Eylül 2000 · s. 390 · 7 dakikalık okuma
İrşad ve Mürşid
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
İrşad ve Mürşid
Doğru yolu gösterme, gönülleri Hakk'a uyarma; söz, yazı ve daha değişik vesileleri değerlendirmek suretiyle kalben, fikren insanların Allah'a ulaşmasına engel sayılan maniaları bertaraf ederek duygu ve düşünceleri Hak'la buluşturma; Hak'la tanışık ruhların da, O'nunla münasebetlerinde daha bir derinleşip yükselmelerine vesile olma manalarına gelen irşad; insanları ferden ferda veya cemaat halinde hususi bir terbiyeye tabi tutarak bunların içindeki liyakatlileri "bi'l-kuvve" ve "bi'l-istidat" insanlık seviyesinden "bi'l-fiil" insan olma mertebesine.. tabiri diğerle, "insan-ı kamil" olma ufkuna yönlendirmenin unvanı olagelmiştir.
İrşadı; zahir ve batına vakıf, kalb-kafa izdivacına muvaffak olmuş yetkin kimselerin, bir kısım istidatları, seviyeli insan olmaya çağrısı şeklinde anlamak da mümkündür. Bu manada ona, kalb ve ruh kahramanlarının, kendi hususi mazhariyetlerini başkalarına duyurma cehdi de diyebiliriz ki, işte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir. Aslında, irşad ve mürşid konusunda tasavvuf erbabı da, meseleyi hep bu çerçevede ele almış ve onu, aşkın insanların, insanüstü gayretleri şeklinde yorumlamışlardır. Onlara göre, gönülleri Hakk'a uyarma adına ortaya konan seviyesiz, kalitesiz gayretlere irşad denemeyeceği gibi, ruhlara insan-ı kamil olma ufkunu açamayanlara da mürşid denemez.. denemez; zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler. Bir enfes Türk atasözünde:
Kendi muhtac-ı himmet bir dede,
Bilmez ki gayra nasıl himmet ede.
denir ki, tam böyleleri için söylenmiş gibidir. Üsküdarlı Salim Süleyman ise, bu mülahazayı biraz da şairane bir eda ile şöyle seslendirir:
Şeyhimiz kendisi ilimde kalmış aciz,
Nerde kaldı ki keyfiyet-i irşadı bile
Bağdatlı Ruhi'nin konuya yaklaşımı daha da alaylı bir üslup iledir:
Gör zahidi kim sahib-i irşad olayım der,
Dün mektebe gitti, bugün üstad olayım der.
Aslında, dünya hayatında kalıcılığı ve uhrevi neticeleri itibarıyla en değerli bir iş varsa o da irşaddır.. tabii, en kıymetli insan da irşad eri olan mürşiddir. Ne var ki, herkesin irşadı da onun kamet-i kıymetine göredir; öyle ki, bu konuda kutbiyet ve gavsiyet dairelerinin irşad kahramanlarından düz mev'izecilere kadar bir sürü irşad erinden bahsetmek mümkündür.
Umumi manada mürşid; kısmen üzerinde de durduğumuz gibi, irşadla alakalı bütün esasları ruhunda toplamış bir hakikat dellalı, bir mana kahramanı ve gönüllere Hak nefehatını duyuran bir peygamber varisidir. Ona "seccade-nişin", "post-nişin" veya "şeyh" denmesi, irşad vazifesindeki bir kısım hususi durumları itibarıyladır. Şöyle ki, tavzif, salahiyet, Hakk'a kurbet ve ilm-i ledünne açık olma.. gibi imtiyazları olan bir mürşid, düz bir vaiz ve nasihten çok farklıdır: Sıradan bir irşad eri, anlatıp duyuracağı hakikatları kendi gönül ve idrak ufkuna göre duyar, hisseder ve başkalarına da bu çerçevede duyurur.. Hakk'ın matmah-ı nazarı ve bir Kutup Yıldızı gibi herkese yol gösteren bir kutup veya kamil mürşid ise anlatıp duyuracağı hususları temel kaynakların renk ve desenine göre yorumlar, seslendirir ve başkalarına sunacağı her şeyi kalb ve ruhunun şivesiyle sunar.. kutbiyetini gavsiyetle derinleştirmiş özel donanımlı bir kamile gelince mevsimi gelince bunların üzerinde durmayı da düşünüyoruz atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar ve onları Kur'an ve Sünnet malzemesiyle adeta yeniden inşa eder.
