Sızıntı Arşivi

Kasım 2000 · s. 480 · 4 dakikalık okuma

İnanıyorum!..

Melih Yalçıneli · Edebiyat


İnsanoğlu, düşünme ve inanma kabiliyetine sahip mükemmel bir varlık. Ancak, zaman zaman bu kabiliyetinin tam tersine olarak, kendisi gibi aynı haklara sahip olan başka insanların farklı fikir ve inançta olmalarına tahammül edememekte; hatta onlara karşı insafsız ve zalim bile olabilmekte. İnsanlar, uzun yıllar alan tecrübeler sonunda, fikir ve vicdan hürriyeti konusunda ilerlemeler kaydedip birtakım haklar elde ettiyse de, çoğu zaman bunlar ya sözde ya da kağıt üzerinde kalmışlardır. Her ne kadar sonunda aklın ve inancın gücü galip geldiyse de, maalesef insanlığın geçmişi, bununla ilgili üzücü ama bir o kadar da ibret verici örneklerle doludur:
Tarih; Hz. İsa'nın doğumundan 617 yıl sonra. Yer; medeniyetlere beşiklik etmiş, pek çok peygamberin görev yaptığı yer olan Ortadoğu'daki Mekke şehri. Hak bir dine tabi olmadığı için olabildiğince acımasız olan vicdanlara, doğruyu bulmaktan aciz akıllar da dahil olunca Orta Çağ'ın zulmet ve zulmü tüm karanlığıyla ortalığı kaplamıştı. Diğer taraftan; insanın kendi yaptığına yine kendisinin tapmasına karşı çıkıp, tek Allah inancını yeniden ihya eden İslam dini ortaya çıkalı ise henüz 6-7 yıl ancak olmuştu.

Bu kısa süre içerisinde inananlar inandıklarını yaşamaya çalışıyor ve diğer insanların da bu güzelliği paylaşmaları için gizlice onlara da anlatıyorlardı. İnanmayanların baskılarına rağmen sayıları kırk olduğunda, daha fazla kimseye ulaşabilmek için artık meydana çıkmaya karar vermişler ve hep birlikte Kabe'ye gidip açıkça ibadet ederek bunu gerçekleştirmişlerdi. Din, artık topluluklara açıkça anlatılıyor, inananların temsilcileri dış ülkelerde de kabul ve rağbet görüyordu.

Ancak bu gelişmeler müşrikleri endişeye düşürmüştü. Müminlerin tek Allah inancı, onların yıllardır savundukları çok tanrılı putperest inancın insanlar nazarında zayıflamasına, reddedilmesine neden oluyordu. Diğer yandan tevhid fikrine karşı çıkmalarının arkasındaki asıl sebep belki de, müşriklerin muazzam bir gelir kaynağına dönüştürdükleri din ticaretinin tehlikeye girmiş olmasıydı. Artık hiç kimse put satın almayacak, bağışta bulunmayacak ve dini otoriteleri yıkılacak; böylece sürekli akmakta olan rant kaynakları kuruyacaktı. Ayrıca üst tabaka olarak ellerinde bulundurdukları şehir yönetimine halk da ortak olmak isteyecek, böylece siyasi otoriteleri de sarsılacaktı. Halbuki onlar yönetmek için yaratılmış asil sınıftı, diğerleri ise kendi yönetimlerine muhtaç bir yığın. Bu mutlu azınlık, köleler ve kadınlara verilen haklardan da aynı sebeplerden dolayı rahatsızdılar.

O ana kadar uyguladıkları baskının, hatta işkencelerin de fayda vermediği, bilakis sayıların daha da artırdığı inananlara karşı yeni bir plan uygulamaya karar verdiler: Boykot!

617 yılının başlarında Mekke'deki müslümanlarla Hz. Peygamber'in ailesine karşı, siyasi ve ekonomik boykot uygulamaya konuldu. Henüz Müslüman olmamış aile fertleri de buna dahildi. Çünkü Hz. Peygamber'in sülalesi O'nu koruyor, himaye ediyorlardı.

Boykot kararları kağıda yazılarak, hukukilik ve kutsilik kazandırmak için Kabe'nin duvarına asıldı. Karar gereği; inananlar ve onları himaye edenlerle alışveriş yapmak, kız alıpvermek, hatta konuşmak dahi yasaktı. Her türlü ilişkinin kesildiği topluluk dar bir mahallede yaşamaya mecbur edilerek ablukaya alındılar. Kazara oraya gidenler olursa onlar da ağır şekilde azarlanıp tehdit ediliyordu.

