Ağustos 1983 · s. 23 · 4 dakikalık okuma
İnsan Organları ve Soru Soru Üstüne
Yusuf Doğaner · Doç. Dr. · Anatomi

Şimdiden geleceğin laboratuvar ve araştırma merkezlerini aydınlığa bürünmüş görüyor ve yıllar yılı ilim yuvalarının bağrına sinmiş karanlıkların yırtılıp gideceğine inanıyoruz...
Hazım sistemini incelerken çok mühim bazı hususiyetlerin bu sistem içinde toplandığını müşahede ediyoruz. Bu sistemdeki harika hususiyetlerin diğer sistemlerde de olup olamayacağını düşündüğümüzde, gerçekten her organda harika hususiyetlerin bulunduğunu görüyoruz ve bunun niçinlerini aramak istediğimizde karşımıza hayret verici faaliyetler çıkıyor.
Mide gibi hârika bir organ ve bu organda pariyetal hücreler tarafından salınan mide asidi... Bu asid hidroklorik asittir ve pH sı ise 1-1,5 a kadar iner. Asitler içinde en kuvvetli asid olarak gösterilir. Bir an için böyle bir asidin ne tür tesirlerde bulunabileceğini düşünelim. Böyle bir asid mermeri bile eritebilecek derecede oldukça kuvvetlidir. Niçin bu asid mide gibi etten yapılmış bir organı eritmemektedir? Üstelik günde ortalama olarak 500 ml. kadar salgılanmaktadır. Gerçi tıp kitaplarında midede koruyucu faktörlerin varlığından bahsedilir ve mideyi koruyan veya onu yaralamayı hedef alan bazı faktörlerden söz edilir. Bu nasıl bir dengedir ve ne şekilde asidin midedeye zararlı te'siri önlenmektedir? Asid ve pepsin denilen midenin iki salgısı mideye gelen proteinli gıdaları ve bunlar içinde eti hazmederken neden mide gibi bir et parçasına dokunmamaktadır?

Safra kesesi, karaciğer tarafından yapılan safranın toplandığı ve koyulaştırıldığı bir yerdir. Kese, kendisine gelen safrayı 50 defa koyulaştırabilir. İşte böyle bir kesede bulunan safra devamlı olarak barsağa akarken ve yağların hazmı işinde vazife alırken günün birinde yolunu şaşırıp bağırsak yerine karın boşluğuna akarsa, yani safra kesesi delinir ve safra peritoniti dediğimiz durum hasıl olursa hekimlerin en çok korktukları durumdan birisi zuhur eder. Acilen ameliyatı gerektiren bir klinik tablo ortaya çıkar. Karında dağıldığı yerdeki dokuları hazmedebilir. Neden bu kabiliyette halk edilen bir sıvı, keseyi ve safra yollarını tahriş etmiyor ve onlara zarar vermiyor? Aynı safra her zaman bağırsağa akarken niçin yolunu değiştiripte pankreas bezine doğru akmıyor?
Pankreas bezinde de enzimler imâl ediliyor. Devamlı olarak bağırsağa akıyorlar, fakat hiçbir zaman kendi dokusuna zararlı olmuyorlar.
Ağızda, bağırsaklarımızda mikroplar bulunmaktadır. Mikrop adını duyduğumuz zaman bizi bir telaş kaplar ve hastalık mı geliyor diye endişe duyarız. Halbuki ağız ve bağırsaklarımızda mikroplar vardır. Bağırsaktaki bakteriler, yani mikroplar bizim için hizmet eden birer askerdirler. Vitamin sentezinde vazifelidirler ve antiseptik veya antibiyotiklerle bağırsak bakkterilerini temizlediğimiz zaman bu sentez azalmakta, hatta kaybolmaktadır. Bu durum ise, karacığerde K vitamini vasıtası ile yapılması gereken ve kanın pıhtılaşmasında vazife alan bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapılamaması veya az yapılması demektir. Böyle bir durumda da vücudun çeşitli yerlerinde kanamalar görülebilir. Acaba bazı mikroplar nasıl oluyor da vücudun faydasına iş görebiliyorlar? Vücudun başka bir yerinde hastalığa sebeb olan mikropları böyle bir sentezlemeye sevk eden hangi kudrettir? Böbrek gibi hârika bir temizleme makinası birçok işleri birarada görüyor. Vücut için zararlı olan üreye zehirli artıkların, atılmasında vazife alıyor. Ürenin kanda belli bir seviyede bulunması insan için faydalı, daha fazla bulunması ise zararlı... Niçin azı böyle ve neden fazlası da öyle..? Aynı böbrek ve üniteleri kendilerine gelen potasyumu hiç acımaksızın dışarı atarken niçin sodyum iyonunu elinden geldiğince tutmaya çalışıyor? Bir yumruk büyüklüğü olarak tarif edilen bu organ hangi aklı ile bunları bilebilir? Niçin üreyi dışarı atıyor da, şekeri geri emiyor? Neden ilaçların bir kısmını atıyor, bir diğer bölümüne ise ilişmiyor?
Damarlar içinde hummalı bir faaliyet var. Kalabalık bir cadde, yoğun bir trafik, gelip geçen binlerce ve milyonlarca vasıta, insan seli alabildiğine yoğun... Böyle bir cadde içindekileri, damarlarımızda dolaşan çeşitli maddelere benzetebiliriz. Alyuvarlar, akyuvarlar, kan plaketleri, proteinler, demir, bakır, antikorlar, antijenler, vs... Kimisi mm3 te 5.000.000 adet, kimisi 200.000 - 400.000 tane, kimisi ise mikronla ölçülecek kadar küçük, kimisi ise mikrogram seviyesinde az... İşte böyle bir trafik şayet şehir hayatımızda ve bir caddede vuku bulsa karışmaması mümkün mü?Ama damar içinde her şey intizamlı ve herşey yerli yerinde. Birkaç mikronluk bir hücre nereden biliyor oksijen ve karbondioksit taşıyacağını, yine bir başkası nereden öğrenmiş mikroplarla savaşacağını ve vücuda yabancı şeylerin yenilip yutulacağını..? İçlerinde öyleleri var ki 100 tane yabancı partikülü yutmaya hazır. Siz çiçek aşısı olalı, kızamık geçireli ve boğmaca, difteri ve tetanus aşısı olalı yıllar geçmiş. Damarınızda dolaşan antikorlar ise halâ dolaşmaya devam ediyorlar. Vücudunuza girecek mikrop tanınıyor ve yok ediliyor. Nasıl ve niçin?

Bir su tulumbası, suyu 12-14. katlara çıkarmaya çalışıyor. Olanca gücünüzle yükleniyorsunuz ve aradan bir süre geçmeden yoruluyorsunuz. Ya bir başkası devreye giriyor ve pompa ile suyu yukarlara çıkarmaya gayret ediyor veya işi yapmaya ara veriyorsunuz. Niçin kalb denilen harika pompa makinası bu işi bir ömür boyu yapıyor da ara vermiyor, yorgunluk belirtisi göstermiyor? Neden teklemiyor ve tamirata, bakıma gitmiyor? Arabanızın 5-10 bin km. de bir yağını değiştiriyorsunuz da neden kalbte buna ihtiyaç duyulmuyor?

Bu ve buna benzer bütün sistemlerde, derinliğine araştırma yapmalı ve işleyişleri hakkında her türlü soruyu kendimize sormalı ve cevaplar aramalıyız. O zaman, insan denilen bu hârika yapıyı ve bu harika yapının ustasını arayıp-bulma, tanıyıp aydınlığa çıkma yoluna girmiş oluruz.
Doç. Dr. Yusuf Doğaner