Aralık 1991 · s. 494 · 9 dakikalık okuma
Işığa Gönül Verenler
Fatih Bağcıoğlu · Yrd. Doç. Dr. · Edebiyat

IŞIĞA GÖNÜL VERENLER
"Mehlikâ Sultan şairine ithaf olunur.”
Işığa gönül vermiş bu yiğitler,
Bir gece sonsuza yelken açtılar .
Işığa gönül vermiş bu yiğitler,
Geçerken her yere nurlar saçtılar.
Ruhlarını sardığı günden beri,
Solmayan güzelliklerden akisler;
Her gece rüyalarında bir peri,
Onlara öteden türküler söyler…
Hepsi de büyülü düşmüş çöllere…
Menendi olmayan bir eşsiz dilber,
Belki uğrar diye bizim ellere,
Gözetirler dörtbir yanı beraber.
Aşk u şevkden kanatlarla günlerce,
Koştular.. içleri ümitle dolu.
Hayata ait bir yığın bilmece,
Birer birer çözüp oldular mutlu…
Sonu görünmez bir uzun yolculuk,
Onlar harıl harıl., yollar öğünür!
Şehinşah kapısında dâim kulluk;
Ermeyen bahtsız âh edip dövünür.
Davâmızın kara sevdalıları,
Varacaklar dünyânın ötesine;
Bir "yâd-ı cemîl" olacak adları
Girecekler milli ruh bestesine…
Herbiri bin gönülde yaşayacak..
Simâlarında ebediyet rengi.
Hâtıraları asla solmayacak,
Öte taraftaki güllerin dengi...
Işığa gönül vermiş bu yiğitler,
Seyrettikçe çevreyi mest ü mahmur,
Dirilip bir daha ölmek dilerler,
Ellerinde Kevserler dolu fağfur.
***
M. Abdülfettah Şahin'in şiir kitabı Kırık Mızrap çıktı (Nil Yayınlan. İzmir 1991). Kırık Mızrap'taki şiirleri zevkle okudum. Onların tatlı nağmeleriyle, tatlı hülyalar kurdum. Ve tekrar tekrar bu "Solmayan Çiçekleri" kokladım. Yine her defasında "zengin bir madene döner gibi" onlara dönme gereğini hissettim. Güzel bir şiirin başlıca özelliği, defalarca tekrarlandığı halde bize usanç vermemesi, bizi bıktırmamasıdır. Kırık Mızrap, böyle defalarca tekrarlandığı halde bize usanç vermeyen şiirlerle doludur. Bunu sağlayan şey nedir? Bu sorunun cevabını bize en iyi şekilde Yunus Emre vermiştir. O, bir şiirinde:
''Her dem yeni doğarız bizden kim usanası''
der. Usandırmamanın, bıktırmamanın yolu, Yunus'un tabiriyle "her dem yeni doğmaktır." Dil, üslup, şekil, muhteva olarak yeni olan, farklı bir ses ve soluğa, değişik bir mânâ ve mesaja sahip olan şiirler hiç bir zaman okuyucuyu usandırmazlar. Ve her devrin insanı o şiirlere ''zengin bir madene döner gibi" döner.
Biz bu yazımızda, Kırık Mızrap şairinin Işığa Gönül Verenler (I) adlı şiiri üzerine bir tahlil denemesi yaparak, bu kitabı tanıtmağa çalışacağız.
Işığa Gönül Verenler, Mehlika sultan şâiri Yahya Kemal Beyatlı'ya ithaf olunmuştur. Yahya Kemal Mehlika Sultan şiirinde aydınımızın iki-üç yüz senedir devam eden hazin, trajik, batılılaşma macerasını harikulade bir ustalıkla anlatır. Yahya Kemal'e göre batıya, batı düşüncesine "kara sevdalı birer âşık olan" Türk aydınları, "batının yeniçerileri" haline gelirler. Ülkelerine, ülkelerinin insanlarına yabancılaşırlar. Ve bu yabancılaşma yüzyıllar boyunca devam edip gider. Yahya Kemal, Türk aydınlarının iki-üç asırdan beri devam eden bu acı macerasının daha yıllarca devam edeceği kanaatindedir. Bu yüzden şiirini:
Mehlika Sultan'a âşık yedi genç.
Seneler geçti, henüz gelmediler;
Mehlika Sultan'a âşık yedi genç
Oradan gelmeyeceklermiş dediler!..
(Yahya Kemal'in bu mükemmel şiirinde, batı hayranlığından kurtulan ve Türkiye'yi başka ufuklara götürecek olan "bu hazin yolcuların en küçüğünün" parmağından sıyırıp suya attığı yüzüğün gümüş olması ise oldukça enteresandır...
