Sızıntı Arşivi

Haziran 1990 · s. 197 · 5 dakikalık okuma

İnkârın İlmiliği

Süleyman Aydın · Edebiyat

Son 15—20 yılda bilimde görülen hızlı gelişme ve değişimler ve özellikle teknoloji, fizikçilere maddenin en ince sırlarını keşfetmeye imkan verdi. Buna dayanarak, fizikçiler kainatın nasıl yaratıldığını Yaratıcıyı işe katmadan izah eden cihanşümul (evrensel) teoriler geliştirebileceklerine ve sonunda da Yaratıcı"nın varlığına ve O'na inanmaya ihtiyaç kalmayacağına inanmaya başladılar. Acaba onlar bu rüyalarını gerçekleştirebilecekler miydi ve bu ne kadar gerçekçi bir yaklaşımdı?

Bu soruların cevabı Profesör Russell Stannard'ın İngiltere'nin ünlü gazetelerinden olan "The Times"'da (13 Kasım 1989) yayınlanan makalesindeydi. Biz de bunu vakit geçirmeden Türk okuyucularına duyurmak istedik.

20. asırda kâinatın yaratılışı, yapı ve özellikleriyle uğraşan bilimlerin gayesi şu iki temel soruya cevap bulmaktır. Birincisi, Madde ve görünen eşya nasıl yok-dan var edildi? İkincisi, bu akılları durdurucu nizam ve ahengin nasıl vuku bulduğu ve devam ettiğidir. Avama bu birinci soruyu açıklamak çok zor görünebilir. Çünkü ilk bakışta etrafımızı kuşatan, çeşitlilik ve çokluk bunu imkansız gibi gösterir. Fizikçinin gözünde ise bu soru o kadar çetin bir soru değildir. Çünkü Einstein'in relativite teorisi bu sorunun cevabını verir. Relativite teorisine göre, eşya veya madde enerjinin yoğunlaşmış şeklidir. Enerji pozitif veya negatif olabilir. Çekim kuvvetiyle birbirine bağlı iki cismin var olabilmeleri için onları birbirinden iten sürekli bir enerjiye ihtiyaç vardır. Olması gereken bu enerjiyi fizikçiler "negatif çekim enerjisi" olarak tanımlarlar, O zaman akla gelen soru, kâinatta ne kadar negatif enerjinin var olduğudur. Cevap ise pozitif enerjiyle aynı miktarda olması gerektiğidir. Enerji için geçerli bu kanun maddesinin diğer bütün özellikleri için de geçerlidir. Mesela, elektrik yüklerini düşünelim. Kâinatta bol miktarda elektrik yükü vardır. Her atomun çekirdeği pozitif ve etrafında dönen elektronlar da negatif yüke sahiptir. Dikkat edelim ki, net yük sıfıra eşittir. Bu şekilde mantık yürütürsek, kainatın gerçekte hiçbir şeyden , yani yoktan varedildiğini ispat edebiliriz. Gelelim ikinci soruya; kâinat, mevcut teoriye göre Big Bang denen büyük bir patlamayla teşekkül etti. Neticede de içinde bulunduğumuz kâinat oluştu. Bu patlamanın sebebi neydi? Böyle bir soru "herşeyin bir önceki sebebe bağlı olarak meydana geldiği" kuralına dayanılarak sorulmuş bir sorudur. Bu kuralı kullanarak yola çıkarsanız, büyük bir problemle karşılaşırsınız. Çünkü Big Bang’in başladığı anda madde ve zaman birlikte var oldu. Ondan önce mekan ve zaman denen birşey yoktu. Diğer deyişle bunun öncesinde hiçbir sebep yoktur. Big Bang'ı, başlatan şeyin ne olduğu ise Quantum mekaniğinde saklı olduğu gözükür. Quantum mekaniği teorisine göre bir olay meydana gelmesi için belirli bir sebebe dayanmak mecburiyetinde değildir. Elde edilmiş olan belirli bir durumdan yalnızca muhtemel olan birkaç sonuç çıkarılabilir. Yeni anlayışa göre, bu belirsizlik kuralını kullanarak fizikçiler iddia eder ki, Big Bang'i başlatan olay, kuantum değişim ihtimallerinden doğan bir şansdı.

İşte, bugünkü batı biliminin verdiği cevap: Cazip mantıklı görünen bir spekülasyon.

Şüphesiz ki biz fizikçiler bu sözde çözümden dolayı çok büyük bir rahatlama ve heyecan duyduk. Fakat biraz akıl ve mantığımızı kullanarak düşünelim. Şayet bütün bu evrendeki hadiseler bu belirsizlik kuralından kaynaklanıyorsa, nasıl oluyor da fizikte cari muhteşem prensipler ve tabiattaki esrarengiz şekilde cereyan eden hâdiseler bu kadar kurallara uygun olabiliyor? Nasıl oluyor da bu düzensizlikler tesadüflerle muhteşem kanunları ortaya çıkarmaktadır? Eğer biz fizikçiler olarak gerçekten Yaratıcısız herşeyi izah eden bir teori yapmak istiyorsak, bu teori aşağıdaki sorularında cevabını ihtiva etmelidir.

