Sızıntı Arşivi

Ekim 1995 · s. 407 · 9 dakikalık okuma

İradeyle İmtihan Olma

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

İnsanın fizyonomisi, anatomisi, biyolojisi gibi onun maddî, cismanî varlığına yönelik hususları âlem-i halk; irade, vicdan, şuur, his gibi manevî yönleri de âlem-i emr içinde mütalâa edilir. Ayrıca bu dört temel rükün haricinde latife-i Rabbaniye ve onun içinde önemli birer yer işgal eden sır, hafi ve ahfâ da yine âlem-i emr içinde değerlendirilir!

Âlem-i emri teşekkül ettiren bütün bu unsurlar, doğrudan doğruya ruhla irtibatlıdır. Bunların “seyr ü sülük” da, bizim dünyevî hayatımız adına da, uhrevî hayatımız adına da va’dettiği şeyler vardır., ve tabiî ki, bunların insana ihsan edilmesiyle birlikte, onlarla heeflenen bir nihaî gaye, bir finalite de söz konusudur ki, insan dünya hayatında hep bu gayeye erişebilme peşinde koşar.

Yalnız şu husus da kafiyen unutulmamalıdır ki, insanın bu gayeye erişebilmesi, insan-ı kâmil olmasıyla yakından alâkalıdır. Şayet gaye, cismanî arzuların tatmini veya cennet ni­metlerinden istifade, Cemalullah’ı müşahede ise, insanın bu sonucu elde edebilmesi, kendine lütfedilen bu duyguları, bu potansiyel istidât ve kabiliyetleri kullanmasına bağlıdır. Bu da ancak amel etmek ve çok temrinâtla olur. Onun için insan, daima Abdülkerim Cîlî’nin kitabında anlattığı ve kitabına ismini verdiği “İnsan-ı Kâmil” olmakla duyup hazzedebilecek ve vâridâtına erebilecektir.

Evet, “fıtratın gayesi, hilkatin neticesi iman-ı billahtır”; onun ardından muhabbetullah, peşisıra zevk-i ruhanî, onun bir devamı olarak da aşk, aşkın insan ruhunda hasıl ettiği şevk; hatta bu mevzuda hayrete dalma, kendinden geçme makamı sayılan vecd, vecd’e girmek için bazen tevâcüd, vecd’in katlanmış şekli olan mevâcîd.. ve bunlardan bir girizgâhla ay­rılıp farklı bir varyantta cereyan eden cezb.. iradenin söz konusu olmadığı incizab.. ve incizabın son sınırı “Yakın gelip çatıncaya kadar ibadet şuuru.” Evet işte bütün bunlarla, bir bakıma fıtratın gayesi, hilkatin neticesi olan insan-ı kâmil seviyesi yakalanabilir.

İradeye gelince; başta da belirttiğimiz gibi, o âlem-i emr içinde, vicdan mekanizmasının dört temel unsurundan birisidir. İrade, Bediüzzaman Hazretleri’nin sehl-i mümteni’ diye nitelendirebileceğimiz o enfes üslubuyla ifade ettiği gibi “bir meyelân (eğilim) veya meyelândaki tasarruftur.” Evet Üstad’ın, çok veciz ve kısa bir şekilde dile getirdiği bu hakikati, Seyyid Şerif Cürcânî, Teftâzânî gibi kelâm ilminin dâhi imamları, kitablarında birçok sayfa ayırarak ancak izah edebilmişlerdir.

Evet irade, bir eğilim veya eğilimde tasarruftur. Yani iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın, o iki şeyden herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdır. Aslında bu, bir şart-ı âdidir. Ve tabii bu şart-ı âdide, sebeple-müsebbeb arasın­da tenasüb-ü illiyet prensibine göre bir münasebet de aranmaz. Yani cihanları aydınlatan bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunma ile aydınlanma veya koskoca sistemlerin yı­kılması veya teessüs etmesinin, sizin bir üfürüğünüze bağlanması ve sırf sizin üfürüğünüzle o sistemin yıkılması veya kurulması gibi.

Misallerde de görüldüğü üzere, burada sebep ile netice arasında münasebet, kafiyen söz konusu değildir. Aslında ve normal şartlar altında o sebebin, bu neticeyi meydana geirmesi imkânsızdır. İşte Bediüzzaman Hazretleri bu çerçevedeki iradeye, sair kelâmcılar gibi “nisbî, kisbî irade” adını veriyor.

