Ocak 1999 · s. 563 · 10 dakikalık okuma
İstiklâl Marşı Şairimizin Son Günleri
Fatih Bağcıoğlu · Yrd. Doç. Dr. · İnceleme

23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Burdur milletvekili olan ve Milli Mücadele yıllarında gerek Sebilürreşad dergisindeki yazılarıyla, gerek Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaptığı konuşmalarla Milli Mücadele’ye büyük katkılarda bulunan Mehmet Akif, 1921 yılında İstiklal Marşı şairimiz de olmuştu.
Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasından sonra, Mayıs 1923’te ailesiyle birlikte İstanbul’a gelen Akif, Ekim 1923’te dostu Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak onunla birlikte Mısır’a gitmiş, 1924 ilkbaharında İstanbul’a dönmüştü. Daha sonra 1924 yılı sonlarında yine Mısır’a gidip kışı orada geçiren ve 1925 Mayıs ayı sonunda İstanbul’a geri dönen Akif, 1925 yılı sonlarında tekrar Mısır’a gitmişti. Fakat bu son gidişi farklı idi. Bu defa ancak on yıl sonra, ölümünden kısa bir süre 1936’da Türkiye’ye döndü.
1921 yılında yazdığı İstiklal Marşı’nda;
Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
diyen Akif’e ne olmuştu da, bu mısraları yazdıktan dört yıl sonra Mısır’a gitmiş ve on yıl gelmemişti?
Bu soru, ayrı bir mevzuudur. Biz ise, bu makalemizde İstiklâl Marşı şairimizin ölümünden önceki günlerini, kısaca anlatmaya çalışacağız.
Mehmet Akif, Mısır’da geçirdiği bu on yıl boyunca Kur’ânın Türkçe meâli üzerinde çalışmış, Kahire Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı hocalığı yapmış, yine Kahire’de 1933 yılında VII. Safahat (Gölgeler)’ı yayınlamış, dostu Abbas Halim Paşa’nın sınırsız saygı ve sevgisini görmüştü. Fakat bunların hiçbiri onu mutlu etmemiş, Mısır’da hep vatan hasretiyle tutuşmuş ve büyük bir ümitsizliğe düşmüş, adeta bir inziva hayatı yaşamıştı. Yakın dostu Hasan Basri Çantay’ın ifadesiyle; “Bu ihtiyârî veya ıztırârî ikâmeti onun için bir azaptı.”1
Akif
bu ızdırap, ümitsizlik ve vatan hasreti içinde her gün solup erirken, onu çok
seven ve saygı gösteren hâmisi Abbas Halim Paşa’nın 1935 yılı başında ölmesi
Akif’i derinden etkilemiş, sarsmış ve yıkmıştı. Artık o güzel dostu, çok
sevdiği “cânânı” da yoktu. Gurbet
ellerde iyice yalnız kalmıştı. “Yaşamaktan
iğreniyor” ve günden güne artan zaafını, ihtiyarlığını bir kurtuluş
müjdesi olarak görüyordu. İlerleyen günlerde karaciğerinden de rahatsızlanan
muzdarip şair, Prens Abbas Halim Paşa öldükten sonra, kendisine karşı, onun
yerini tutan kızı, kendisinin “sıyanet
meleği” dediği Prenses Emine Abbas Halim’in ısrarlı tavsiyeleri
üzerine, 1935 Temmuzu’nda hava değişimi için Lübnan’a gitti. Âliye yakınında
Süku’l da Garp köyünde bir otele yerleşti. O yıllarda Fransız idaresinde
bulunan Antakya’ya da bir süre uğrayan Akif, Asi nehri kıyısında gençlerle
gezerken “Antakya’yı nasıl buldunuz?”
sorusuna, “Çok güzel, yalnız, havada üzerime
çöken bir ağırlık var” diyerek, içinde bulunduğu ruh halini şu
mısralarla anlatmıştı:
Virânelerin yasçısı baykuşlara döndüm.
Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu!
