Sızıntı Arşivi

Aralık 1985 · s. 27 · 5 dakikalık okuma

İnsanlık Düşüncesinin Buudlaştığı Şahsiyet: Selahaddin Eyyübi

Yusuf Karaosmanoğlu · Biyografi

ar85-32.jpg

Bir devrin tarihi hakkındaki bilgilerimizle o devrin kültür hayatı arasında doğru bir orantı olduğunu söylersek hata etmiş olmayız. Salahaddin devri, bu bakımdan gerçekten şanslı devirlerden biridir. O devirde yazılan eserlerden bir çoğunun kaybolmasına veya devrimize eksik gelmesine rağmen belki de tarihde ilk defa hadiseler bu kadar kesin çizgileri ile sonraki nesillere aktarılmıştır.

Tarihde haklı bir şöhret kazanmış olan Salâhaddîn Eyyûbî, 1137'de Güneydoğu Anadolu bölgesinde, o zamanki Tekrik Şehrinde doğmuştur. Asıl adı Ebû'l Muzaffer, Melik-ûn Nasır Sultan Yusuf Salahaddin İbn Eyyûb'dur.

Salahaddin Eyyubi, şahsî faziletleri, siyasî ve askeri meziyetlerinin yanında akla durgunluk verecek nice üstün sıfatları kendisinde toplayan örnek bir insandır. Şübhesiz O'nu devleşdiren hususların başında da O'nun ciddi bir muhasebe şuuruna sahip olması gelir.

Bu ve benzeri meziyetleriyle O, doğu aleminde Büyük Sultan, Batı nazarında ise gerçek bir kahraman olarak kabul edilmiştir. Batılılar O'nun mertliğine ve dürüstlüğüne karşı hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Champdor'u eserinin âdını "Seladin le plus pourheros del'islam" şeklinde koymaya sevkeden bu mert ve "Şövalye" ruhudur.

Selahaddin'in harb ve siyaset tarihine baktığımızda dünya erkan-ı harblerini hayrette bırakacak bir üstünlük göze çarpar. Dünya çapındaki şöhretini Belbis kalesini fethederek çevresine hissettirmiş; Kudüs'ü Haçlıların elinden alarak da bu haklı şöhrette doruğa ulaşmıştır. Kudüs Kralı ile karşılaşmasında iki ordu arasındaki muvazenesizliği gören Salahaddin'in askerleri geri dönmek isterler. İçlerinden yalnızca Salahaddin "Mademki ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup çoluk çocuğumuzla zevk ve safa içinde yaşamıyoruz? Sultandan ulufe aldık, askerliğe girdik. Bizim vazifemiz düşmanın azlığını ve çokluğunu mukayese etmek değil, onun karşısına çıkmaktır" diyerek ileri atılmıştır. Salahaddin'in bu davranışı askerin ruh haletini değiştirmiş ve önceki düşüncelerinden ötürü onları mahcubiyet içinde bırakmıştır. Bu durumda şaha kalkan asker kendinden beş misli fazla olan düşmanı bozguna uğratmış ve yeni hamle, yeni zaferlere inancını pekiştirmişdir.

Salahaddin Eyyubî, siyasî tarihe, Haçlı mukavemetini ilk kıran kumandan olarak imzasını atarken, dünya tarihinde çok büyük ve sağlam değişmelerin meydana gelmesine de sebep olmuştur. Böyle büyük işi gerçekleştirirken bile hasımlarında hiç bir zaman görülmeyen "Adalet ve merhamet" ten hiç ayrılmamıştır. Bunun içindir ki O'nun büyük ismi hâlâ dünyanın her tarafında, insanlığa övünme vesilesi olan belli sayıdaki büyüğün şanlı isimleriyle beraber hürmet ve hayranlıkla anılır. Kudüs ve havalisini fethettiği zaman Frenklere karşı davranışı, başta Erakles olmak üzere Avrupalı tarihçiler tarafından da alkışlarla karşılanacak kadar, derin ve hayranlık uyaracak mahiyettedir.

Başarı zincirleri uzayınca, Salâhaddîn, kendini (hiç istemediği halde) devletin başında bulmuştu (1165). Bu durumda daha önce de tam anlamıyla yaptığı gibi, gene kendini vazifelerinin esiri bilmiş ve bu inancın kuvvetiyle, her türlü beşeri arzulardan yüz çevirerek kendini milletine adamış ve bu uğurda yapılması gereken her şeyi yapmıştır.

Salahaddin hayatında prensibi olarak benimsediği sade yaşamayı sonuna kadar devam ettirmiş ve her şeyin sahibi olan ZAT'a, vaktinin büyük çoğunu ayırarak en büyük bir erkan-ı harb olmayı en büyük sofilikle cemetmiştir.

İşte bizim burada temas etmek istediğimiz nokta da Salahaddin'in bu yönüdür. Yani siyasi ve askeri hayatının ötesinde onun bilinmeyen başka cepheleri...

Salahaddin Eyyubi'yi başarıya ulaştıran, hatta düşmanlarına dahi sevdiren hasletlerinin başında müsamahakarlığı, cömerliği, merhameti ve insanî duyguları gelmektedir. Cömertliği ve anlayışlılığı sayesinde etrafdakileri kendine bağlamış, insanî duyguları, haksız kan dökmesine ve zulüm etmesine mani olmuştur. Mesela, zabıta memurlarının o zamana kadar bir zulüm zindanı olarak kullandıkları hapishaneyi ıslah ve ilim yuvası haline getirerek, ülkeleri feth etmenin zulüm ve düşmanlıkla değil, ilim ve irfanla olacağını göstermiştir.

