Sızıntı Arşivi

Mart 1997 · s. 50 · 5 dakikalık okuma

Kaos İçindeki Işık

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

İçinde bulunduğumuz çağ, vaad ettiği müsbet ve güzel şeylerin yanında, bizim için hep bir ızdırap ve inkisar çağı oldu. Sadece bizim için de değil; onunla tanışırken, henüz kalbi, ruhi, fikri ve ilmi hazırlığını tamamlayamamış milletler, adeta, muratlarına ermeden ve umduklarını bulamadan bağırlarından hançerlenen âşıklar gibi, ümitleri ye’se, iştiyakları da hicrana dönmüş ve iki büklüm olmuşlardır. Bilhassa bizim insanımızın hali bütün bütün yürekler acısıdır.

Evet, o, asırlar boyu, devletler muvazenesindeki yerinden koparılıp atılmanın, hep başta yaşamışken ayak olmaya zorlanmanın hafakanları içinde şaşkın ve adeta bir berzah hayatı yaşadı. Hiçbir millet ve toplum çerçevesine yerleştirilemeyecek kadar gariplikler ve tuhaflıklar içinde sürdürdüğü bu şeametli yolculukta, tıpkı kumarda kaybeden birinin, “belki kazanırım” mülâhazasıy1a “bir daha, bir daha dediği gibi, her şeyi çar-çur etme ruh haletiyle iflastan iflasa sürüklendi.. bari bunca zaman içinde bir kere kazanabilseydi, ya da küçük bir kazanma ümidi olsaydı..! Ne gezer.. o hep kaybetti ve kaybettikçe de, daha bir hırsla neticesi belirsiz bu oyunun aldanan rekortmeni haline geldi.

Vaktiyle hep ötelere yönelip semavilik arayan başlar, dualarla göklere doğru kaldırılan eller ve O’ndan başkasına karşı, almak için değil vermek için yaratıldığına inanan gönüller, şunun-bunun kapısında zilletle dilenen sergerdanlar haline geldiler. Bir zamanlar atalarımızın, sonsuza yürüme rampaları sayılan ma’bed, rûhaniliği çarmıha gerilerek, Allah’a açık şeffafiyeti merasimlerle karartılarak, mana ve muhtevası şekle kurban edilerek pek çok mezar-ı müteharrikin uğradığı bir güzergaha dönüştürüldü. Varlığın bir kitap gibi yorumlandığı, bir meşher gibi temaşa edildiği ve bir laboratuar gibi herşeyin kurcalandığı mektep, kapkaranlık dogmaların tutsağı ve küflü şablonların kafalara yerleştirildiği bir izbeye döndürüldü.. eşya hor görüldü., tabiat yanlış yorumlandı.. ekolojik denge bozuldu.. ve dünya yaşanmaz bir cehenneme çevrildi. Ma’bedle beslenemeyen, mekteple aydınlanamayan ve kâinatla içli-dışlı olamayan ve dolayısıyla da gönle ümitler yağdıracak ufukları bulamayan nesiller, kendilerini değişik çılgınlıklara salarak hezeyanda ve yakıp-yıkmada teselli aramaya başladılar. Evet, pek çoğu itibariyle günümüzün nesilleri, bütün bütün ebediliği temâşâ etme istidât ve kabiliyetini kaybetmiş gibi ufuksuz, idealsiz, mâzisiz ve geleceksiz, dar bir zaman dilimine sıkışmışlığın hırçınlığını yaşamakta.

Eski ülke, eski kent, eski mahalle ve eski yuvanın yerini alan iğretilik, ruhsuzluk ve zevksizlik içinde hayata gözlerini açan, açarken de ilk defa para, şöhret, şehvet, riya, rahat tutkusu ve egoizma ile tanışan nesillerin başka türlü olmalarını beklemek de herhalde hayal olurdu. Hayatla böyle bir ortamda tanışan bu olabildiğine aç ve kendi ruhi derinliklerine kapalı insanlar, beden ve cismâniyeti her şey saydı ve onların bütün bütün insani isteklere cevap vereceğine inanarak onlara tıpkı din ölçüsünde bağlandı, heva ve heveslerine teslim oldular.

Bu arada İslam ruhunun, mefkûresiz, aşksız, heyecansız temsilcilerinin, din ve diyanet adına yapıyor gibi göründükleri hemen her şeyde “hakk-ı temettü” aramaları, mübarek dinimizin semâviliğini bütün bütün kararttı, ve mütehayyir kitlelerin metafizik heyecanını ve din-i hakka açık temiz fıtratların insiyaklarını başka arayışlara sevketti.. ve dahası bir kısım yalın kılıç ve palalarla kalplere iman kazacakları vehmine kapılanlar, zaman zaman da dini politize ederek bu Allah ve Cennet yolunun mânâ ve muhtevasını bütün bütün değiştirdiler.

