Kasım 1979 · s. 5 · 5 dakikalık okuma
İnsanın Oluşumu Yolunda

Her gidişin ve dönüşün bir nizamı vardır. Canlı cansız bütün varlıklar bu nizama uyup uymamalarıyla değer kazanır yahut da kaybederler. Varlıkların şuur sahibi olmayanlarından, iradeleriyle intizam dışına çıkmaları düşünülemez. Ancak şuur sahibi bir el tarafından idare edildikleri, hareket tarzlarından anlaşılmaktadır.
Kâinat kurulmuş bir saat midir? Elbette ki hayır. Her an tazelenen, değişen hal ve keyfiyetler, hesaplarımızı alt üst eden vaziyetler, kâinat çarkının hiç de saat çarkına benzemediğini göstermektedir.

Hiç beklenmedik bir anda dünyayı terk edecek olan insan ve bir anda kararan seması ve sallanan zemini; sonra bütün haşmet ve sıcaklığıyla güneş ve daha sonra da arkadan gelen sel ve afetler; Varlık âlemine yeni yeni gelen yıldız ve seyyarelerin ve bunların ne zaman ve nasıl geldiklerinden hiç haberimizin olmayışı; binlerce ani ve def’i var oluşların hem başlangıcında hem de devamında hâkim bir Kudretin varlığını bize ihtar etmektedir.
Şu kâinat her an değişiyor, tazeleniyor. Bir taraftan gelmeler olurken diğer taraftan da daima gidiliyor. Yani bize, küremize ve semamıza her an müdahale edilmekte, her saniyeye ayrı bir renk verilmektedir.
Evet, bu âlemi var eden, ona hayat veren Kudret, elbette idare edende O olacaktır. O, Kayyumiyetiyle bize güç ve enerji vermekte; bizde böylece ayakta durmakta ve çalışabilecek kuvvete sahip olmaktayız.
Hayat anlaşılmaz bir muamma mıdır? Mahiyet ve vazifesi nedir? Hayat, bütün parlaklığı ve nuraniliğiyle beraber oldukça sırlıdır. Ama ilimler ilerledikçe, anlaşılması biraz daha da kolaylaşacak ve âlemin keyfiyeti ve zamanın hadisatı, ister istemez insanımızı kendini aramaya, varlığın cilvelerini, hayatın sırlarını çözmeye doğru sevk edecektir.
Öyle ki, “uzay”ın derinliklerine doğru tırmanmakta ve yeni idareler ve boşluklar (!) keşfetmekte olan insanlık, “uzay”ın sonuna varlığında (1) ve bilinmezleri bileceğini sandığı an yine aldanmakta ve yanılmaktadır. Kendi hayatındaki sırları ve hikmetleri arama yolunda olan insan, belki birşeyler bulabilir ve faydalı neticelere varabilirdi. Ne yazık ki bu gayretler de boşa gidecek yönde, hatta insanlığın zararına kullanılacak yolda, geliştirildi, işlettirildi ve o haliyle insanlara takdim edildi.

Esasında bugün “uzay çalışmaları” kendini kaybeden insanın kendini ve yatanını yitirenlerin yitirdikleri şeyleri aramalarından başka birşeye de benzemiyor. Bir yanlış hesap ve ters başlangıçla, işe başlama sayılan bu kabil çalışmalar hiçbir zaman doğru sonuca götürmeyecektir.
Anlaşılması oldukça zor ve her yönüyle kavranması âdeti imkânsız sayılan hayat, bu çocuksu mebadiyle (1) nasıl kavranır. Ve onun içindir ki, bugün var oluş sırrı bir olağanüstü “rastlantı” ya verilmektedir. Heyhat!. Kimyevi reaksiyonlar hiçbir zaman hayatın sisli semasına aydınlık getiremeyecektir. Başta böyle bir yanlışla işe başlayanlar ve hayatı bir “rastlantı” ve kimyevi bir reaksiyonlar zincirinin neticesi kabul edenler acaba hangi ilmi araştırmalarla buna ulaşmışlardır. Ve elde edilen bir “hiç” karşısında girdikleri dehlizden çıkıp kurtulabilecekler midir acaba.
Bazı araştırıcılar, canlı organizmaların, ilk meydana çıkışlarının, nasıl olduğunu bulabilmek için, hayata müsait şartlardan uygun bir vasat hazırlayarak, çeşitli laboratuar çalışmaları yapmakta ve bu yolda emek ve zaman sarf etmektedirler.
Bazıları ise bu çalışmalara 20-30 senelik zaman süresince devam edip, proteinin temelini oluşturan amino asitleri elde etmeye çalışarak; dünyanın başlangıçta ki atmosfer ve okyanuslarındaki canlı moleküllerin, çok uzun zaman içinde ve çeşitli değişikliklerle oluştuğunu iddia etmektedirler.
Ve... Bu felsefeden hareket ile kimya yapısı dünyamıza benzeyen, Güneşimizden veya başka bir güneşten aynı şekilde enerji alan daha başka binlerce gezegen oluştuğunu, onlarda da bizim gibi canlıların bulunduğunu ve onlarda da zekâ sahiplerinin olabileceğini söyleyerek girdikleri karanlık koridorda körebe oyununa devam etmektedirler.
Meseleyi pozitif olarak ele alan tecrübeci, deneyi kendi idare ettiği gibi, başlangıç şartlarını da kendi ayarlar ve bütün gayesi arzu ettiği sonuca ulaşmaktır. Dünyadaki kimyevi hayat şartlarını bilerek, deneyi beklediği cevabı alacak şekilde ayarlaması tabii değil mi? Elbette kendince sonuca götürecek şekilde moleküllerin biraraya gelmesini gösteren yol ve metotlara başvuracak ve ömrünü o istikamette tüketecektir.
Evet,. Mevcut bir vasatta, mevcut ısı ve enerji altında, mevcut olan atom veya moleküllerin biraraya gelmesini, yine sana verilmiş olan güçle temin et; sonra da kalk; hayat böyle başlamıştır da. Bırak sen hayatın nasıl başlamış ve nasıl devam etmiş olduğunu, bırak sen ilk canlı nasıl yeryüzüne gönderilmiş bulunduğunu; sen çocuğun doğumuna kadar ki gelişmesini ve sonraki büyümesini ve şu anda bir anlık canının ve bir lokmalık gıdasının nasıl ona kan, kemik ve et olduğunun izahını yap. Eğer gücün yeterse!.