Hangi seviyede olursa olsun irşad, Hak rızasının hedeflenmesi şartıyla, kulluk vazifelerinin en mübecceli, böyle bir mükellefiyeti, mazhariyetleri ölçüsünde yerine getiren hakikat eri de peygamber varisi bir mürşiddir. Ancak bir mürşid-i kamille yol arkadaşlığında, hem refakat zevki ve hem pek çok vuslat emaresi bulunmasına karşılık, nakısıyla yolculuğun sıkıntılı olduğu/olacağı da bedihidir.
Edebiyatımızda "La" ile mermuz bir manzumede şöyle denir:
Mürşide var, mürşide var, mürşide,
Andan olur derde derman ey dede.
Enveri, bu gerçeğe şöyle bir ses katar:
Rü'yet-i didar-ı Hak'tan "Len terani" remzini,
Çeşm-i zarım aşkıyla "Tur" olmayınca bilmedim;
Kisve-i al-i aba Enver hakikat sırrını,
Vuslat-ı mürşidle mesrur olmayınca bilmedim.
Şimdi, herkesin istidat, müktesebat ve mazhariyetlerine göre farklara girmeden konuyu, umumi manada, hemen her mürşid için temel disiplin sayılan bir kısım esaslarla irtibatlandırarak biraz daha açmaya çalışalım:
Mürşid; insan-kainat-Allah münasebetlerini ve bu dairelerle alakalı hususiyetleri bilen arif bir insan demektir. Allah'ı bilmeyen münkir ve cahil, O'nunla varlık arasındaki münasebeti görüp sezemeyenler kör ve gafil, kendini bilmeyen de yalnız ve gariptir ve bunların hepsinin irşad edilmeye ihtiyaçları vardır.
Mürşid; her zaman Kur'an ve kainat kitabına karşı ince ayarlı iyi bir mütalaacı; varlığın esrarına aşina mütecessis bir dimağ; gözü sürekli mahsusat üzerinde, ağzı ve kulağı Kur'an'ın tilavetinde, her şeyi basirete bağlı götürmeye çalışan bir gönül eridir. Hisleri sağlam, müşahedeleri ihatalı, muhakemeleri de peygamberane tavırlarla bezeli bir gönül eri. O, ele aldığı her meseleye külli (bütüncül) bir nazarla bakar.. hükümlerinde tekvini emirlerle tenzili fermanların birleşik noktalarını gözetir.. insanlara Allah'ın muradını iletirken ve bilgi, irfan ruhunun ilhamlarını muhtaç gönüllere duyururken sadece ve sadece O'nun hoşnutluğunu düşünür.. her hamle ve her hareketini O'na yakınlık düşüncesine bağlı götürmeye çalışır.
Mürşid; dava ve düşüncesini herhangi bir beklentiye girmeden tam bir adanmışlık ruh haleti ve ölesiye bir gayretle hemen her zeminde mırıldanıp duran ve ulaşanla ulaşılacak olan arasında bir köprü insanıdır. O, ücretlere, bedellere, mükafatlara, ödüllere karşı her zaman kapalı kalmanın yanında, talepsiz gelen maddi ve manevi bir kısım ihsanları da çevresindeki halis kimselerin gayretlerine bağlayarak, hep onları nazara verir.. bütün mevhibeleri gönlünde onlarla paylaşır ve mensubu konumunda bulunanları Hak teveccühlerinin birer vesilesi sayar. Bu seviyedeki bir fedakarlık, her zaman tebcil edilecek bir fedakarlıktır ama, hakiki mürşid, bu ölçüdeki gayretlerini dahi kat'iyen şayan-ı takdir görmez.. takdir beklemez.. ve hele asla, hiçbir hareket ve faaliyetini Allah rızasının dışında dünyevi-uhrevi herhangi bir neticeye bağlamaz. O, Hak karşısında her zaman düz durur; zira bilir peygamberlerin yolunda yürüdüğünü ve bu yolun bir kısım adap ve erkanının bulunduğunu, bunların başında da, irşadın Hak hoşnutluğuna bağlanması lazım geldiğini.
