Aralık 1998 · s. 482 · 6 dakikalık okuma
Kaos Ve İnancın Sihirli Dünyası-2
Bu
coğrafyanın talihli fakat biraz mağdur; bahtiyar ama zulme uğramış büyük
milleti olan bizler, inancımız, düşünce ufkumuz ve milli üslûbumuz, başka
milletlerde olmayacak ölçüde, milli ruh potasında şekillene şekillene, işlene
işlene öyle incelmiş, öyle zarifleşmiş ve öyle evrensel değerlerle bezenmiştir
ki, fazla değil, birkaç celse bile bizimle oturup kalkanlar bu farklılığı hemen
anlayabilirler. Zira bu farklılıkta her zaman bizim gönüllerimizin mukaddes
hüznüyle, ruhlarımızın şevk çağıltıları duyulur. Evet, bize kulak verenler,
hemen her zaman,
bizim beyan ve üslûbumuzda tatlıve
romantik bir hicranın ümitle seslendirilen bestelerini, zevkli ve ebedî bir
dâüssılanın da vuslat nağmelerini dinlerler. Evet biz, bir yandan “Ey sâki
aşkın narına yandıkça yandım bir su ver” diye mırıldanırken, bir yandan da
“Parmağını aşkın balına bandıkça bandım bir su ver” der, hüznümüzü, tasamızı
gülücüklere çeviririz. Dillerimiz bazen aşk bazen de melâl söyler; aşk u melâl
başkaları için birer ızdırap sayılsa da, biz onlarda Mevlânâlar gibi hep kopup
geldiğimiz âleme iştiyakın şiirini dinleriz. Aşk ve melâl bizde, içli, gamlı
bir sonsuzluk arzusundan kaynaklanan ruhun lisanıyla bir yakarıştır.
İnançlarımız, duygularımız bizi hep ötelerin sihirli âlemlerinde dolaştırdığı
için hemen her zaman hüzün ve neş’eyi iç içe duyar; ağlamaları, gülmeleri aynı
sesin farklı perdeleri gibi dinler; sînelerimizin tasayla inip kalkmasına
yüzlerimiz gülücüklerle cevap verir, gözlerimiz yaşlarla dolup taşarken
vicdanlarımız İrem Bağları gibi güllerle kızarır.
Her ferd için müyesser olmasa da, Allah’la irtibat bizim en tabii tavrımızdır.. ve O’nunla münasebet ömrümüzün bütün hatıralarını zevk u şevke çeviren bir büyü gibidir. O’na ait duygularla atan sinelerimiz sürekli bir temâşâ hülyasıyla dolar boşalır; gönüllerimizde en acı hazanları bahar neşvesiyle iç içe yaşarız. Ruhlarımız her zaman, Hak’la münasebetin gereği olarak bir kısım hususi duyuş ve zevk edişlerin insiyâkıyla en imrendirici tavırlara bürünür; bürünür ve bize hemen her an, hüzün ve kederlerle dolup taştığımız dakikalarda bile ayrı bir haz ve ayrı bir inşirahı duyurur. Haz veya hüzün, inşirah veya gam, imanla çarpan sinelerimizde istihalelere uğrayarak bize zevklerin en tabiîsini ve beklentilerin en reel olanını söyler. Gerçi bazen, bizim de, başkaları gibi gelip geçtiğimiz hayat güzergâhında yumuşak saatlerle sert dakikaları, tatlı haftalarla acı günleri ve gece- gündüz münavebesi içinde gelip geçen aydınlıklarla karanlıkları iç içe yaşadığımız olur; olur ama, inançlarımız, Hak’a irtibatlarımız ve ümitlerimiz sayesinde kahırların elinden ne lütuflar ne lütuflar yudumlar ve ne erişilmez zevklere ereriz Kahrı, lütfü bir bilmeyenler azap içinde azaplarla kıvranadursunlar, biz kendi atmosferimizde her şeyin engin bir rahmete inkılap edeceğini görür; acı tatlı yanlarıyla bütün bir hayatı kevserler gibi yudumlar, yediğimiz içtiğimiz her şeyde, oturup-kalktığımız her yerde kendi iç âlemimizin değişik dalga boyundaki nurani inkişaflarıyla, kederlerimizin sevinçler karşısında küçüldüğünü, elemlerimizin lezzetler televvünlerle içinde eriyip gittiğini ve ömürlerimizin en öteler hesabına birer sırtı mahzene aktığını duyar; faniliğimizin ebediyete inkılap etmesi hazzıyla, ağlarken bile çevremize gülücükler yağdırırız.
Bizim dünyamızda inançlar, inançların bağrında doğup gelişen beklentiler hayatımızla o kadar iç içedir ki, ömrümüzün her faslı bizi bir dua, bir niyaz, bir namaz durağında kanatlandırır ve âhiretin kapısına kadar götürür; götürür ve gönüllerimize cennet güzelliklerini içirir. Bu sayede her gün birkaç defa cennet kokularını duyar gibi oluruz. Öyle ki, biz kendimizi hayatın gündelik seyrine salsak bile, gün boyu minarelerden yükselen ezan sesleri, temcid nağmeleri, camilerin pencerelerinden dışarıya taşan kâmet, tesbih. tahmid ve tekbir sadâları bizi hep kendi iklimine çeker, ruhlarımıza kendi boyasını çalar, gönüllerimizi bir tambur gibi seslendirir, bir ney gibi inlettirir ve bir mûsıkî neşvesiyle coşturur; coşturur da, tâ iç dünyamızın derinliklerinden köpürüp gelen, bütün duygularımıza yayılan, düşüncelerimizi cennet yamaçları gibi renklendirip dilimize, dudaklarımıza ilham çağlayanları gibi akan sırlı bir ledünnîlikle büyülenir ve olduğumuz yerde kalakalırız.
