Haziran 1989 · s. 8 · 6 dakikalık okuma
İslam Hukukunda İnsan Hak ve Hürrüyetlerinin Tarihi Gelişimi (2)
Ahmet Akgündüz · Doç. Dr. · İnceleme

Doç. Dr. Ahmet Akgündüz
Eşitlik ve Anlamı
Temel hak ve hürriyetlerin en önemlilerinden olan eşitlik üzerinde de kısaca durmak istiyoruz. 1809'larda kadının insan olup olmadığını tartışan Avrupa'nın, eşitlik kavramını, XIX. ve XX. asırlarda sözlüğüne aldığını belirttikten sonra şu gerçeği ifade edelim:
Bütün İnsanların İstisnasız her konuda eşit seviyede olması ve aynı şartlara tâbi olmaları demek olan mutlak eşitlik, İslâm'ın anladığı mânâda eşitlik değildir. Zira eşitlik, fazilet ve şerefde değil, hukukda sözkonusudur. Yani kanun önünde eşitlik esastır. Mutlak eşitliği savunmak, insan fıtratını değiştirmekle mümkündür. İslâm tarihinde ve bütün Türk devletlerinde, padişahlarla fukaraların diz çöküp aynı mahkemede yargılanması; Hz. Ömer'in âdi bir hıristiyanla ve Hz. Ali'nin de âdi bir yahudi ile yargılanması, İslâm Hukukunda adâletin Haktan başka hiçbir şeye âlet edilmediğini ve edilemeyeceğini göstermektedir. (1) "Karıncaya bile ayak basmayınız" diyen bir hukuk sistemi, elbette ki insan haklarını ihlâl edemez. Hz. Peygamber kanun önünde eşitliği şöyle formüle etmektedir: "Sizden önceki milletlerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden şerefli biri hırsızlık edince, onu cezasız bırakırlar; zayıf birisi hırsızlık edince, onu cezalandırırlardı. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fatıma da hırsızlık etse, elini keserdim ve cezasız bırakmazdım." (2) İslâm Hukukunun kamu hizmetlerine girme eşitliği ve fırsat eşitliğini de benimsediğini sadece belirtmekle yetinelim.
İslam Hukukunda iktisâdi ve sosyal hak ve hürriyetler de, 14 asırdan beri, kendine has özellikleri ile kabul edilmiştir. Biz misâl olarak sadece mülkiyet hakkı üzerinde duracağız. Fransız İhtilâl'inden önce Batı'da günümüzdeki anlamıyla mülkiyet hakkı yok iken, İslâm Hukuku, mülkiyet hakkının tabîî ve dokunulmaz bir hak olduğunu 14 asırdan beri kabul etmektedir. (3)
Kur'an'ın beyânlarından ve hadisin izahlarından İslâm'da özel mülkiyet hakkının bulunduğunu ve korunduğunu öğreniyoruz. Zaten uygulama da bunu doğrulamaktadır. Hz. Ömer'in zamanındaki şu hâdiseyi kısaca özetlemekte yarar vardır: "Şam valisi bir caminin genişletilmesi için çevredeki arsaları, mâliklerinin rızası ile kamulaştırır. Sadece bir yahudi buna razı olmaz. Ona da zorla bedelini vererek arsayı alır. Durumu Hz. Ömer'e götüren yahudi, Halife'nin kendisine kemik üzerine "Ben Nüş-i Revan'dan daha az âdil değilim" yazısı yazılı fermanını vermesi üzerine, hem Ömer'in durumunu küçümseyerek ve hem de ümit keserek alır. Ancak mektubu eline alıp bakan ve hemen yahudiden özür dileyen valinin durumu, onu hayrete düşürür. Durumu ve İslâm'ın kalplerdeki mânevi nüfûzunu validen sorarak öğrenen yahudi, çareyi müslüman olmakta bulur. Bu anlatılan, bir masal değildir, belki dünya hukuk tarihinde eşine az rastlanır bir hukukî olaydır. Benzerlerini görmek isteyenler, sayfaları yüzbini bulan eski mahkeme kararlarına yani şer'iye sicillerine mürâcaat edebilirler. Yorgi'ye karşı Ahmed'i ve Dimitriyos'a karşı Mehmed'i mahkûm eden kararları okuyanlar, kanun önünde eşitliğin ne demek olduğunu daha iyi öğrenirler. (4).
