. Umûmî olmasa bile, bahara ermeden böyle bir hazan erken sayılmaz mıydı? Işıkla henüz kucaklaşdık kucaklaşmadık, peşi peşine yıldızların kayması neye alâmetdi? Müseyleme'lerin, Esved'lerin karanlık ikliminde ışık-süvarilerinin işi neydi? Nedendi bu yolunu yitirmişlik? Nedendi bu şaşkınlık ve geriye dönüş?...
Şöhret, bakışlarımızı bulandırdı: Şehvet bir sis gibi kalblerimizi sardı. Gurur ruhlarımızı felcedip, benlik boynumuza kemend oldu. Hasbîlik ve başkaları için yaşama düşüncesi gönüllerimizden silinip gitdi; onun yerini menfaatperestlik aldı. Hepimiz benliğin (toz pembe) ikliminde tıpkı birer (süpernova) gibi şişdikçe şişdik, sonra da kendi enkaz ve küllerimiz altında ezilip gitdik. Kendini benlik anaforuna kaptıran bizler, zamanla ruh dünyamıza o kadar yabancılaşdık ki, hayatımız bütün bütün bir hezeyan oldu. Artık, pekçoğumuz İtibariyle, aydın göremez, sâlim düşünemez, menfaat hislerinden sıyrılamaz ve diğergamlıkla şahlanamaz olmuşduk. Azgınlaşan arzularımız, hakkın isteklerinin önüne geçmiş ve yer yer rûh, nefsânilik karşısında dize gelmeye başlamışdı. Ve tabii, etrafımızı saran bu kadar sis ve duman içinde, aydınlık yolun yolcularından uzaklaşdıkça uzaklaşmış ve nefsâniliğimizle yapayalnız kalmışdık. Daha acısı da, ruhumuz akrebin kıskacında olduğu hâlde, bizler çakırkeyf bedenî hazlara temenna durur olmuşduk. Gözleri bağlı, karadeliklerin boy gezdiği iklimde dolaşıp duruyorduk ama, bunun farkında değildik.
Şimdi yeniden, bir hamlede sıçrayıp özümüzü bulamaz, dava düşüncemizle bütünleşemez ve kaçırdığımız kafileye yetişemezsek, zamanın acımasız dişleri arasında ezilip gitmemiz mukadderdir. Aslında biz, kendimize gelsek de gelmesek de; doğruyu, güzeli, hasbîlik ve fazileti temsil eden kutlular, çevrenin amansızlığına, hasımların insafsızlığına, fırtınaların şiddetine rağmen yollarına devam etmektedirler ve edeceklerdir de. Azmin, inancın kollarında ve Hak'kın inayetiyle milleti yüceltme yolunda sürdürülen bu hizmet, karanlık ruhların ve karanlık düşüncelerin savulup gideceği âna kadar durmayacakdır.
SIZINTI
(1) sekîne: İndiği kimseye güven ve düşmanlara korku veren semavî bir kuvvet.