Bu büyü ve ledünnîlik, binbir feyiz ve bereketin sağanak sağanak yağdığı mübarek gün ve gece daha bir aşkınlığa ulaşır. Öyle ki çevremizdeki her şey bir neş’eye bürünür, her taraf da bir uhrevîleşir ve ruhlarımızın metafizik hedefi heyecanları gider kendi zirvelerine tasavvufî ifadesiyle kemâlâtlarının arşına ulaşır. Etrafımızı duyup dinleyebildiğimiz ölçüde bizler tıpkı çocuklar gibi seviniriz, çocuklar da kendilerini saf neş’enin lunaparklarında sanırlar; sanır ve hep bir bayram sevinci yaşarlar.
Böyle bir dünyada sabahlar, yolu beklenen birer misafir gibi kapımızdan, penceremizden içeriye akar; akşamlar, birer sevgili gibi gelir halvethanelerimizde yanımıza oturur; geceler, Dost’la vuslatın çağrışımlarıyla çınlar durur., ve her vadide O’na yükselmiş eller, O’ndan gelecek varidleri yakalamak için, ruhunun gücüyle metafizik gerilime geçer “Tut elimden ey Dost tut ki edemem sensiz” der inlerler.
Böyle bir dünyada, namazlar, dualar, gülbanklar gibi gürler ve uhrevî bir derinliğin sesi-soluğu olarak uğuldar.. gecelerin halveti bir ipek gibi ruhlarımızı sarar.. nabızlarımız, müşahede almış bir sinenin heyecanıyla ve belki de atar.. bazılarımız, en içten duygularını, en içli sesleriyle, ifade edeceği mazmunu ifade edebilmek için çatlayıncaya kadar öten bülbüller gibi açık-kapalı her yerde şakır durur.. hâsılı, herkes kendine göre bitmeyen bir melâl ve sevinç, dinmeyen bir aşk ve heyecanla durmadan bir şeyler mırıldanır.. kendi ruhunun ra’şelerini dinler ve dinletir., aşk u melâlle inler ve başkalarını da inletir. Evet, bir taraftan o, ruhunun heyecanını ve gönlünün ilhamlarını çevresine aksettirerek hem boşalıp hem de kendini son bir kez daha ifade ederken, diğer taraftan da herkesin müşterek hissiyâtına tercüman olarak söylemek isteyip de ifade edemediğimiz müphem manaları söyler.
İşte bu ölçüde bir iman ve ümitle, bir aşk ve ledünnîlikle, dünü-bugünü-yarını birden yaşama ufku, hayata öyle bir derinlik kazandırır ki, ukbâ eksenli her gönül, kendini bir his ve fikir zemzemesi içinde bulur ve hadiselerin sıkıcı, boğucu bütün tesirinden kurtulur. Bence, bütün insani alakaların en sağlam esası, duyulan bütün zevklerin en temiz kaynağı ve aşkların, iştiyakların cezblerin menbaı da işte bu iman ve bu ümittir. Bu iman ve bu ümidi elde eden her gönül eri, zaman üstü olmayı bütün derinlikleriyle duyup yaşayabilir.
Evet, insan, bu ufku yakalayabildiği ölçüde, varlığı daha bir farklı duyar, eşyayı daha bir farklı değerlendirir ve her şeye sinmiş Sonsuz’dan gelen tecellilerin renk, tat, koku ve şivesiyle adeta kendi içinde erir ve yeni bir “ba’sü ba’del mevt”le ikinci bir varlığa erer. İç müşâhedelerin, varlığın perde arkasına açık olduğu böyle eşref saatlerde insan var olmanın bütün zevklerini duyar ve bir marifet banyosu almış gibi yabancı şeylerin sıkletinden bütün bütün kurtulur. Zaten, böyle aşka susamış ve iştiyakla şahlanmış gönüllere yer yer öteler sağanak sağanak şefkatle boşalır; kuruma endişesiyle titreyen bütün sineleri sular ve hayalleri ne çiçekler ne çiçeklerle bezer!
Bu inanç ve bu ufuk insanlarının, upuzun bir cehd ve imsak dönemine terettüp eden bu hallerine bazılarımız akıl erdiremeyebilir; ama bütün bunlar, birer kalbi, ruhi ve hissi vak’adır. Hayatın binbir tecellisi içinde, Sonsuz’un ruhlarımıza boşalttığı bu aşkı, bu şevki, bu şiiri, bu mûsıkîyi, aktif imsak ve büyük cehd kahramanlarından başkası da anlayamaz. Bunu anlayamayanlar bizi de anlayamazlar. Bunu anlayamayanlar bizi de anlayamazlar. Bu ince ve nazlı hayatın uzağında kalanlar, kendi uzaklıklarının karanlıklarını yaşayadursunlar, hakikati müşahede adına bakış zaviyesini yakalayabilmiş basiretler, her zaman bu vâridâtı bütün dalga boylarıyla duyar, kevserler gibi yudumlar ve dünyevî hayatlarını cennetler gibi yaşarlar.
Biz, döne döne duyup yaşadığımız bu zevk ve bu lezzeti, bir bayram sevinci içinde kim bilir daha kaç defa anlatacağız? Kaç defa anlatırsak anlatalım -anlatanın ifadelerindeki rekâket mahfuz- hep zevkle dinleyecek ve onları paylaşmaya çalışacağız.