Niçin binlerce mümkün kâinat arasından yalnızca bizim kâinat ortaya çıktı? Niçin bu kâinat belirli kanunlara uyarak hareket etmekte? Niçin bu kanunlar kuantum değişim ihtimallerinden etkilenmeyip yeknesaklığını korumaktadır?

Ben inanıyorum ki herşeyi bir tek teori veya formülle izah etme gayretleri aldatıcıdır. Çünkü fizikçinin lisanı matematikdir. Eğer bir basit cevap varsa, bunlar fizik kurallarına uyan ve bütün şartları gerçekleştiren genel bir matematik denklemiyle ifade edilmelidir. Fakat işin ürkütücü yanı, matematiğin temeli bir takım kabullenmelerdir (aksiyomlar). Meselâ, 1 ve 0'ın isbatı yoktur. Sadece bunları var kabul edip işe başlar, hiçbir zaman onların varlığını sorgulayamazsınız. Teoriler, bu kabullenmeler üzerine inşa e edilir. Ondan sonra bu teorilerin akla uygun olup olmadığı, bu kabullenmelere dayanılarak isbat edilmeye çalışılır. Bununla birlikte, hiçkimse ilkönce yapılan kabulün (aksiyomun) doğru olup olmadığını yargılayamaz. Çünkü böyle bir yargılama sistemin dışından gelmek mecburiyetindedir. Yalnızca bu değil, 1931 yılında ünlü matematikçi Kurt Godel, matematikteki aksiyomların (kabullenmelerin) birbiriyle tutarlı olduğunu isbat etmenin mevcut matematîki yollarla imkansız olduğunu gösterdi. Çünkü kabullenmelerden elde edilen sonuçlar hiçbir zaman birbiriyle çelişmiyordu. Çelişkili sonuç elde etmeyince de ne kadar tutarlı olduklarını test edemezsiniz. Ayrıca Kurt Godel şunu da açıkça gösterdi ki; özel bir matematîki sistemin tutarlılığını isbat mümkün olsa bile o zaman aynı sistem bütünüyle tamamlan¬mamış olacaktır. Çünkü aynı sistem içinden yola çıkarak, o sistem içinde bulunan bütün doğru ifadelerin ve çözümlerin doğruluğunu isbat etmek imkansızdır.

En kesin ve güvenilir bilim dalı olan, matematiğin ruhunu kaplayan bu tabii kaçınılmaz eksiklik, kurulacak herhangi bir matematîki kâinat modelinde de kendini gösterecektir. Tabii olarak fiziki dünyaya ait olan İnsanlarda, yukarıda açıklanan matematîki modellerin eksikliğini yansıtacaktır. Bu bizi şu sonuca götürür, insanlar, inşa ettikleri model ve sistemlerin dayandığı belirli varsayımları (aksiyom) niye seçtiklerini yargılamaya muktedir olamıyacakları gibi, bu kabullenmelerin tekabül ettiği fizik kurallarını da yargılayanı ayacaktır. Dahası; insanoğlu, kâinatın yaratılışı ve işleyişi hakkında yazılan ve söylenen doğru bütün ifadeleri bile yargılamaya muktedir değildir. Bunun manası; bugünkü mevcut bilgimizin ve kainat anlayışımızın doğruluğu ve yanlışlığı ancak içinde bulunduğumuz sistemin dışından gelen bir bilgi ve referans ile değerlendirilebilir. Bu da İnsanlığın ilk bilgi kaynağı olan Yaratıcı'nın insanlığa tarih boyunca gönderdiği mesajlar ve son haliyle de Kur'ân'dır.

Yukarıda zikredilen sebeblerden dolayı İngiliz Astronom Hawking'in meşhur "Brief History of Time" adlı eseriyle yapmaya çalıştığı gibi, Yaratıcıyı işe katmadan herşeyi açıklayan bir

teori kurma ve bu teorilerin sonunda Yaratıcı’ya olan ihtiyacı ortadan kaldıracağını iddia etme, temelinden yanlış bir düşünce tarzına dayalı bir hükümdür.

Russell'in ifadesiyle " biz fizikçiler ve bilim adamları Yaratıcı'yı da işin içine katmak zorundayız".

Acaba, Russell Stannardın bu açıklamalarına inkarcılar ne cevap verecekler? İnkârcılığın temelinde yatan yanlış düşünceyi gözler önüne seren bu ifadeler karşısında hâlâ gözlerini kapamaya devam mı edecekler? Bunu da zaman gösterecektir. Yazımızı şu beyitle noktalayalım :

"Hakikat Güneş gibidir üflemekle sönmez.

Gözünü kapayan ancak kendini gecenin karanlığına atar."

Dr. Süleyman Aydın