Din ve Vicdan Hürriyeti
Dünyada tek bir siyasî görüşün ve inancın hâkim olduğu devlet yoktur. Bu sebeple İslâm Hukuku, şer'î sınırlar içinde kalmak, âsâyiş ve emniyete zararı dokunmamak şartıyla, "hiç kimse vicdanı ve kalbiyle kabul ettiği bir fikirden dolayı mes'ûl olamaz" esasını kabul etmektedir. "Dinde ikrâh yoktur" şeklindeki Kur'an'ın esası, İslâm'dan dönen mürtedler ve müşrikler dışında, bütün gayri müslimler için geçerlidir. Bazı istisnâî hükümlerin dışında gayr-i müslimlerin can, mal, namus ve şerefleri müslümanlannki gibi dokunulmazdır. Bu dediklerimize sadece İstanbul'daki kiliseler, havralar, mezarlar, arşivlerimizdeki belgeler ve fermanlar, canlı şahitlerdir (5).
Tanzimat Fermanları Ne Getirmiştir?
Temel hak ve hürriyetlerin, İslâm Hukukunda 14 asır Önceden beri var olduğunu, bazı misallerle arzetmeye çalıştık. Burada bir yanlışlığı düzeltmek istiyoruz. O da, sanki Türk hukuk tarihinde hak ve hürriyetlerin 1839 tarihli Tanzimat, 1856 tarihli Islâhat ve 1876 tarihli Kanun-ı Esasî ile, o da eksik olarak kabul edildiği kanaati yayılmak istenmiş ve istenmektedir. Halbuki yapılan izahlar gösterdiği ve daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bu fermanlar ve anayasa, eskiden beri var olan hak ve hürriyetleri, sadece yazılı hale getirmiş ve yazılı üslûbunda da Avrupa'yı körü körüne taklit yoluna gitmiştir. Zira bunların ilan edildiği XIX. asırda Avrupa' da ve İslâm Hukukunda hukukun ne durumda olduğu yukarıdaki izahlar gösterdi. Ancak bunu te'yid açısından Hollandalı bir hukukçunun II. Abdülhamid'e 1895 yılında söylediği şu cümleleri buraya alıyoruz (Belge arşivimizde saklıdır.)
"İslâm hukukunda bir çok hukukî hükümler vardır ki, bazıları pek yakın bir vakitte Avrupa'ya girebilmiş ve daha birçok hükümler vardır ki, asrımızdan sonra girecektir. Bu iddiamıza delil olmak üzere aşağıdaki şer'i hükümleri saymak yeterlidir. Ehlî hayvanların himaye ve korunması; borçlu borcunu ifa etmediği takdirde hapisle tazyiki; mahkemelerde davaların meccanen görülmesi; evli bir kadının kocasına müracaat etmeksizin, tasarrufunda bulunan mal varlığını istediği gibi idare etmesi; boşanmanın kolaylığı; müslümanların ve gayri müslümlerin kanun önünde eşitliği; sorgulamalarda sanıklardan ikrar ve i'tiraf gibi beyanlar almak için işkence icrasının kesinlikle yasak oluşu ve benzeri hükümler gibi..." (6). Buna göre Tanzimat Fermanlarıyla ilgili şunları söylemek mümkündür: 1839 tarihli ferman, şer'î hükümlerin icra edilememesinden dolayı devletin felâketlere sürüklendiğini, bunların icrası için yeni hukukî düzenlemeler yapılması gerektiğini ve özellikle can, mal ve namus güvenliği için askerî, cezâî ve mâlî düzenlemelerin yapılması icabettiğini vurgulamaktadır ki, zaten İslâm Hukukunda aksi söz konusu değildir. 1856 tarihli Islâhat fermanı ise, bütün müslüman Osmanlı teb'asınca tahribât fermanı olarak vasıflandırılmış ve sadece gayr-i müslimlere imtiyaz verilmesi için Batılı devletlerin siyasî baskısı sonucu kabul edilmiştir. Zira muhtevasında istenen haklar, zaten İslâm Hukukunda vardır. Arzu edilen, gayr-i müslimlerin İslâm devletinde hâkim sınıf haline gelmeleridir ve maalesef zamanla gelmişler ve Osmanlı Devleti'ni yıkmışlardır. 1876 tarihli Kanun-ı Esasî'nin ise, eskiden beri varolan hak ve hürriyetleri, Batılı devletlerin istediği üslûpla yazılı hale getirilmesinden ibaret olduğunu görüyoruz. Din ve vicdan hürriyetini kayıtsız kabul eden 11. maddesinin ise İslâm hukukuna aykırılığı da söz konusudur.
