Sızıntı Arşivi

Haziran 1996 · s. 216 · 5 dakikalık okuma

İstiğrak

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

İSTİĞRAK

Daima, içine gömülme, boğulma manalarına gelen “gark” kelimesinden türetilmiş istiğrak, kendinden geçme, dünyayı unutma, kalbı dünyevi endişelerden temizleyip bütünüyle Hakk’a yönelme ve binnetice vecde gelerek bir manada kendini bilemeyecek ölçüde dalgınlaşıp hayrete dalmak demektir ki, Hak dostluğuna erip “halvet-i hassa” ile şereflenenlerin muhabbetten müşahedeye, müşahededen muhabbete gidip gelmek suretiyle, ya bütün bütün masivayı (Allah’ dan gayri her şey) gönlünden çıkarıp atma veya Hakk’a im’an-ı nazar ettiklerinden ötürü Ondan başkasını ‘net” olarak müşahede edememe halidir, Bu, O’nu “net” olarak müşahede etmeleri manasına da gelmez. Buradaki müşahede bir “sezi” ve duyuştur.

Bu durumdaki bir salik, Allah’da fani olmanın hasıl ettiği iç seziş ve duyuşlarla, bütünüyle ‘“cem” televvünlerine gömülerek artık hiçbir şeyi tam farkedemez.. -ki bu hali idrak edip bu zevki duyanlar bazen Vücud-u İlahiye istiğraklarını “Ene’l-Hakk”, “Sübhane ma a’zame şe’ni” sözleriyle ifade edegelmişlerdir. Aslında, bu bir zevk ve hal işi olmasına rağmen çok defa iltibaslarla hakikat zannedilmiştir. - farkedemez ve bir damla mesabesindeki mahiyetini içine karışıp kaybolduğu “Ehadiyet” deryası sanır ve yakışıksız şatahata girer. Böyle bir zevk ve bu ölçüde bir hiss-i fena herkes için söz konusu olmasa da, “seyr-i süluk-i ruhani’ de çokları bu hali duyar ve yaşar ki, fıtratları bu mazhariyete açık olanlara “Üveysi meşrep” denir. Bu meşrebe telmih sadedinde merhum Muallim Naci:

“Bak ne istiğraka sevkettin beni,

Gözyaşı zanneyliyor çeşmim seni”

diyerek hoş bir söz eder.

İstiğrakın üç mertebesi vardır:

1- İlmin halde istiğrakıdır ki; başlangıç itibariyle Hak yolcusu bazı şeyleri bilse de, onları tam duyup zevk etmediği için, gerektiği ölçüde o şeylerin hakikatlarına vakıf değildir.. evet, ilim ayrı şey, onu yaşayıp hissetmek ayrı şeydir. İman, muhabbet, aşk, zevk-i ruhani insanın tabiatının birer buudu haline gelecekleri ana kadar nazaridirler ve hakikatlarının tam bilindiği de söylenemez. Bunlar, ne zaman ki insan vicdanında zevken ve keşfen duyulurlar, işte o zaman hal, mücerred ilme galebe çalar ve ilim halin içinde müzmahil olur gider. Buna, aynı zamanda peygamber ilmi de denir ki, ilim denmesi sadece bu işin mebdeinin ünvanı olması itibariyledir. Yoksa o aksiyon itibariyle bir hal ve paye itibariyle de bir makamdır Gerçek peygamberlik mülahazası mebde ve müntehayı cem etmesi açısından, mebdee bakan yanıyla, Hz İbrahim ve İsmail’le alakalı İkisi de Hakk’a inkıyad edip teslim olunca 0, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi” ilahi beyanı böyle bir ruh haletini ifade etme bakımından gayet manidardır ve böyle bir istiğrakın müntehası, tasavvurlarımızın istiabını aşkındır Konuyu biraz daha açacak olursak; burada mücerred ilimden, ilimle hedeflenen hale intikal söz konusudur. Ve müstesnaların hali müstesna, onlar her zaman en güzel örnek konumlarıyla misallere, mesellere sığmayacak kadar “alicenap”tırlar. Onlar mesellerin en güzeliyle kendi numune dünyalarında kalakalsınlar; halin, bahis mevzuu olmadığı mücerred bilgi fehvasınca, şuurunda olmadan sırtında kitap taşıyan merkuptan farksızdır. Bilgisiz hal bir dalalet ve ilhad, “hal”siz bilgi de bir gaflet ve cehalettir. Nübüvvet bilgisi sayılan bilgide istikamet ise ilim cevherinin hal tekevvünleriyle en yüksek semavi bir “araz”a ulaşma keyfiyetidir.

