Temmuz 1988 · s. 248 · 3 dakikalık okuma
İltibaslar
![]()
Ses ahengine ve kaidelere uyulmadan türetilen uydurma kelimeler, ‘bet, cıvık ve yüzsüz” olmakla beraber, zaten Türkçede halledilmesi gereken iltibasların çoğalmasına, dolayısıyla ifadelerin tamamen anlaşılmaz hale gelmesine sebebiyet vermektedir. Ayrıca son “devrik cümle” cereyanları da karışıklığı büsbütün arttırıyor. Böylece, Türkçe denen gül bahçesi, ayıklanamayacak çalı ve molozlarla doluyor.
Çeşitli iltibas şekilleriyle ilgili, çoğunu basından aynen aldığımız, bir kaçını da adapte ettiğimiz aşağıdaki misaller, Türkçeyi tehdit etmekte olan yeni yeni virüs ve mikropları bize sızlayarak, “pertavsızlayarak” duyuracaktır:
Kuşaklar vardır ki (insanın beline saracağı sıcak kuşaklar değil nesiller) milyonlarca insanın selamete kavuşmasının imkânını, filan adamın gitmesinde, falanın gelmesinde aramıştır.
Çok düşünceli adam! (Tasalı mı, nazik mi cümlenin sonunda ünlem olduğuna göre yoksa kaba mı?)
O sizinle eğlenir. (Alay mı eder, hoşça vakit mi geçirir?)
İttihatçılar suikastçiları tutmamışlardır. (İhbar geç kaldığı için yakalayamamışlar mıydı? Yoksa beğenmiyorlar mıydı?)
Bu nere elması? (Amasya mı, Kongo mu? Elma mı, elmas mı?)
Milletler arası kinin... (Sıtma mı var, harb mi çıkıyor?)
Deliler gibi yazı bekliyoruz. (Tımarhaneden kurtulmak için yazılı müsaade mi? Okuyunca zihni açacak bir yazı mı? Yoksa mevsimini mi?)
Aklı erik çocuğun! (Aklı, erik gibi mi? Aklı erik peşinde mi? Yoksa aklı herşeye eren mi?)
Bir diken yüz meyveden iyidir. (Diken niçin meyveden iyi olsun. Yoksa “ağaç diken” demek mi?)
Sağlam sandığın burada mı? (Sandık mı, zan mı?)
Mutlu musun? (Bu soruya Ulunay, “Hayır, İstanbulluyum.” diye cevap vermişti.)
Bir Japon kitapçısı telefon numarası olarak 3747 yi almaya muvaffak olunca sevincinden çıldırmıştı. Japonca bu numara “mi-no-yo-mu” diye okunur. Bunun bir manası da “Herkes okur”dur.
Montaigne’in denemelerinden bir yenilik, bir güzellik doğmuştu. (Deneme burada “essai’’ mi demek, “tecrübe’’ mi demek? (Öz—Türkçenin cilvesi!)
Bilginin gösterdiği yol budur! (İlim mi, âlim mi? Yoksa Bilgin isimli bir siyasetçi veya ilim adamı mıdır?)
O düşünür yazarsa iyi olur. (Mütefekkir demek mi? Yoksa düşünerek manasına mı?)
Adayı ne zaman ziyaret ediyoruz? (Seçim mi var, gezi mi? Çünkü “aday” da “ada”da olabilir.)
İnhimak: Düşkünlük. (Hâlbuki bu “düşkünlük” lerin arasında çok fark var.)
Başka bir “deyişle’: yeni Türkçe akımı, bir “deyiş’’ midir? (ikinci “deyiş” üslup demekmiş! Allah üçüncüsünden korusun!)
Evvelki gece Parti İlçe teşkilatından davet vaki oldu. Gittik dinledik ve 11 Ocak ile (seneyi unuttular zannedersiniz, acele etmeyin) 2 bucak idare heyetlerinin istifa ettiklerini yazdık.
O aralık ayı geldi. (Bu cümlenin en az üç manası var. Teşrinlerin ve Kanunların adları değiştirilerek bunlara “ekim, kasım, aralık, ocak” denildi. Dördü de iltibaslıdır. Ocak en azından on—on beş manaya gelir. Şimdi “Haziran’da görüşürüz.” der gibi “Ocakta görüşürüz” diyemiyoruz. “Ocak ayı” demek gerekiyor. Bir yerine iki kelime!)
Bu liste daha da uzatılabilir. Mevcut iltibaslı kelimelere, yani türetilip üretilen uydurukçaları da ilave edilerek iltibaslar bu tempoyla arttırılacak olursa, insanlarımızın bilhassa gelecek nesillerimizin, birbirini konuşma yolu ile anlaması hemen hemen imkânsızlaşacaktır. Bunun çok iyi farkına varan Nüvit Özdoğru şöyle diyor: Telepati ve sair ile metafizik fenomenler üzerindeki çalışmalar yeteri kadar gelişmediği takdirde torunlar, mesela, “Sangıla düşünür angıt kıgığını” dedikleri vakit bunun “Keten helvasını düşüne düşüne tart.” mı, “düşünülüp taşınıldı, salatalığa zam yapıldı.“ mı, “iyi düşünün bono faizleri artıyor.’’ mu, yoksa daha bambaşka manaya mı geldiğini anlatabilmek için kelimelerin yanına lügatlardaki mana sıralarına göre rakamlar iliştirmek gerecektir.
“Sangıla (19) düşürür (63) angıt (75) kıgığını (102).”
Belki de bu durumda konuşurken Afrikalı bir kabilenin yaptığı şekilde, kelimelerin el, kol, ağız, burun hareketleriyle takviyesi düşünülebilir. Mesela “kıgık’’ derken burun sola doğru kıvrılır ve sağ kas oynatılırsa bu “ıspanak” demek olur. Bu usulün bir mahzun var, Mehtaplı geceler hariç geceleyin ıssız yerlerde konuşarak anlaşmak mümkün olmaz. O zaman başka buluşlara başvurulabilir.
Fakat dili bu hale getirmeyi düşünenler herhalde daha pratik çareler düşüneceklerdir. Mesela, Peru ormanlarında yaşayan ince—incelerin tecrübelerinden faydalanacaklardır. Çünkü bütün dilde bir tek kelime vardır: “ince”, konuşurken bu kelime alabildiğine değişen ses tonlan ve çığlıklarla süslendiği için manalan tefrik etmekte güçlük çekilmez. Son yıllarda dilin saflığına bir darbe teşkil eden birkaç yabancı ton ve çığlık müstesna, bütün ton ve çığlıklar yerli ve atalarla alakalıdır. Bizi alakadar edecek olan durum şu; İnce—İncelerin adları dilleri ye nicelikleri kendilerinin Orta Asya’dan Güney Amerika’ya göç ettiklerinde şüphe bırakmamaktadır. Dilleri yüzde yüze yakın öz—Türkçeye yakın olan böyle asil, dost ve kardeş bir topluluğun ses tonlarından ve sayhalarından faydalanmak dilimizin özleşmesine bir engel teşkil etmez, üstelik, ince—incece hem gündüz, hem de, mahalle muhtarından müsaade alınmak şartıyla, geceleyin konuşu1abilir.
Derleyen: Safvet Senih