Sızıntı Arşivi

Haziran 1997 · s. 194 · 5 dakikalık okuma

Kaos Ve Yeşeren Ümitler-2

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Şimdilerde zaman, geçmişi geleceğe taşıyan; taşıyıp aşılayan bir rüzgâr gibi esiyor. Hadiseler, ümit ve azimlerimizi şahlandıran birer ses ve birer nefes olarak ruh ufkunda, tıpkı cennet kapılarının gıcırdayışlarını aksettiriyor gibi gelip gelip gönüllerimize çarpmakta. Öyle ki, bir füze ile semanın mavi derinlikleri içinde seyahat ediyormuşçasına dolaştığımız her yerde, varlığın O’na bakan yanlarıyla beslenen ve o muhteva zenginliğiyle çağlayıp vicdanlarımıza akan, çehrelerimizde tebessümleşen, dillerimizde aşk u şevkin “hay-huy”u haline gelen ve bir tatlı serinlik ile hicranlarımızı vuslata, hasretlerimizi maiyyete ulaştıran; derken bize, kendi var oluşumuz içinde zaman-üstü, mekân-üstü “oluşum”ların kapılarını aralayan bir lâhûtîlikle iç içe yaşarız.

Aslında, şimdilerde dünya, tarihin dölyatağında gelişen ve her bucakta renklerin en büyüleyicisine, seslerin en tesirlisine kapanan öyle bir nevbahar arefesinde bulunuyor ki, her gün birkaç defa âtiyi iman ve ümitlerimizin ufkunda güneşler gibi temâşâ ediyor ve ilâhî ihsanların, meleklerin kanatlarında yağmur damlaları gibi, ova oba her vadiye sağanak sağanak boşaldığını duyuyor, yıldırım ve şimşeklerin kol gezdiği yerlerde sürekli rahmetle sarmaş-dolaş oluyoruz.

Dünyanın en güzel coğrafyalarından biri olan bu altın kuşak ve onun incelerden ince insanına gösterilen alâka, her zaman onun gerçek değerinin pek çok altında olmuştur. Bu dünyanın böyle duyulup değerlendirilmesinde zaruret vardır. Kendimizi ve dünyamızı bu seviyede hissedebildiğimiz takdirde, ona karşı bugüne kadar yapılan aynı vefasızlıkların tekerrür etmeyeceği kanaatindeyim.. öyle zannediyorum ki, dünün olabildiğince mazlum, mağdur, mahrum nesilleri, geleceğin de fikir işçileri, kendi insanlarının ve kendi dünyalarının güzelliklerini, şimdiye kadar duyduklarının kat kat üstünde duyacak, Kudreti Sonsuz’la aralarındaki münasebeti daha bir derinleştirecek ve “tarihi yanılgılar” sürecinde meydana gelmiş bulunan bütün uçurumları aşacak ve bütün olumsuzlukları yenebileceklerdir.

Tamamen kendi kaynaklarımızla beslenmeye yöneldiğimiz o tül pembe günlerde varlığın tadı, kokusu, rengi, şivesi ve ifade ettiği mânâlar, engel tanımaz bir aşkınlık içinde surlardan ve burçlardan taşarak her eve, her köye, her kasabaya, her şehre akacak ve liyâkatlerimiz ölçüsünde yatak odalarımızda dahi bize, kendi şölenlerinin neşvesini yaşatacaklardır.

Geçmişin bir bölümünde milletimizin, değişik baskılar altında gelişme fırsatını bulamayan duyguları, düşünceleri, hayatı yorumlamaları, ebediyet mülâhazaları, kendine has o ledünni derinliği ile mevsimi gelince yeniden yeşerecek, tomurcuklar gibi açacak ve dünyanın herhangi bir yerinde bulunmayan meyveleriyle herkese gerçek hayatın letâfet ve nefâsetini sunacaklardır. Evet, mevsimi gelince, herkes, var olmanın, yaşamanın, hayatı marifet ufkunda sürdürerek Allah’la münasebetin; O’nu bilip yürekten sevmenin ve ruhani hazlar zemzemesi içinde bütün acıların, ızdırapların, yeislerin ve inkisarların hakkından gelebilecek ve o parlak kaderini tevekkül ve teslimiyetle düşüne düşüne, içinde ömür sürdürdüğü, âhirete göre dar bir koridor sayılan dünyayı, cennet yamaçlarında seyahat ediyor gibi duyacaktır.