İşte M. Abdülfettah Şahin, Yahya Kemal'e ithaf ettiği Işığa Gönül Verenler şiirinde, Yahya Kemal'in "bu hazin yolcuların en küçüğü" diye tarif ettiği "gümüş yüzüklü" gençleri destanlaştırır.)
mısralarıyla kendi devri için çok ümitsiz bir şekilde bitirir. Ama yine o, bu dörtlükten iki önceki dörtlükte:
Bu hazin yolcuların en küçüğü
Bîr zaman baktı o viran kuyuya
Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü
Parmağından sıyırıp ata suya
diyerek, bir zaman gelip Türkiye'de, bu batılılaşma macerasının biteceğine, aydınlarımızın Avrupa denilen "o viran kuyudan" kurtulacağına işaret eder. Yahya Kemal'in bu mükemmel şiirinde, batı hayranlığından kurtulan ve Türkiye'yi başka ufuklara götürecek olan "bu hazin yolcuların en küçüğünün" parmağından sıyırıp suya attığı yüzüğün gümüş olması ise oldukça enteresandır...
İşte M. Abdülfettah Şahin. Yahya Kemal'e ithaf ettiği Işığa Günül Verenler şiirinde, Yahya Kemal'in "bu hazin yolcuların en küçüğü" diye tarif ettiği "gümüş yüzüklü" gençleri destanlaştırır. Şiir, âdeta mûsikiyle yarışan bir dil ve üslupla başlar. Ve bizi daha bu ilk dörtlüğünde büyüler. Ama o, sadece musikiyle yarışan bir dil ve üsluptan ibaret değildir. Aynı zamanda derin bir mânâ da taşır:
Işığa gönül vermiş bu yiğitler.
Bir gece sonsuza yelken açtılar.
Işığa gönül vermiş bu yiğitler.
Geçerken her yere nurlar saçtılar.
Şiirde anlatılan bu nur yüzlü gençlerin, bu gül yüzlü yiğitlerin, gönlünü Avrupa'ya kaptıran diğer Türk gençlerine karşılık, en önemli hususiyetleri. ışığa gönül vermiş olmalarıdır. Onlar ülkelerini, ülkelerinin insanlarını aydınlık ufuklara götürmek için sonsuza yelken açarlar. Yani büyük, büyüklüğü kelimelerle anlatılamayacak kadar çaplı bir işe girişirler.. Ve bu işi yaparken de hiç kimseyi, ama hiç kimseyi incitmezler. Çünkü onlar, "her yere nurlar saçan" muhabbet fedaileridir.
Onların ruhları, hiçbir zaman solmayan, pörsümeyen güzelliklerden akislerle doludur.. Çünkü onlar sonunda solan, pörsüyen, kaybolan, yok olan bütün fani güzellikleri aşmış, aşmasını bilmiş, "lâ uhubbil afilin" sırrına ermiş gençlerdir. İnandıkları şeylere, öylesine içten, gönülden, bütün samimiyetleriyle inanmışlardır ki, her an, bu güzel şeylerle hem-dem olurlar. Bu güzel şeylerin dışında başka hiçbir şey, bir an olsun rüyalarında bile onları meşgul etmez. Onlar rüyalarında bile ötenin özlemiyle dolup taşarlar. Ne güzel anlatır onları Işığa Gönül Verenler şâiri:
Ruhlarını sardığı günden beri,
Solmayan güzelliklerden akisler;
Her gece rüyalarında bir peri.
Onlara öteden türküler söyler...
Bu harikulade gençlerin, harikulade tasviri üçüncü dörtlükte şöyle devam eder:
Hepsi de büyülü düşmüş çöllere...
Menendi olmayan bir eşsiz dilber.
Belki uğrar diye bizim ellere
Gözetirler dörtbir yanı beraber.
Işığa gönül vermiş bu yiğitlerin, hepsinin büyülü bir şekilde çöllere düşmesi, bize Leyla İle Mecnun'u hatırlatır. Onların hepsi birer Mecnun'dur. Ve hepsi belki bizim diyara da uğrar diye Leyla'larını ararlar. Merakla ve heyecanla "dört bir yanı gözetirler." Çünkü onların Leyla'ları benzeri olmayan eşsiz bir dilberdir. Burada bu güzel gençlerin eşi benzeri olmayan Leyla'ları, inandıkları eşi benzeri olmayan büyük "kutlu davaya" ve yüce hakikate tekabül eder. Onlar böyle eşsiz ve benzersiz büyük kutlu bir davanın, yüce bir hakikatin kara sevdalılarıdır.