Akıl, ilim ve vahyin meyvesi sayılan bir medeniyete öncülük ettikleri iddiasında bulundukları aynı anda, yer yer düşmanlık, kin, nefret, kıskançlık ve saldırganlığa başvurmayı da ihmal etmediler; hatta böyle davranmayı dinin gereği gibi göstererek bir mânâda mesâvi-i ahlâkı kutsadılar. Zaten böyleleri kat’iyen Hudâ erleri olamazdı; olsa olsa bunlar, cinayetlerini heva ve hevesleriyle besleyen caniler olabilirlerdi ki, yaptıkları da böyle bir karakterin gereğiydi. Aslında zaman zaman beyanlarına da akseden düşünceleri, onların tasavvur ve tahayyüllerini ele veriyordu ki, o da bize her meydanda, her sokakta kurulmuş otomatik idam sistemlerini işletmeye hazır, duyguları kanla köpüren, eli kanlı, gözü kanlı bir kısım kanlı delileri çağrıştırmaktaydı.. çağrıştırmaktaydı; zira çok iyi tanıdığımız, gönüllerinde aşkın, vefânın, imanı takdirin ve insana saygının bulunmadığı bu karanlık ruhlardan başka bir şey de beklenemezdi. Evet, böylelerinden güven, hakka hürmet, herkese hakk-ı hürriyet beklemek beyhudedir.

Bütün olumsuzlukların yanında, istediğini istediği zaman göklere çıkaran ve dilediğinde gayyâlara batıran; batılı tasvir edip safi zihinleri şirâzeden çıkarmada kurgu-bilimlerde olduğundan da ürpertici ve o ölçüde de bir büyüye sahip bulunan bir kısım medya ise, adeta bu binbir menfiliğe tuz-biber olmaktadır.. evet bugün genç-ihtiyar, kadın-erkek, okumuş-okumamış, hemen herkes bu devvâr u gaddarın elinde bir oyuncak ve bu sihirbazın meshûr bir piyonu. O, elindeki ruhsuz bir kısım cenazelere güzellikleri çirkin, çirkinlikleri güzel gösterebiliyor.. küçüklükleri alkışlattırıp büyüklüklere lanet yağdırtabiliyor.. bedeni ve cismaniyeti ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâb döküp insan hissiyatını köreltebiliyor.. gıybet, iftira ve dedikoduya prim vererek dünya kadar bühtan bağımlısı yetiştirebiliyor.

Bunca mesâvinin önünde, arkasında veya yanında bulunan yarım aydınlar ise, daha çok eski dönemlerin, göğüslerinde sıra sıra madalyaları, sırmalı elbiseleri, kaytanlı urbalarıyla çalım satan saltanat ağalarını hatırlatmaktalar ki, bunların pek çoğunun dili kafasından daha büyük.. muhakemeleri yabancı şablonlara emanet.. insana saygıları burunlarından alıp-verdikleri soluklarının renginde., ülke meseleleriyle münasebetleri menfaatleri nisbetinde.. ve milletin geleceği adına plan ve projelere gelince, kafaları ve himmetleriyle mebsûten mütenasib (doğru orantılı). Ancak, dünyadaki umumî değişim ve dönüşümden onların da nasiplerini almaları mukadder gibi görünüyor.

İç içe bunca karanlığın yanında bir de inancı, ümidi, azmi, aşk u iştiyakı ve kararlılığıyla bir altın nesil var ki, her şeye rağmen, hayatı değerler üstü değerlere taşıma, varlığa rûhanilerin soluklarından ses katma, herkese meleklerin kanatlarından bir tüy takma gayesi peşindeler.. peşindeler ve bugüne kadar kabusa teslim olmuş, oturup-kalkıp serap kovalayan yığınlardan ayrılarak kendi ruhlarının abidesini inşa etmekteler. Çehrelerinde evliya, asfiya ve enbiyanın boyası, ruhlarında alev alev ebediyet humması, uğradıkları her yere mesîhî bir ruhla peygamberlerin sevgi, aşk ve muştularını götürüyor ve dört bir yanda tarihin bin senelik ruh ve manasını seslendiriyorlar. Ellerinde yeni bir hikmet mâyesi, gönüllerinde Hakikat-ı Ahmediye humması, birkaç asırdan beri bizimle beraber bütün insanlığın da üstünü örten ve her yerde insanî duyarlılığı felç eden cehalet, gaflet, bağnazlık ve aymazlık perdelerini parçalayıp, rahmetle hakikatin buluşacağı noktaya doğru uzanan yollara su serpip ikbalimize akan hadiselerin cereyanını kolaylaştırmaya çalışıyorlar.

Ümit ediyoruz ki, onlar iman ve aşkla Rahmeti Sonsuz’a gönüllerini açtıkları ölçüde, İlahî inayet de onlara el uzatacak ve onlara semavîleşme yollarını açacaktır ki, bu da hepimize yetecektir. Heveslerin yüksek duygulara, yüksek duyguların da vahye ve akl-ı selîme ulaşacağı bu nokta, küllî irade ile buluşma noktasıdır ki, mevsimi gelince herkes böyle bir buluşmayı vicdanının derinliklerinde duyacak ve bu ölçüde bir netice için çekilen herşeyin çok önemsiz kaldığını mutlaka anlayacaktır.