Şimdi bu kısa ve öz açıklamalardan sonra, irade ile imtihan olma mes’elesini incelemeye çalışalım:

1- Öncelikle biz irademizle imtihan oluyoruz. Bu kadar küçük bir şeyle (eğilim veya eğilimde tasarruf) nasıl böyle büyük neticeler elde edilebiliyor? Hâlbuki sebeble müsebbeb arasındaki münasebetin, aklî ve mantıkî buudlarda olmaması, bize O’nun büyüklüğünü ve o mutlak büyüklüğün çok önemli bir buudunu gösteriyor. —Yalnız bu buud tabiri kemmiyet ve keyfiyet ifade ettiğinden, bunun Allah’a isnadı hata olabilir. Eğer hata ise Rabbim affetsin-Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin ısrarla üzerinde durduğu gibi bir çekirdekten koca bir çam ağacının meydana gelmesi, bir yumurtadan veya daha doğru bir ifadeyle yumurtanın içindeki küçücük bir “ukde-i hayatiye”den civcivin meydana gelmesi., hepsi Allah’ın kud­retinin, kuvvetinin birer tecellisidir. İşte bizim iradelerimiz de bu ölçüde bir şeydir. Yani o çekirdeğin veya o ukde-i hayatiyenin bir ağaç ve bir civcivdeki rolü ne İse, bizim ira­delerimizin de yapageldiğimiz işler ve o işlerin neticelerindeki -ne kadar büyük olursa olsun- rolü odur. Aslında bütün bunlar “Allah-u Ekber” gerçeğinin birer göstergeleridir. Onun içindir ki günde beş defa ezan vesilesiyle minarelerde 30 defa Allah-u Ekber diyor veya dinliyoruz. Hatta “ -Daha Yok mu? ufkunda dolaşan mü’minler, bunu kâfi görmüyorlar da namazların sonunda 33 defa “Allah-u Ekber” diyerek bu hakikati bir kere daha ilân ediyorlar.

2- İradenin mahiyeti ne olursa olsun, mademki Allah bazı şeyleri onun üzerine bina etmiştir; öyleyse ona itibar etmek lazımdır. Zira Allah, geleceğimizi, bizim iradelerimiz üze­rine kurmuştur, yani geleceğimiz adına irade, bir bakıma plân ve proje gibidir. Onun için Ehl-i Sünnet olarak biz, ne Mu’tezîlîler gibi ifrata, ne de Cebrîler gibi tefrite düşmeden, ira­deye gerçek değerini vererek dengeyi korumuş oluyoruz. Evet, bazıları “doğduğumdan bu yana hep O’nun dediği oluyor” deyip iradenin hiçbir kıymeti olmadığını iddia ederek, ba­zıları da iradeyi herşey görüp, hatta “O’nun haricî vücudu bile vardır” diyerek imtihanı kay­bediyorlar. Ehl-i Sünnet’e gelince onlar, “îrade itibarî bir varlıktır. Madem Allah (cc), irade üzerine çok şeyleri bina etmiştir. Öyleyse iradenin küçüklüğüne veya yaratmanın, yaratı­lanın büyüklüğüne bakıp aldanmamalı” diyor ve böyle bir düşünce ile; veya düşüncede isti­kameti yakalamakla imtihanı kazanıyorlar.

İşte biz, bu çerçevede İradeye gerçek değerini verip Ehlî Sünnet çizgisini yakalıyor, geleceğimize, hususiyle de işleyeceğimiz günahlara, hep bu açıdan bakıyoruz.

3- İradenin Allah’ın gösterdiği istikamette ve makul sınırlar içinde kullanılması da çok önemlidir. Meselâ sizler, savunageldiğiniz dava adına ölesiye koşturur ama iradenizin hak­kını tam vermez, onu dengeli bir biçimde kullanmaz, kullanamaz veya iradenizi kuvvetlendirecek sair unsurlar ile onu besleyemezseniz birtakım önü alınmaz yanlışlıklar içine düşmeniz her zaman söz konusu olabilir. Yani Asr-ı Saadet şablonunu, içinde yaşanılan şartları, insan ve idare faktörünü hesaba katmadan, “hizmet için sokağa dökülecek, silahlı mücadele yapacak, siyasî yolları deneyecek, âlemle yaka-paça olacak ve hedefe bu yolla yürüyeceğiz” der, ayak diretirseniz, irade mevzuunda imtihanı kaybetmiş sayılırsınız. Hâlbuki irade, mantıkî ve hissî boşluklara çarpmamalı, çeşitli destekleyici unsurlarla daima beslenmelidir. Hatta bu bağlamda irade, mutlaka şuur ile birleştirilmelidir. Böylece o, daha bir derinliğe ulaşacak ve mehbit-i vahy-i İlâhî veya ilhâm-ı İlahî olan lâtife-i Rabbaniye, irade hesabına harekete geçebilecektir. İşte o zaman vahyin veya ilhamın aydınlatıcı tayfları al­tında irade, ister ubudiyet isterse hizmet alanında çok farklı buudlara ulaşacaktır ki, Allah da yapılan ibadet ve hizmetlerin birini binlere yükseltecektir. Mantıkî ve hissî boşluklar içine düşülmeden yapılan böyle iradî hizmetler neticesi imtihan da kazanılmış olabilir.