Kendileriyle aynı ülkenin, aynı milletin insanı olmalarına rağmen inananlara reva görülen bu hayatın şartları gittikçe ağırlaşıyordu. Ellerindeki yiyecekler tükeniyordu. Senenin belli bir zamanında alışveriş yapmalarına izin verilse de satış yapmaları çeşitli yollarla engelleniyor, tüccarlar da tehdit edilerek caydırılıyordu.

Boykota maruz kalanlar dışarıdan pek fazla bir şey alamadıkları için şiddetli bir kıtlık ve açlıkla karşı karşıya kalmışlardı. Hatta bazıları ağaç kabukları ve yaprakla, ele geçirebildikleri eski deri parçalarını ateşe tutup yemeye başladılar. Öyle ki çocukların feryatları uzaklardan duyuluyordu. Bu seslere kulaklarıyla birlikte vicdanlarını da tıkayan müşrikler ise ellerinden gelse onların havayı teneffüs etmelerine bile müsaade etmeyeceklerdi.

Bununla birlikte inananların bu durumuna üzülen ve acıyan insaf sahipleri de yok değildi. Hz. Hatice'nin yeğeni parası önceden ödenmiş bir yük unu ne pahasına olursa olsun onlara ulaştırmıştı. Bir başka gün bu defa halasına buğday götürürken yolda tüm bu zulmet ve cehaletin babası olan Ebu Cehil'in tehdit ve şiddetine maruz kalmıştı. O sırada yanlarına gelen bir başka vicdan sahibi Ebu Cehil'in başını yararak onu kurtarabilmişti.

Boykot altındakilerin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için başta Hz. Peygamber olmak üzere maddi durumu müsait olanlar bütün varlıklarını harcadılar, birbirlerine destek oldular. Artık üçüncü yılına girmiş bulunan boykot dayanılmaz bir hal almıştı. Boykotçular içinde de çözülmeler başlamış, bu insanlık ve hukuk dışı davranışa itirazlar artmıştı. Hatta kararları kaleme alan katip de bu gurubun içindeydi. Hemşehri ve akrabalarının bu durumu artık vicdanlarını rahatsız ediyor, ancak ellerinden pek bir şey gelmiyordu.

Bu uygulama ile müminlerin inançlarından vazgeçeceklerini, zayıflayacaklarını, ya da yokolacaklarını zanneden müşrikler hayal kırıklığına uğradılar. Üç yıldır inancından dönen olmadığı gibi, Hz. Peygamber bu şartlara rağmen ulaşabildiği insanlara dini anlatmaya ve öğretmeye devam ediyordu.

Artık dayanılmaz bir hal alan boykotun üçüncü senesinde inananların bu sabrı neticesinde Allah'ın mucizesi imdatlarına yetişti: Müşriklerin Kabe'ye astıkları kağıttaki yazılar Allah'ın ismi dışında güveler tarafından tamamen yenmişti. Vahiy yoluyla gelen bu bilgi Ebu Talip tarafından müşriklere iletilince inanmadılar. Ancak gidip de gözleriyle görünce önce şaşırdılarsa da her zaman olduğu gibi birçoğu yine bunun sihir olabileceğini söylediler.

Bununla birlikte bu mucize boykot kararına büyük bir darbe vurmuş ve karşı olan ehl-i insaf kişileri de cesaretlendirmişti. Nihayet kağıdın geri kalanı da yırtılıp atıldı. Böylece üç yıl süren bu sıkıntılı dönem, geride sebep olanları tarihi utançlarıyla başbaşa bırakarak inananların zaferiyle sonuçlandı. Bu süre içerisinde hiçbir şiddet ve taşkınlığa başvurmayan insanlar, inanç ve sabırları sayesinde hayatta kalabildiler. Bundan sonra da doğru bildikleri yoldan ayrılmayıp hizmetlerine devam ettiler. Bu inancın mimarları olan o az sayıda insanı bugün dünyada bir milyar insan takip etmekte; onlara bu muameleyi layık gören o günkü güçlü, kalabalık güruhu ve de zihniyetini ise ne anan ne de saygı duyan var.