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum;
Yâ Râb, beni evvel getireydin ne olurdu?..2
Evet, yıllarca bedbinlik, ümitsizlik nedir bilmeyen felaketzede şair, büyük bir bedbinlik, ızdırap ve umutsuzluk içinde, yaşadığı çağdan kaçmak istiyor, “Gül Devri”, “Asr-ı Saadeti” özlüyor, büyük bir imanla bağlandığı Yaratıcı’sına kendisini dünyaya niçin daha evvel getirmediğini soruyordu.
Sağlık durumu düzelmeden tekrar Mısır’a dönüyor ve hastalığı, her geçen gün ağırlaşıyordu. 1936 yılında sağlığı iyice bozulan Akif için, vatan hasreti artık dayanılmaz bir hal almıştı. Mısır’da öleceğim diye korkuyor ve 16 Haziran 1936’da deniz yoluyla İstanbul’a dönüyordu. Fakat siroza yakalanmış, ciğerleri şişmiş, vücudu bir kemik külçesi hâline gelmiş bir vaziyette.3
İstanbul’da ailesi ve yakın dostları (Mithat Cemal, Fuat Şemsi gibi) tarafından karşılanan İstiklâl Marşı şairine, bu hâlde iken de yine iki Mısırlı sahip çıkıp ilgileniyordu: Büyük dostu Abbas Halim Paşa’nın kızı Prenses Emine Abbas Halim ve yine Abbas Halim Paşa’nın yeğeni, Said Halim Paşa’nın oğlu Prens Halim.
Onu, ilk önce alıp Beyoğlu’nda Mısır Apartmanı’ndaki bir daireye yerleştirdiler. Üç dört gün sonra ise tedavisi için Nişantaşı Sağlık Yurdu’na yatırıldı. Prof. Dr. Osman Tugan tarafından tedavi edildi. Tedaviden sonra tekrar Mısır Apartmanı’nda kendisine ayrılan daireye götürüldü ve bakımı için Mari Mançenko adlı bir Rus kadını hemşire olarak tutuldu. Sonra da Prens Halim’in Alemdağı’ndaki Baltacı Çiftliği’ne götürülüp dinlenmesi sağlandı. Tıbbi müdahale için onbeş günde bir şehre getiriliyordu. Bu geliş ve gidişler için Prens Halim, ona, özel otomobilini tahsis etmişti.4
Birtakım resmi çevrelerin ve birtakım şom ağızlı sözde aydınların dışında herkes, onun yanına koşuyor, onunla ilgileniyor, ona sevgi gösteriyordu. Ona gösterilen bu sevgi ve ilgiyi “Üç İstanbul” romancısı Mithat Cemal Kuntay şöyle anlatır:
“Onu sevenlerin ne kadar çok olduğu hastalığında belli oluyordu. Abdülhak Hâmit, Sağlık Yurdu’nun kapısında hasta bakıcıyla onu konuşuyor, Aka Gündüz yüzlerce sigarasından bir tekini bile onun yanında içmiyordu.
(Akif) şaşıyordu:
— Meğer seviyorlarmış beni!
Bu hayret haklıydı: Gün oldu ki onu sevmek “cesaret”ti. Dostları bile, bazen, onu gizli sevdiler.
Şimdi herkes onundu, gazeteler bile. Ömründe bir tek ankete cevap vermişti: Sevdiği için Ruşen Eşref’in anketine.
Şimdi şaşıyordum, gazetecilerle, kendini, sütun sütun nasıl konuşuyordu? Hastalanınca, tevazuu da mı zayıflamıştı? Hayır, bu coşkunluk, vatanında ölebileceği içindi. Sonra, yanlış izahlar da adının etrafında, artık âcizdi. Kinlerin kin olduğu anlaşılmıştı. İşte en zıt insanlar, karşısında yan yana oturarak hastalığını merak ediyorlardı: Müteahhidin yanında mutasavvıf, romancının yanında bankacı, çok iyi giyenin yanında takriben giyinen...