Bu kara sevdalı gençlerin en önemli vasıflarından birisi de umut dolu, ümit dolu olmalarıdır. Hiç bir zaman ümitsizliğe kapılmazlar. Hiç bir olay karşısında sarsılmazlar. Aşk ve şevk içinde yüce hakikati ararlar. Daima onun peşinden koşarlar. Bu arada kafalarına hayat, kâinat ve insan konusunda bir yığın soru takılır. Fakat onlar bu sorulara birer birer tatmin edici cevaplar bulup, hepsinin altından kalkarlar. Bu tatmin edici cevaplar onları mutlu ve huzurlu kılar:
Aşk u şevkten kanatlarla günlerce, Koştular.. içleri ümitle dolu. Hayata ait bir yığın bilmece. Birer birer çözüp oldular mutlu...
Bu mutluluk öylesine büyüktür ki Işığa Gönül Verenler "zevk, şevk" ve "neşe" içinde kendilerinden geçerler. Şair, Şevk Ufku adlı şiirinde bu duygularını coşkun bir lirizm içinde şöyle anlatır:
Zevk, şevk, neş'e dünyâmızda herşey gül kırmızı
Öyle mestleriz ki, bilmeyiz baharı, yazı...
İnancın sihirli şarkısı dillerimizde;
Mecnûn'unkine denk aşk var gönüllerimizde.
Elmasa dönüp gider girenler bezmimize,
Nurlar yağıyor nurlar, her zaman semtimize! (2).
Bu "zevk, şevk" ve "'neşe" içindeki gençler, sonu görünmez uzun bir yolculuğa çıkarlar. Onların bu uzun yolculukları, bu sabırlı çalışmaları şairin Akyol (3) adlı şiirinde açık bir şekilde anlattığı gibi "her tarafa sessizce ışıklar yağdırmak" içindir. Bunu başarabilmek için de onlar, "harıl harıl", durmadan-dinlenmeden çalışırlar:
Sonu görülmez bir uzun yolculuk,
Onlar harıl harıl.. Yollar öğünür!
Şehinşah kapısında dâim kulluk;
Ermeyen bahtsız âh edip dövünür.
Bu harıl harıl çalışan şimşek bakışlı yiğitlerin gayesi, yepyeni bir dünya kurup, her tarafı kir ve paslardan temizleyip pırıl pırıl yapmaktır. Böylece beşeriyet "muştusu verilen zamanda" yaşamış olacaktır. Şair bunu Akyol adlı şiirinde şöyle dile getirir:
Yeni bir dünyâ kuruyorlardı; harıl harıl...
Her taraf gökle yarışır gibi, pırıl pırıl!
Geçtikçe tekmil bu şimşek bakışlı yiğitler.
Anladım muştusu verilen zamanda beşer...(4).
Şiirde anlatılan bu nur yüzlü gençlerin, bu gül yüzlü yiğitlerin, gönlünü Avrupa'ya kaptıran diğer Türk gençlerine karşılık, en önemli hususiyetleri, ışığa gönül vermiş olmalarıdır. Onlar ülkelerini, ülkelerinin insanlarını aydınlık ufuklara götürmek için sonsuza yelken açarlar. Yani büyük, büyüklüğü kelimelerle anlatılamayacak kadar çaplı bir işe girişirler.. Ve bu işi yaparken de hiç kimseyi, ama hiç kimseyi incitmezler. Çünkü onlar, “her yere nurlar saçan" muhabbet fedaileridir.
Bütün bu işleri başaran gül yüzlü gençler, Yüce Yaratıcı’nun kapısında başları bükük ve daimi kulluk içindedirler. Bu öyle bir talihliliktir ki bundan mahrum olan bahtsızlar ah edip dövünürler.
Da'vâmızın kara sevdalıları,
Varacaklar dünyanın ötesine;
Bir "yâd-ı cemil" olacak adları
Girecekler millî ruh bestesine...