4- İrade-imtihan münasebeti açısından meselenin bir diğer buudu da şudur: Bizim kenimize ait vazifeleri yapıp kafiyen şe’n-i Rububiyet’in gereğine karışmamamız gerekir. Evet, bu da yine bir irade meselesidir. Zira bizim, Allah’ın yapacağı şeylere talip olmamız, irademizi aşan bir mevzudur. Kaldı ki gücümüzü, takatimizi aşan şeylere talep, neticede bizim ye’se düşmemize ve imtihanı kaybetmemize de sebep olabilir. Onun için buna da, yine Üstad’ın eserlerinde verdiği ölçüler içinde bakmalıyız. Bediüzzaman’ın ifadeleri içinde Celâleddîn Harzemşah’a harbe giderken vezirleri ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın”, o da onlara: “Ben Allah’ın emriyle cihad etmekle mükellefim. Galip veya mağlub etmek Allah’ın vazifesidir” diye cevap vermiş. Aslında buna vazife demeli mi dememeli mi çok bilemiyorum? Ama başta Üstad olmak üzere, bu kelimeyi, Allah hakkında birçok kelâm uleması kullanmıştır. Belki mukabelenin bahismevzuu edildiği bir yerde “Allah’ın vazifesi” de­mekte şer’î bir mahzur olmayabilir. Ancak ben yine de, Cenab-i Hakka ait noktada, “şe’n-i Rububiyet” demeyi tercih ediyorum. O büyük Üstad ve diğerleri beni affetsinler!

Evet, bu ülkede yakın geçmiş itibariyle Mehmed Akif, Süleyman Nazif gibi insanlar hep ümitsizliğe düşmüşlerdir. Necip Fazıl’ın tabiri ile “milletin künde künde üstüne” yediği o dönemde, bu devâsâ kametleri ümitsizliğe iten herhalde bahsini ettiğimiz mes’eleyi bü­tünüyle kavrayamamaları olsa gerek..

Netice itibariyle bize kulluk yapmak düşer. Allah’a karşı: “Ben böyle yaparsam, sen böyle yapar mısın?..” türünden gizli de olsa, pazarlık yapıyor gibi tavırlar takınmak çok yakışıksız şeylerdir ve kafiyen kulluk sınırları içinde mütâlâa edilemez. O halde biz, bize düşeni yapıp şe’n-i Rububiyet’in gereğine karışmadığımız takdirde, irade ile alâkalı imtihanı kazanmamız söz konusu olduğu halde, aksine birşey söylememiz mümkün değildir.

Burada şöyle bir soru da akla gelebilir: “İrade ile imtihan yine irade ile kazanılmayacak mıdır?” Evet, irade ile imtihan, yine irade ile kazanılacaktır. Onun için ira­denin devamlı olarak güçlendirilmesi gerekir. Bunun için dua ve istiğfar, çok ama çok önemli iki faktördür. Üstad Hazretleri: “İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir” diyerek bu hakikata parmak basar. İnsan, Hz. Sâdık-ı Masduk’un hadîslerinde ifade buyurduğu ve cehennemin kendisi ile çevrili bulunduğu şehevâtla, yani yeme-içme, yatma-kalkma ve bütün bu bedenî arzuları gıcıklayıcı duygularla, dü­şüncelerle ihata edilmiş ve çepeçevre sarılmıştır. Öyle ki, insanın bu istikamette bir adım atması, onun gidip şehevâtın içine gömülmesine vesile olabilecek mahiyettedir. Aslında, hadiste ifade edilen şehevâtı, bazılarının anladığı gibi sadece insanın karşı cinse beslediği arzu mânâsına yorumlamak doğru değildir. Burada şehevât, daha umumî ve küllî mânâ­dadır. Böyle bir yaklaşıma göre, kumar oynama, içki içme, zina etme şehevâtın bir buudu olduğu gibi, tûl-u emel, yeme-içme, gereksiz gezme-dolaşma da, şehevâtın ayrı bir buudunu teşkil eder. İnsan bunlardan herhangi birisine takıldığı takdirde, nefs-i emmaresine avlanır gider., ve gün gelir tamamen onun esiri ve zebûnu olur. İşte bütün bunlara karşı is­tiğfar, her türlü şerrin ve şerre meyelânın kökünü kesen bir tılsım haline gelir.