Alaca bir insan kalabalığının karanlığında loş odası artık dolup boşalıyor, söz şairi çıkıp ses şairi giriyor, müellifle kâtip karşılaşıyor, İbrahim Alâaddin nesriyle başlayan gün, Faruk Nafiz’in şiiri öyle bitiyordu.”5
Akif’in hastalığı, çevresinin ona gösterdiği bu ilgi ve sevgiye rağmen gün geçtikçe arttı. Adeta bir deri bir kemik kalmıştı. Artık ölümü özlüyordu. Çok sevdiği Peygamberi’nin yaşında, yani altmışüç yaşındaydı ve onun yaşında öleceği için seviniyor, bu dünyadan ayrılacağını sezmiş ve anlamışçasına;
Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını
Bana çok görme İlâhî bir avuç toprağını!...
diye Allah’a yalvarıyordu.
Ve nihayet, 27 Aralık 1936’da koca Akif, Hakk’ın rahmetine kavuştu, Büyük Yaratıcı’sına koştu.
Hayatını bu ülke için, bu millet için, bu milletin birliği, bütünlüğü, bağımsızlığı ve istiklâl için cömertçe harcayan, bu uğurda memleketinin her yanını adım adım dolaşan, ülkesinin ve milletinin geleceği için her türlü sıkıntıya, ızdıraba seve seve katlanan İstiklal Marşı şairi, geride para, mal, mülk olarak ne bırakmıştı? Terekesi neydi?
“Ölümünde terekesi muhtasardı: Bir kat esvap, yepyeni bir şapka, bir mavzer tüfeği ve bir İstiklâl Madalyası (bu ikisini ilk Büyük Millet Meclisi’nde aza iken almıştı), yastığının altında birkaç lira, bir fakfon saat.”6
Akif’in cenazesi, tıpkı kendisi gibi, hayatı gibi, milleti gibi mütevazı bir şekilde kaldırıldı. “İstiklâl Marşı şairinin cenazesine hükümet hiç ilgi göstermedi, hatta ölüm haberi bile duyurulmadı. Neredeyse, garip bir Müslüman gibi, birkaç vefalı dostunun himmetiyle defnedilecekti.”7 26 Nisan 1936’da ölen “Sami Paşazade Sezai’ye gösterilen ilgi8 bile Mehmet Akif’ten esirgendi. Resmi cenaze merâsimi yapılmadı.”9 Milli Mücadele yıllarında, Amerikan mandasını savunan veya Milli Mücadele’ye kayıtsız kalan, İstanbul’dan dışarı çıkmayan yazarları ve şairleri bile himaye eden hükümet, onları devlet töreniyle gömen hükümetin, Cumhuriyet’e İstiklâl Marşı’nı hediye eden, hayatı boyunca bu vatan, bu millet için çalışan, Çanakkale’yi, Milli Mücadele’yi destanlaştıran muzdarip şairi, görmezlikten geliyordu. Dünyanın neresinde, hangi Milli Marş şairine karşı böyle bir vefasızlık yapılmıştı?
Fakat Türk toplumu İstiklâl Marşı şairini biliyor, seviyor, unutmuyor ve ona karşı görevini yerine getiriyordu. Akif’in cenazesi, büyük bir toplulukla, üniversiteli Türk gençlerinin elleri, parmakları üzerinde “resmi değilse de milli bir törenle” İstanbul Edirnekapı Mezarlığına gömüldü. Mezarını bile üniversiteli gençler yaptırdı. Asım’ın nesli ona karşı görevini yapmıştı.
Üç İstanbul yazarı Mithat Cemal Kuntay, İstiklâl Marşı şairinin cenaze törenini şöyle anlatır:
“Cenâze Beyazıt’tan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil.
Çok sonra birkaç kişi göründü. Biraz sonra çıplak bir tabut geldi. “Bir fıkara cenazesi olmalı” dedim. O anda Emin Efendi Lokantası’nın sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu, sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım.