mısraları ise şiirin bizce, en güzel dörtlüğünü teşkil eder. Güzel bir şiirin en önemli özelliklerinden biri de mükemmeliyettir. Mükemmeliyet bir şiirin ne bir kelime eksik ne bir kelime fazla olması ve bütün kelimelerin en uygun şekilde, yerli yerinde kullanılmasıdır. Mükemmeliyet ayrıca bir şiirin bütün unsurlarının bir ahenk ve bir uyuma sahip olması, ayrılmaz bir bütün teşkil etmesidir. Burada "şiirin bütün unsurları" ile anlatmak istediğimiz, onun estetik ve semantik tarafıdır. Şiirde mükemmeliyet, bu estetik ve semantik dengenin çok başarılı bir şekilde kurulmasıyla sağlanır. M. Abdülfettah Şahin, Kırık Mızrap'ın sonuna koyduğu poetikasında bu şekil ve mânâ dengesi üzerinde ısrarla durur. O, nazımda, şeklin manâya, mânânın da şekle feda edilemeyeceğine inanır (5). Ve yine ona göre şâir, yerinde çiçeklerin çehresi ve kelebeklerin kanatları gibi en süslü ve zarif cümleleri, yerinde kıvılcımlar gibi düştüğü yerde yangın çıkaran kelimeleri ve yerinde de ney'in feryatlarına denk iniltiler meydana getirecek kelimeleri arayıp bulan ve yerli yerine yerleştiren kimsedir (6). Ve yine şâir "yerinde bu toplumun nefes borusu ve akciğeri; yerinde de dili ve dudağıdır" (7). Bu görüşlerin Kırık Mızrap'taki şiirlerde büyük bir titizlikle uygulandığını görüyoruz. Ama bize göre bu denge en iyi şekilde Işığa Gönül Verenler şiirinde kurulmuştur. Ben şahsen üzerinde durduğumuz bu dörtlüğü evde, çarşıda, pazarda, okulda yüzlerce defa tekrarladım. Ve her tekrarlayışımda ayrı bir tad, ayrı bir lezzet aldım. Burada da bir defa daha tekrarlamaktan kendimi alamıyorum:
Da' vâmızın kara sevdalıları.
Varacaklar dünyanın ötesine;
Bir "yad-ı cemîl" olacak adları
Girecekler milli ruh bestesine...
Da'vâmızın kara sevdalıları, en sonunda yepyeni bir dünya kurarlar. Dünyayı kir ve pastan temizleyip pırıl pırıl bir dünya haline getirirler. Bunu yaptıktan sonra da, bu yaptıklarının maddî ve manevî hiç bir karşılığını beklemeden bu dünyadan ayrılırlar. "Dünyanın ötesine", öteler ötesine varırlar. Ve arkalarında bir "yâd-ı cemîl" bırakırlar..
Yedinci dörtlükte ise, bu yepyeni dünyayı kuran kara sevdalıların ebedileşmesi anlatılır. Yeni yetişen nesiller, onları hîç bir zaman unutmaz. Onların hatıraları asla solmaz. Onlar "öte taraftaki güllerin dengi" ebediyen binlerce gönülde yaşarlar. Buradaki bin kelimesi elbette kesretten kinayedir. Yoksa onlar, binlerce değil milyonlarca gönülde yaşayacak olan ve Allah Resûlü'nün yüzyıllar öncesinden selâm çektiği, müjde verdiği, "kardeşlerim" dediği kullu bir nesildir. Şairimiz onları ne güzel anlatır:
Herbiri bin gönülde yaşayacak..
Simalarında ebediyet rengi.
Hâtıraları asla solmayacak,
Öte tarafdaki güllerin dengi...
Son dörtlükle ise, ışığa gönül vermiş bu yiğitlerin öteden, öteler ötesinden, kurdukları yepyeni dünyayı mest ve mahmur bir şekilde seyredişleri ve o anki duygulan dile getirilir. Onlar güzel bir dünya kurmak için öylesine güzel bir hayat yaşarlar, öylesine tatlı bir hizmet içinde bulunurlar, öylesine lezzetli acılara katlanırlar, öylesine haz verici bir davanın sevgisiyle yaşarlar ki, bu unutulmaz hayatın yerini hiç bir şey dolduramaz. Hiç bir lezzet, hiç bir haz onları bu denli mutlu edemez. Bu yüzden onlar rahat ve huzur içinde yaşadıkları öbür âlemde bile durmak istemezler. Dirilip tekrar, daha önce yaşadıkları aynı hayatı yaşamak isterler. Çünkü onlar için bu hayat cennet hayatından da güzeldir:
Işığa gönül vermiş bu yiğitler.
Seyrettikçe çevreyi mest ü mahmur,
Dirilip bir daha ölmek dilerler,
Ellerinde kevserler dolu fağfur.
Kırık Mızrap, bizim bir nebze üzerinde durduğumuz, Işığa Gönül Verenler şiiri gibi güzel şiirlerle doludur. Onu okuyanlar, her dem yeni olan, yorumu bitmeyen ve tükenmeyen, hiç bir zaman bıktırmayan, usandırmayan şiirlerle karşılaşacaklar, bu güzel şiirlerin güzel dünyasında güzel ve tatlı dakikalar yaşayacaklar, hiçbir zaman dudaklarından o mısraları düşürmeyeceklerdir.
Dipnotlar:
1) Kırık Mızrap, Îzmir, 1991, s 13-14
2) a.g.e., s. 6
3) a g.e., s. 15
4) a.g.e., s. 15
5) a.g.e., s. 278.
6) a.g.e., s. 279
7) a.g.e., s 280