Evet, inanan sineler ve kendi derinliklerini sezebilen ruhlar, karşılaştıkları herkese, temâşâ ettikleri her manzaraya candan birer dost rikkatiyle eğilecek ve böyle bir beraberliğin neşîdelerini mırıldanacaklardır.. mırıldanacak ve dolaştıkları her yerde, varlığın perde arkasından ruhlarına akan mânâları duyarak: “Öyle bilmezdim kendimi /O ben miyim ya ben O mu?/Aşıkların budur demi” (GedâÎ) diyecek ve duygularının şiirler gibi nizâmileştiğini, düşünmelerinin ruhânî lezzetlere inkılâb ederek onun bütün benliğini sardığını duyacak.. ve her biri adeta bir bayram arefesi o hisli, o sıcak ve o yumuşak günlerin, o zengin ve dupduru gecelerin, her şeyi neş’eye, sevince çeviren atmosferinde hemen herkes: “Olandan daha câzibi ve daha enfesi yok” mülâhazasıyla, sürekli hayretten hayranlığa gelip-gidecek ve bir tığ gibi kendi kaderinin dantelasını örecektir.

En iyi dönemlerde bile bazen her yan biraz sisli ve biraz dumanlı görünebilir; ama rica ederim bu, sağanak sağanak başımızdan aşağıya dökülen nimetlerin çeşitlendirilmesi, yeknesaklığın hâsıl ettiği bıkkınlığın giderilmesi, duyduğumuz zevkleri, lezzetleri pozitif olarak hep aynı derinlikte duyabilmemiz; geldikleri gibi giden, gidince de yerlerini negatif hazlara terk eden sıkıntıların, ızdırapların mânevi zenginliklere dönüşmesi değil midir? Zaten, bu kabil sıkıntı ve ızdıraplar, her zaman mutluluklarla köpüren o uzun sadetli günlere nisbeten çok az yer işgal etmektedir. Şairin “Gam karar eyleyemez hande-i hurremdir bu” dediği gibi, başa gelen şeyler bir bir gelir ve hep tahammül çerçevesi içinde kalır.. ve tabii dünyalar kadar vâridat bırakır öyle gider.

Aslında bunlar, Allah, insan sonra da varlık ve hâdiselerin Hak’la münasebetini kavrayabildikleri ölçüde, hayatın keyfine, lezzetine, neş’esine ve ruhâni hazlarına o kadar açılırlar ki, her gördükleri, her duydukları, her değerlendirdikleri şey, onlara pek çok irfan kapısını birden açar ve nazarlarını sürekli varlık ötesi hakikatlere çevirir. Hem öyle bir çevirir ki, artık böyleleri her gün, her hafta yeniden bir kere daha hayata uyanır; mütemâdiyen ışıktan yollarda yürür; ufkî geçişlerle dünya-ukbâ sahilleri arasında gelir-gider ve duyup zevk ettikleri her şeyi bir saadet vaadiyle paylaşırlar. Onların, Yüce Yaratıcı’nın lütuflarına açık duyguları, emme-basma tulumbaları gibi her zaman onların ruhlarına itminan ve huzur pompalar. Yer yer hadiseler, gönül diliyle, onlara hayatın mûsıkîsini duyurmak için bir mızrab gibi onların ses veren tellerine dokunur; dokunur ve onlara çok az kimseye nasip olmuş çocuk neş’esi tadında ve aşık bir kalb gibi dolgun ne zevkler, ne lezzetler ilham eder! Onların ufkunda her mevsim, bir sabah ihtişamıyla doğar; her saat apaydın ve yumuşak, vaad ettiği şeylerle de inşirah dalga boylu, cıvıl cıvıl ve olabildiğine lezzetli, ebediyet televvünlü olarak gelişir ve onların içine akar. Onlar hayatlarından memnun, kaderlerinden hoşnut ve sürekli bir dua tavrıyla içlerini Yaratan’a boşaltır ve hiçbir psikoterapiyle ulaşılamayan bir ruh ve irade mukavemetine ulaşırlar. Ara sıra havanın kararıp, zirveleri dumanların tuttuğu zamanlarda da, dilleriyle, edâlarıyla birdenbire değişir; recâ ile Hakk’a el kaldırır; mehâfet ve mehâbetle boyunlarını büker; O’nun şefkatine sığınır ve kalb diliyle O’na ne nağmeler sunarlar.! Gönüllerinin duruluğunda emeller ve hülyalarının enginliğinde arzularla, hayatları uhrevi buudlu ve talihleri gökyüzündeki yıldızlar gibi pırıl pırıl hep aşkın yaşarlar.

Bazen, hemen herkes için, dolu dolu lezzetlerin her yana sindiği ve her şeyi fevkaladeliklere yükselttiği öyle müstesna zamanlar olur ki, insan talih kuşunun başına konduğunu hissediyor gibi olur.

Aslında dikkat edilse bu coşkun hayat çağlayanı, her zaman duyulabilir.. her zaman gönüller, ruhların uçuştuğu aleme geçebilir.. ufuklar sürekli yol gösterebilir., ışık her zaman karanlığı bozguna uğratıp onun otağına oturabilir.. ve aşkla yanan sineler her zaman ebedi vuslatın elinden şerbetler içebilir. Yeter ki, zaviye belirlenip, kalbin balansı da ona göre ayarlansın. .