Al sancakla siyah Kâbe örtüsüne sarılan tabut, üniversite gençlerinin bir ürperme manzarası alan elleri üstünde gidiyordu. Cenazenin arkasında yekpare bir karaltı yürüyordu; bunda bir damla “teşkilât” yoktu; bunlar, bir işaretin bir teşekkülün topladığı insanlar değildi; kendi kendilerine gelenlerin saflarıydı; sırf cenazeye gelmiştiler ve bu, şâhidi olmayan gözle dostluktu. Cenaze arabası, tekerleklerinde, beygirlerinde şuurla şan bir durgunlukla arkadan, uzaktan geliyordu.
Mezarlıkta “maket” ini almak istediler; bana danıştılar: “Tabutu açabilir miyiz?” Ona, bu kadar yakın olmaktan utandım, üniversite gençlerini gösterdim:
- Çocuklarına sorun!! dedim.
İstiklâl Marşı’yla gömdüler. Fetih’ten beri şehrin toprağına kendi eseriyle gömülen ilk ölü!”11
Akif’in mezarı 1960 yılında Edirnekapı Şehitliği‘ne nakledildi. Resmi çevreler, İstiklâl Marşı şairini ancak ölümünden elli yıl sonra, 1986’da hatırladı. Ölümünün ellinci yılında Akif, yurdun her yerinde geniş çaplı resmi törenlerle anıldı. Kendisi için devlet töreni yapıldı. Onun için inşa edilen anıt mezar da yine aynı yıl, 1986 Aralık’ında yapılan bir törenle açıldı.12
Akif’in bir şiirinde;
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir? demişti. Biz de diyoruz ki, evet muzdarip şair, sen sessiz yaşadın, başkaları gibi parsa toplamadın, tantanayla tanıtılmadın. Aksine unutturulmak istendin.13 Gerek ölüm döşeğinde yatarken, gerekse ölümünün hemen ardından hiç de layık olmadığın çirkin suçlamalara maruz kaldın.14 Ama, bütün bu seni unutturma ve karalama gayretleri boşuna çıktı. Bu millet seni unutmadı. Asım’ın nesli seni unutmadı, unutmayacak!
Yeni yetişen, pırıl pırıl, kalpleri ve kafalan aydınlık, senin hayal ettiğin, senin özlediğin nesiller, dudaklarında senin mısraların, gönüllerinde sevgin, seni daima rahmetle, minnetle ve şükranla anacak.
Dipnotlar
1) Akifnâme, İst,1966, 5. 200.
2) D. Sükûtî, “Mehmet Akif e Âit Bir Hâtıra” , Yedigün, 9 Mart 1937.
3) Eşref Edip, Mehmet Akif Hayatı Eserleri, 2. b. , İst. ,1960, s. 164.
4) Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif Hayatı, Seciyesi Sanatı, Ankara, 1986, ss.148-149; Eşref Edip, Mehmet Akif Hayatı Eserleri, s. 235.
5) y. a.g.e., 55. 140-141.
6) “Mehmet Akif’in Terekesi”, Türk Edebiyatı, nr. 113,Mart 1983, s.4.
7) M. Orhan Okay, Mehmet Akif Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Ankara, 1989, s. 12. Akif in cenazesine resmi çevrelerin bu ilgisizliği hakkında ayrıca bk. M. Ertuğrul Düzdağ, “Mehmet Akif Ersoy Hayati Fikirleri Eserleri”, Mehmet Akif Ersoy, Safahat, (Neşre hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ), Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi Yayınları, 2. b., İst. 1988, s. LXXXII; Necat Birinci, “Akif’in Hayatı ve Eserleri”, Türk Edebiyatı, nr. 158, Aralık 1986, ss. 75-76: D. Mehmet Doğan, “Mehmet Âkif Ersoy”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 3, İst. , 1979, s. 72.
8) “1927 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından hidemat-ı vataniye tertibinden yüz lira maaş bağlanan Sezâi, İstanbul Belediyesi’nin kiraladığı Mühürdar’daki evinde son yıllarını kısmen rahat bir şekilde geçirir” Zeynep Kerman, Sami Paşazâde Sezâi. Ankara, 1986, s. 22.