Bir kere hayatın hangi zaman sınırları içinde ve hangi şartlar altında başladığı henüz bilinmemektedir. Bu husustaki yanlış düşünce birazda şuna benzer, sahifeler üzerinde çözülmüş bir problem var. Elinde son bir-iki sahifesi mevcut ve sonuç da malum. Geriye doğru gidilerek çözümün başına varmak isteniyor. Öyle ki, problemin nerde nasıl başladığı hatta hangi soruya cevap olduğu bilinmemekte. Şimdi sen başlangıcı buldum dediğin nokta, belki de son paragrafın başı. Esasen bir problemin tek çözüm yolu yoktur. O, belki binlercedir...
Şimdi biz yine kendi meselemize dönelim. Daha dün, 1950lerde dünyamıza benzeyen, hayat olma ihtimali kuvvetli üç büyük gezegen ki Venüs, Ay ve Mars, birer birer acilen verilmiş hükümleri yalanladılar. 1962 de Mariner II. aracılığıyla ilim adamları Venüs sathında hiçte hayat emaresi olmadığı neticesine vardılar. Kütlesiyle, yoğunluğuyla, dönmesiyle ve Güneşe uzaklığı ile dünyamıza çok benzeyen bu gezegende hayat olma ihtimali oldukça kuvvetli görünüyordu. 1969 da “uydumuz” olan Ay’dan getirilen taş parçalarında hiç de hayatla alakalı elementlerin olmadığı anlaşıldı. Hatta dünyaya benzeyen “kimyevi gelişim” (!)im emaresi bile yoktu,
Geriye kaldı Mars; Mars üzerinde uçucu maddeler, donmuş karbondioksit ve buz parçaları olduğu tahmin edilmekte olan bir gezegen hüviyetiyle karşımıza çıktı ve bu haliyle o’da liste dışı bırakıldı,
Şimdi ilim, gözünü yıldızlara çevirmiş, iddiasını doğrulamak için onlardan medet istemektedir. Hâlbuki onların hepsi de birer akkor halinde olup bilemediğimiz pek çok gaye ve maksatlar için muti varlıklar ve diğer inkiyatlı varlıkların meskenleri olarak tebessüm edip durmaktalar
Bir aralık da yıldızlar arası maddeler size ümit verdi. Yani orda mevcut hidrojen, helyum ve azot atomları birleşirse hayatın emaresi olabilir zannettiniz. Heyhat!, O atomlar o kadar birbirlerinden uzak ki buluşup molekül olabilmeleri adeta mümkün görülmemektedir. İlim adamlarına göre bunun ihtimalidir. Yani 8000 sıfırı yanyana dizip baştakine bir virgül sonuna da bir 1 koyup o kadar da bir ihtimalle iki atom birleşebilir demektir. Bu demektir ki, uzayda insan gibi canlıların olması ihtimali değil; şayet atomların birleşmesi moleküllerin birleşmesi, canlı organizmaya doğru devam edebilselerdi sıfırdan sonra konacak sıfırlara insanın ömrü yetmezdi ve bu ihtimaller içinde ilim yaptığını söylemek, gerçek ilim adamları tarafından gülünç duruma düşmek demektir.
Bugün dünyanın pek çok yerinde bu kabil yola çıkanlar çoktan bu safsataları bırakıp, hizaya geldiler. Bunlardan biri şöyle diyordu: “Bizden başka yıldız ve gezegende hayat olma ihtimali birin önüne dünyadaki bütün kumları koymak kadar akıldan uzak bir ihtimaldir, “Böyle demekle de gayri ilmi ihtimaller içinde boğulmaktan kendini kurtarmış oluyordu
Mesih SARAÇOĞLU
(1) Mebadi: Başlangıç