2- İşaratın keşifte istiğrakıdır ki; ruha Zat-ı Uluhiyet’in inkişafı ile salik, O’nun mukaddes isimlerinden “Ehadiyet” mertebesine, yanı Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak ın, kulun idrakı seviyesinde ona hususi varidlerde bulunma mertebesine yönelir ki, bu mertebede ruh bütünüyle masivadan alakasını keser ve kalbin kadirşinas ibresinin gösterdiği ufka teveccüh eder. Böyle bir mazhariyete eren salikin nazarında isimlerdeki ihtilaf tamamen ortadan kalkar ve her şey sıfat perdedarlığıyla Hz. Zatın nurlarına müstağrak görünür. Bu makama vasıl olacağı ana kadar, Cenab ı Feyyaz-ı Ezeli’yi “Cemil, Celil, Latif, Kahhar...” gibi pek çok isimlerle anan Hak yolcusu, duyuş ve hissedişlerinin tesiri altında olmadan temyiz ve tefriki bırakarak, Hz Nur-u Zat’ın “bi kem u keyf” televvünleriyle mest ü mahmur bir hayata kendini salar.

Bu hali ifade sadedinde mest ü mahmurların pir-i muğanı Hz. Mevlana ne hoş söyler:

Ey müslümanlar ne çare ben kendimi bilmiyorum.......................... Ben ne dünyadan, ne ukbadan, ne cennetten, ne cehennemden, ne Adem’den, ne Havva’dan ne de firdevs-i aladanım, mekanım la mekan, nişanım binişan oldu. Artık bende ne can var ne de ten; zira ben canan otağındayım. İki gözü de (kapı) dışarı ettim; iki alemi birden görüyorum.. gayri Bir’i biliyor, Bir’i söylüyor, Bir’i arıyor ve Bir’i okuyorum.. ey Şems-i Tebrizi! Dünyada öyle bir mestim ki, bu alemde mestlikten başkası bana derman olamaz.”

3- Şevahidden “cem”in duyulduğu istiğraktır ki; ilahi sıfatların emare ve tecelli dairesinden dahi hali ve zevki olarak sıyrılıp sadece ve sadece “Ehadiyet” nurlarının şualarıyla Evvel, Ahir, Zahir, Batın hakikatlarıyla mermuz Hz. Zatın tecelli-i akdesi içinde mahv u müzmahil olarak ilk kaynaktan başka hiçbir şeyi duyup hissetmeme ki, bu hale, kenziyetteki makama avdet ve alem-i ıtlaka dönmek de denir. Bu “hal” ile hallenen ruhun çok defa vird-i zebanı: Allah vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu. 0, şu anda da yine öyle ve sırdaşlarına beyanı da:

“Mekanım la mekan oldu,

Bu cismim cümle can oldu;

Nazar-ı Hak ayan oldu,

Özüm mest-i lika gördüm.” (Nesimi)

şeklindedir. Herhalde varlığı kendinden olan Zat-ı Uluhiyet’le, mevcudiyeti O’nunla kaim bulunan diğer varlıkların vücuddan nasiblerinin ifadesi, hal ve zevk ehli için bundan daha güzel olamazdı.

Salikin bu makamdaki halini ifade sadedinde bir güzel sözü de Abdurrahman Halis Hazretlerinden nakledelim:

Ey müslümanlar bu ne haldir? Ben kendi halimde şaşkınlık içindeyim. Bazen aşık-ı şeydayım, bazen de bir mecnun-u rüsvayım, bazen mekansız bir fakir, bazen de zamanın sultanıyım Zira ben aşk şarabının sarhoşuyum; başka bir şey de bilmiyorum. Ben kuru zühd külahına boş vermiş biriyim. Cenab-ı Hakk’a hamd ve minnet olsun ki, ben (aşk yolunda) bade içenlerdenim. Ben vahdet köyünde 0 Biriciğin sözünü söylüyorum; zaman şahından endişem ve hırka giyenlerden de korkum yoktur.”

Hale mağlubiyetle söylenmiş ve Kitaba, Sünnete muhalif bir kısım beyanları bilhassa tayyettim. 0 hal ile serfiraz Hak dostlarının öyle düşünmemeleri kendi özleriyle zıtlaşma, makam-ı farkta bu kabil düşüncelerin ifadesi de dalalettir. Hele, onları takliden avam halkın bu kabil beyanlarda bulunması apaçık ilhaddır.