9) Doğan, “Mehmet Akif Ersoy”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 3, s. 72.
10) 1914-1922 yıllları arasında Meclis-i Âyan üyeliği yapıp, İstanbul’dan dışarı çıkmayan Abdülhak Hâmit Tarhan’a Cumhuriyetin ilânından sonra emekli aylığı bağlanmış, İstanbul Belediyesi kendisine bir ev tahsis etmişti. Ahdülhak Hâmit Tarhan, 1928 yılından öldüğü 1937 yılına kadar milletvekili de yapılmış ve 1937’de öldüğünde devlet töreniyle gömülmüştü. Bk. Kenan Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, 4. b. İst., 1986, ss. 121-122, 126- 128.
11)Kuntay, Mehmet Akif Hayatı Seciyesi Sanatı, ss. 151-152.
12) Bu konuda geniş bilgi için bk. Ramazan Çiftlikçi, “Mehmet Akif’i Anma Çalışmaları”, Yedi İklim, nr. 69, Aralık 1995, as. 69-74.
13) Meselâ Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1940 yılından itibaren “tercüme, ikmal, tevsi, tadil ve telif” yoluyla hazırlanan ve yine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan İslâm Ansiklopedisi’nde, deist Şinasi’ye sayfalarca yer ayrıldığı, hattâ ateist Dr. Abdullah Cevdet’e bile yer verildiği hâlde, bütün edebiyat tarihlerinde İslâmcılık Akımı’nın en önemli temsilcisi olarak kabul edilen Mehmet Akif’e yer verilmemiştir, yani İslâm Ansiklopedisi’nde Mehmet Akif maddesi yoktur.
14) Akif ölüm döşeğinde yatarken Münir Müeyyet Beknam imzalı bir yazıda İstiklâl Marşı şairi “geri sıralarda pusu kurmuş, inkılâba diş bilemiş” biri olarak suçlanıyor ve “bir sıfır” olarak değerlendiriliyordu.
(Bk. Münir Müeyyet Beknam, “On Sene Sonra Memlekete Dönen Bir Şair Hakkında” Açık Söz, nr. 73, 1 Temmuz 1936, s. 2.)
Akif’in ölümünden kısa bir süre sonra Milli Eğitim Bakanı olup, yıllarca (1938-1946) Türk Milli Eğitimi’ne yön verecek olan Hasan Ali Yücel ise, Akif’in ölümünden bir hafta sonra yazdığı bir yazıda İstiklâl Marşı şairini “büyük bir dalâlete düşmüş olmakla suçluyordu. (Bk. Hasan Ali Yücel, “Mehmet Akif”, Akşam, nr. 6543, 4 Ocak 1937, s. 6.)
Nurullah Ataç ise, o günlerde yazdığı yazılarında İstiklâl Marşını beğenmiyor, İstiklâl Marşımız için “Doğrusu bu marş değil, bir ilâhi, bir tazarrudur. O güfte bugünkü Türkiye’yi temsil edemez” ve “Bize şimdi ideallerimize uygun, hiç olmazsa onlarla tezat teşkil etmeyecek bir marş lâzım. Niçin yazılmasın? Bugünkü şairlerimiz, Mehmet Akif kadar da mı yazamazlar?’ diyerek, yeni bir İstiklâl Marşı yazılmasını istiyordu. (Bk. Nurullah Ataç, “Yine Âkif’, Akşam, nr. 6601,6 Mart 1937, s. 3,8.)
İstiklâl Marşını beğenmeyen ve değiştirilmesini isteyen Ataç, bir başka yazısında ise, İstiklâl Marşı şairimiz için “Akif’in bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun, bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak fikre hürmetsizlik olur” diyecek kadar ileri gidiyordu. (Bk. Nurullah Ataç, Yeni Adam, 25 Şubat 1937)