Netice olarak Tanzimat'tan sonraki gelişmelerin, Avrupalı devletlerin, Osmanlı Devleti'ndeki hak ve hürriyetleri, müslümanlar aleyhine daraltma ve gayr-ı müslimler lehine genişletme gayretlerinden öteye gitmediğini, Avrupalı hukukçular da kabul etmektedirler.
Günümüzde Durum ve Sonuç
İnsan hak ve hürriyetleri İçin günümüz dünyasında dernekler kurulduğu, anayasalarda hükümler dercedildiği ve hukuk devletinden her zemin ve zamanda dem vurularak bahsedildiği halde işin sözde kaldığı gayet açık ve ortadadır. Zira tatbikat, nazariyatı yalanlamaktadır. İlk defa bir zencinin başkan yardımcısı olması, dünya televizyonlarının ilk haberini işgal eden Amerikanın veya dinlerini yaşadıkları için zindanlarda yaşayan binlerce müslümanı bulunduğu Rusya'nın gerçek mânâda ve İslâmın anladığı şekilde insan hak ve hürriyetlerine saygılı oldukları söylenebilir mi? Ben. günümüz dünya ve Türkiye'sinde insan hak ve hürriyetlerinin izahı ve kullanılmasında çifte standart uygulandığını bazı müşahhas misâllerle göstererek yazıya son vereceğim:
Her zemin ve zamanda insan hak ve hürriyetlerinden bahseden Batılı devletler, bu sözlerinde samimi değillerdir. Onlar için, insan haklarından sadece hıristiyanlar yararlanır. Yani bu konuda çifte standarda sahiptirler. Bunun son misali 53 yaşında müslüman olmuş İtalyan Michele Tridente'nin Bari'de bir İslâm merkezi açması karşısındaki tutumlarıdır. 13 Şubat 1989 tarihinde bir Türk üniversitesi rektörüne yazdığı yazıda aynen şöyle diyor: "Burada kâfirler, bana öldürücü darbeyi vurmak için uğraşıyorlar. Allah yardım edip önlemez ise, çok büyük bir ihtimal ile yaşamak istediğim Türkiye'ye göç etmek mecburiyetinde kalacağım" (7).
Sırp Kralı George Brankoviç'in din hürriyeti konusundaki sorusu üzerine "sulh ile itaat ederseniz, her caminin yanında bir kilise inşa edilecek, buralarda herkes Hâlikına ibaret edebilecek" diyen Fatih'in ve Fener'de Abdi Subaşı Mahallesindeki caminin yanında Rum Patrikanesine, Edirnekapı'da Mihrimah Sultan Camii'nin hemen karşısında bir Rum kilisesinin inşasına müsâade eden müslüman ecdâdımızın insan hak ve hürriyetleri anlayışı nerede? Her hususda olduğu gibi bu konuda da çifte standartlı olmayı kendine şiar edenlerin anlayışı nerede?
(1) Ergin, Mecelle-i Umur, 1/218 vd. (2) Armağan, 19 W.
(3) Krs. Akın, Kamu Hukuku, 332 vd.
(4) Ergin, Mecelle-i Umur, 1/225 vd.; Armağan, 170 vd.; Akgündüz, Şer'iye Sicilleri, 1/2 vd.
15) Akgündüz, A., Gayr-ı Müslimlere Nasıl Davrandık? Zafer, sy.133, Ocak 1988, sn. 12 vd.
(6) BOA. YEE, 14-1540, sh. 18 vd.
(7) 13 Şubat 1989 tarihli mektubu ve İtalyan basın organları.