Mürşid, muhataplarını bütün hususiyetleriyle bilen ve onları her zaman şefkatle kucaklayan; sevinçlerine, kederlerine iştirak eden; başarılarını alkışlayıp olumsuz yanlarını görmezlikten gelen bir sevgi ve müsamaha kahramanıdır. O, çevresindeki aç gönülleri tatmin etmek ve karanlık ruhları aydınlatmak için her zaman bir buhurdanlık gibi tüter durur.. bir mum gibi içten içe "cız cız" ederek hep kendine rağmen yaşar.. oturur-kalkar yaşatma zevkiyle soluklanır ve mefkuresini ifade adına hiçbir fedakarlıktan geri kalmaz: Diriltmek için ölür, güldürmek için ağlar, dinlendirmek için hamarat gibi çalışır ve çevresindekileri ebediyete uyarma yolunda dur-durak bilmeden hep koşar; koşar ve ne yaldızlı takdirlere ne de insafsız tenkitlere önem vermez. İltifat gördüğünde "aman estağfirullah"la mukabelede bulunur. Tepki ve tenkitleri de "eyvallah"larla karşılar ve yoluna devam eder.
Mürşid, derecesine göre maddi-manevi, dünyevi-uhrevi değişik bilgilerle mücehhez, farklı konuları muhataplarıyla müzakere edecek kadar yetenekli ve onların problemlerine alternatif çözümler getirecek seviyede de bir bilgedir. Hacegan ekolünün büyükleri, o günün mektepleri diyebileceğimiz medreselerde okutulan bütün ilimlerden icazetli müstaitleri irşadla tavzif ediyor, tekye ve zaviyelerini, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş, fiziki alem kadar metafizik dünyalara da açık bulunan bu gönül insanlarıyla birer Hızır çeşmesi haline getiriyorlardı. Bize göre, bu ölçüdeki insanlarla gerçek derinliğine ulaşamamış irşad yuvaları birer harabe, bu yuvalarda irşad hikayeleri anlatanlar birer aldanmış ve bu nursuz mekanlara sürüklenen yığınlar da birer talihsizdir. Bir hak eri ne hoş söyler:
Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,
Mürşidi kamil olanın gayet yolu asan imiş...
Mürşid; ilim ve marifet ufku itibarıyla ne kadar da aşkın olsa, telkin, tebliğ ve temsilinde, muhataplarının idrak seviyelerini görüp gözetecek kadar arşiyesini ferşiyesiyle iç içe yaşayan bir kamil, nüzulünü uruca bağlamış bir vasıl ve tenezzülünde etrafındakilerin sesi-soluğu olmuş kusursuz bir nasihtir. O, terbiyegerdelerinin duygu, düşünce ve hissiyatlarını gözeterek yapacaklarını yapar ve söyleyeceklerini söyler. Ufkuna ait varidatın hususi rengi ya da değişik mülahazalara bağlı o varidatın iğlak ve iphamıyla, muhataplarının düşüncelerini karıştırmadan her zaman uzak durmaya çalışır; çalışır zira hakiki mürşid, Kur'an'ın has bir talebesidir ve Kur'ani olma mecburiyetindedir. Kur'an, yüceler yücesi bir sıfatın sesi-soluğu olmasına rağmen, vahidi ve celali bir tecelli dalga boyunda değil de, ehadi ve cemali bir zuhur çerçevesinde peygamber ufkuna inmiş ve çoğunluğun idrak seviyesine göre insanlara seslenmiştir. Kur'an'ın insanlarla muhaveresi böyle bir tenezzül çerçevesinde cereyan ettiği gibi, onun müstesna mübelliği, mürşidler mürşidi Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın (aleyhi ekmelü't tehaya) irşad ve tebliğleri de hep bu üsluba bağlı cereyan etmiştir. O'na isnad edilen bir sözde bu husus vurgulanarak şöyle buyrulur: "
- Biz nebiler topluluğu, insanların seviyelerine inmek ve onlara anlayabilecekleri bir üslupla konuşmakla emrolunduk."
Mürşid, bir hal insanı ve yaşadıklarını seslendiren bir sadakat kahramanıdır. Zaten, davranışları itibarıyla inandırıcı olmayan bir kimsenin başkalarına bir şeyi kabul ettirmesi de mümkün değildir. Anlatılan gerçeklerin, vicdanlarda ma'kes bulmasının bir tek yolu vardır; o da, gönülden inanmak ve inandıklarını yaşayıp anlatmak. Şu tembih bu hususu tenvire yeter zannediyorum: Cenab-ı Hak Hazreti İsa'ya:
Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et; o, bu nasihatı tuttuktan sonra başkalarına hayırhah olmaya çalış; yoksa benden utan." buyurur. Bu irşad, Hazreti Şuayb'ın Kur'an'da geçen: "
-Ben sizi men ettiğim bir hususta size muhalif düşmek istemem." (Hud, 11/88) ifadeleriyle de tam bir uyum arz etmektedir.