Tarihlerin ittifakıyle, gittiği her yere adaleti götüren Salahaddin Eyyubî, adil idaresine boyun eğenleri her yönden memnun etmiştir. Mesela, kendisinden şikayet eden bir kişi ile beraber hakimin karşısına çıkacak kadar adaletperver olduğunu göstermiş ve dosdu-düşmanı hayran bırakmışdır. Bir gün adamlarından biri, bir deveci hakkında haksız iddiada bulunmuştu. Bunun üzerine Sultan ".. mahkemeye şikayet kapısı herkese açık.. Ben inzibatı temin etmekle mükellefim. Mahkeme senin hakkında gerekli kararı verir..." diyerek adaletin nasıl tatbik edildiğini tüm vicdanlı gönüllere göstermiştir. Bundan ötürü yerli hristiyanlar ve museviler O'nun idaresini, dindaşları Frenklerin idaresine tercih etmişlerdir. Kendisi ile harp halinde olan gayri müslimler, O'nun ahdine vefası, misafirperverliği, kadınlara ve çocuklara davranışları karşısında takdirlerini gizleyememişlerdir.

İlim ve kültür hayatı bakımından da fevkalade bir istidat ve isteğe sahip olan Salahaddin Eyyubî, mütevazi-dürüst ve mücadeleci şahsiyetini ilim ve irfanla mezcetmesini bilmiş nadir şahsiyetlerdendir.. Edebiyat, dil, sosyoloji, fen ilimleri ve din sahalarında büyük şahsiyetler yetişmiştir. Başta Salahaddin, alimlerle sohbeti herşeye tercih ediyordu. Alışkanlık haline getirdiği kitap inceleme ve edebi tartışlamaların lezzetinden bir türlü ayrılmak istemiyordu.

Bu devirdeki ilmî faaliyetlere göz attığımızda, tarih ilminin oldukça inkişaf etmiş olduğunu görürüz. Bu sayededir ki, o zamana ait çok geniş bir bilgi hazinesine sahibiz. Yazılan tarihler içinde siyasi ve askeri hadiselerden başka, idareden, malı teşkilattan, kültür hayatından, siyaset ve harp sanatlarından bahseden eserler de yazılmıştır.

Her türlü bencillikten ve gururdan uzak oluşu, yakınlarına ve teb'asına karşı çok anlayışlı, müsamahakar ve cömert davranışı sayesinde etrafındakilerden ve halktan daima sevgi ve hürmet görüyordu.

Fatımi sultanlarının 130 senede biriktirdiği onca hazineleri eline geçince, kendine bir kuruş dahi almayarak asker ve halka dağıtmış ve herkesin gönlünü fethetmiş di.

Bu mevzuda bir diğer hadise de Şam'ı zabtetme esnasında olmuştur. Salahaddin, Şam'ı aldıktan sonra iç kalede buldukları hazinelerin hepsini kendi mahiyetinde olanlara mükafat olarak dağıttı ve gene kendisine bir dirhem dahi almadı. İmadeddin O'nun cömertliği hakkında şöyle diyor! "Bindiği atı ya birine hibe edilmiş veya hibe edilmek için vaad edilmiş olurdu. Harbe gittiği zaman kendi atını askere vererek başkalarından at isterdi. Herkes O'nun atına biner, iyiliğini beklerdi."

Vefat ettiği zaman geride bıraktığı mal varlığı sadece 1 Mısır dinarı, 36 veya 37 Nasıri dirhemiydi. Orduları dize getirip ülkeler fetheden Selahaddin Eyyubî vefat ettiği zaman geride bir ev bile bırakmayacak kadar halkının içinde ve Hak hoşnutluğunun peşinde bulunuyordu.

O'nun şahsiyeti hakkındaki mütealamızı Abdullatif el Bağdadı'nin Kudüste O'nu ziyareti münasebetiyle kaydettiği şu satırlarla bitirmek istiyoruz:

"Huzuruna vardığımızda gözleri heybet, kalpleri muhabbetle dolduran... bir hükümdar gördüm. Arkadaşları O'na benzemeye çalışıyorlar, birbirleriyle iyilikte yarış yapıyorlardı. Yanına vardığım gece meclisini alimlerle dolu buldum. Bu alimler çeşitli ilim dallarında konuşuyorlardı... İnsanlar O'nda, Peygamberlerde görülen meziyetlere benzer şeyler görüyorlardı. O'ndan başka bir hükümdarın ölümüne insanların çok üzüldüğünü görmedim. İyi-kötü, müslim-gayri müslim herkes tarafından sevilirdi.''

Salahaddin Eyyubî, günümüzde olduğu gibi, gelecek asırların tarihçileri tarafından da ehemmiyetle üzerinde durulacak ve insanlığın hayalinde örnek bir sultan olarak yaşayacaktır.

Neslimizin de böyle kalp ve kafa olgunluğuna erip, bütün insanlığın kalbinde bir "Yad-ı Cemil" olarak kalması dileğiyle...

Yusuf Karosmanoğlu