Bu anlamdaki istiğfarı biraz daha açacak olursak; meyelân-ı şerrin kökünü kesen istiğfar, geçmiş günahlara nedamet etmek, hal-i hazırdaki istikameti korumak ve gelecek adına günahlara karşı tavır belirleyerek, bunda kararlı olmak., ve dahası sürekli bunu vurgulamak, bir diğer ifadeyle Allah’a yöneldiğini vicdanında tam duymak demektir.

Meyelân-ı hayra kuvvet veren duaya gelince; Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde, bizleri duaya teşvik ederken: “ -Dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mü’min, 40/60) “ -Eğer kullarım benden sorarlarsa, ben onlara çok yakınım.." (Bakara, 2/186) buyurmaktadır. Diğer bir ifadeyle kullarım sakın yese düşmesinler; zira. bir kere ben onlara şah damarlarından daha yakınım., onlar şayet fiilen dua edemiyorlarsa kavlen dua etsinler.. onu da yapamıyorlarsa gönülleriyle bana yö­nelsinler, yani eğer dilleriyle söyledikleri şeyler, onları tatmin etmiyorsa, vicdanlarındaki mülâhaza enginliğine kendilerini salıvererek şöyle diyebilirler: “Allahım, ben şu meselede 30-40 cümle ile senden birşeyler istedim. Hâlbuki Enbiyâ, asfiyâ, evliya, mukarrebîn ve ebrârın istediği veya istenmesi gerekli olan nice şeyler vardır ki istememişimdir; ben onları bilememiş, idrak edememiş, istememiş olabilirim. Şimdi bu mülahazaların hepsini birden nazara alıyor, bütün ruhumla sana bir kere daha teveccüh ediyor ve rahmet kapının tok­mağına dokunup inliyorum.” Evet, himmetimizi âlî tutup, mülâhazalarımızın derinliği ile Rabbimizin kapısına aciz, iktidarsız bir varlığa gider gibi değil de, bizlere her gün bin cen­net verse, hazinelerinde zerre kadar eksiklik olmayacak Gani-yi ale’l-ltlâk’a müracaat ediyor gibi gitmeli.

Ayrıca “ -Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın (ne ehem­miyetiniz var)” (Furkan. 25/77) ayetinin ifade ettiği hakikata göre, insanın çok önemli bir yanı, onun dua ile Allah’a teveccühüdür. Çünkü sair ibadetler dua kadar halis olmayabilir. Zira diğer ibadetlerin bazıları riyaya, süm’aya açıktır, bazıları da zahiri sebepler çerçevesi içinde zoraki yapılabilir. Hâlbuki dua, esbabın bi’l-külliye sukûtu noktasında, insanın baş­vurduğu bir silah gibidir. Duada sebeplere müracaat edilmez. O, bir nisbette riyaya ve süm’aya da kapalıdır. İnsan dua sayesinde, hiç kimsenin olmadığı bir mekânda bütün gön­lüyle Rabbisine teveccüh eder, ellerini açar, kendini secdeye atari, gözyaşları ile seccadesini ıslata ıslata ve yana-yakıla yalvarır durur.

İşte bu çizgi üzerinde yapılan dua, meyelân-ı hayra kuvvet verir, yani hayır yapma açısından insan iradesine güç ve kuvvet kazandırır. Nitekim Allah Rasulü (sav), farklı rivayetlere göre günde 70 veya 100 defa istiğfar ediyor. Hayatının hemen her safhasında horoz ötmesinden, yeni elbise giymeye., varıncaya kadar değişik durumlarda hep dua edi­yor. Aynen bunun gibi bizler de başlangıçta biraz zorlama ile olsa bile, yapa yapa zamanla hem duanın, hem de istiğfarın çocuğu haline gelebiliriz. İşte bütün bunlar irade ile ilgili ubudiyet buudlu imtihanlardır.

Bu uzun faslı Yunus Emre’nin irade alâkalı mısralarıyla bitirelim:

Aciz kaldım zalim nefsin elinden

Şol dünyanın lezzetinden doyamaz.

Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleğin.

Ömrünün gelip geçtiğini bilemez.

İlâhî gaflet gömleğin giyene,

Müslüman der misin nefse uyana?

Kazanıp kazanıp verir ziyana

Hakk yoluna bir pulunu kıyamaz.

İlâhî, gafletten uyar gözümü,

Dergâhında kara etme yüzümü

Yunus eder, gelin tutun sözümü

Dünya seven, ahireti bulamaz.