Ağustos 1996 · s. 290 · 7 dakikalık okuma
İlahi Günleri Düşünürken
Ne zaman Yüce Yaratıcı’nın sonsuz kudretine güven ufkundan, nebilerin vaadinde, velilerin yadında olan günleri, şafakların doğru sözlü şahitleriyle mülahazaya alsak, geleceği adeta kendi hususi rengi ve deseni ile görüyor gibi olur; ümitlerimizin bir kere daha dirildiğini hisseder, bir zamanlar yitirdiğimiz cennetlere doğru uçtuğumuzu sanırız. Varlıklarımız, tabiatın ruhuyla, gönüllerimiz de dinin şefkat ve kucaklayıcılığıyla iç içe olduğu halde uçtuğumuzu sanırız.
Evet, her gün bir emaresi zuhur eden şafakların da ifade ettiği gibi, önümüzdeki yıllar, şimdiye kadar gelip-geçen günlerden daha içli, daha sıcak ve daha parlak olacağa benzer. Eğer muhalif bir rüzgar esmez ve emareleri zuhur eden şafaklar, bizim yanlış stratejilerimizin tozuna-dumanına yenik düşmezse yakın bir gelecekte ülkemiz daha mamur, dünya daha tılsımlı, hayat daha büyülü ve topyekün varlık daha ilahi bir görünüm arzedecektir. “Tarihi tekerrürler” devr-i daimi içinde ara sıra zuhur eden, bizim de “eyyamullah” diyeceğimiz o müstesna zaman dilimi, ruhların son haddine kadar açılmasına müsait ve gönüllerimize ebediyet ruhunu duyuracak kadar da renkli olacağı ümidini beslemekteyiz.
Kim ne derse desin, biz ne zaman, olacağı olmuşu yüksek kulelerin tepelerinden temaşa etmişsek, derlenip-toparlanıp yepyeni bir millet olmanın yankılarını, mazi kanaviçesi üzerinde işlenen ümranların ihtişamını, istirdad edeceğimiz milli itibarımızı, devletlerarası müzakerelere esas teşkil edecek konuları, konuşulan sözleri, düşünülen meseleleri ve bütün bunlarla renklenen o sihirli zamanı, onun rikkatini, havasını, ilhamlarını, harikalarını görüyor, duyuyor, hatta yaşıyor gibi oluruz., isterseniz siz bunlara gönüllerimize sızan ve yer yer heyecanlar şeklinde köpüren imanın, ümidin, azmin ve önsezilerin solukları, söyleyişleri ve haykırışları da diyebilirsiniz.
Bir bahar geldiğinde nasıl kendine ait renkleri, kokuları, tatları ve sıcaklığıyla gelir; çevremizdeki güller, çiçekler ve çemenler nasıl bütün yeryüzündeki baharı hülasa eder, manasını ruhlarımıza boşaltır ve ihtişamını gönüllerimizin kadirşinaslığına bırakır; öyle de, duygu, düşünce ve davranışlarımızla beslenen yarınlar da, bize bütün çeşnilerini sunar ve bizi tasavvurlarımızı aşkın dünyalarda gezdirirler.
0 ilahi günlerin en güçlü referansı hiç şüphesiz imanın, ümidin, azmin yanında, tohumun, toprağın bağrında sıkışmasına denk ızdırap günlerindeki sancı, hafakan ve heyecanlarımızdır. Gelecek günler bunlarla yeşerip bunlarla var olacak, bunlarla yadedilip bunlarla anılacaktır. Evet, yarınların neşe, sevinç ve süruru, hep geçmişin çile, ızdırap ve sıkıntıları üstünde tüten sıcak bir buğu, dalgalanan canlı bir ışık ve aheste aheste açan rengarenk bir tomurcuk gibi hatırlanacaktır. Hem de gönüllere ra’şeler salacak kadar bir enginlik içinde...
Madem ki vicdanlarımızda böyle bir baharın şafak emarelerini duyup hissediyoruz; öyleyse daha şimdiden onu, ruhlarımızın enginliğinde yaşayabilir ve gönüllerimize açılan vuslat pencerelerinden temaşa ederek ona hoşamedide bulunabiliriz., bulunabilir ve yüreklerimizi şevkle hoplatan bu kabil duyuş ve sezişlerle en ciğersuz hadiseler karşısında dahi hep neşe soluklayabiliriz. Gerçi ilahi isimlerin rengarenk bir aynası ve ebedi alemlerin de sırlı koridoru sayılan bu pırıl pırıl dünyanın bütün güzelliklerini duyup yaşayamayacak, ilelebed onunla beraberliğimizi sürdüremeyecek. hususiyle de onun ihtişamlı dönemlerini idrak edemeyeceğiz ama, ömrümüzü; ebediyete olan imanımız. ümidimiz üzerinde şekillendirerek. aşk u şevkin kanatlarıyla sonsuza uçabilecek ve bir kere kaybettiğimiz ebediyeti, ihtimal yüz kere bin kere duyabileceğiz. Böyle bir ruh haleti ve ebediyete inanç eksenli düşünce sayesinde, beklentilerimizin hemen her çeşidini, milli mefküremizi, onu gerçekleştirme adına ortaya koyduğumuz stratejileri, uğrunda ömrümüzü adadığımız davamızı, gözlerimizi açıp-kapayıp beklediğimiz saadetimizi ve her zaman ermeyi planladığımız zevklerimizi kat katıyla duyup yaşayabiliriz. İlerde mutlaka ereceğimize inandığımız mutluluğu, gönüllerimizin yamaçlarında birer cennet manzarası ve cennet çağıltıları şeklinde duyup yaşayacaksak artık geriye kayda değer ne kalıyor ki.? Böyle bir saadet vaadi ve bu ölçüde bir duyuş ve hissediş, şimdiki bulanık binbir lütuftan daha iyi değil mi.? Zannediyorum gönüllerimizde tüllenen ve bütün beklenti ufuklarımızı kuşatan böylesine engin bir saadet vaadine karşılık, halihazırdaki bütün zevkler, safalar feda edilse de değer..
Aslında, O’nun aşk u şevki ve O’nun derdi ile yaşayanlar, bir de her derdi unutup gönüllerini O’na vuslat arzusu ile doldurabilseler, içlerinin derinliklerinde ebediyet duygularının estiğini duyacak, kesintisiz zevk-i ruhanilere erecek ve “bir bu kadar zevke bu ömür kafi değil” diyeceklerdir.
Evet O’na olan aşk u şevkimiz, her yerde ve hemen her zaman O’nu arayan bakışlarımız, bu bakışlarla çevremize bile yumuşaklık hissettirmemiz ve bu derinliklerle her şeyi şefkatle kucaklamamız, rikkatle sevmemiz, bu ölçüde insan olmaya has öyle zevkli enginliklerdir ki; duyup tadanların -bu numunelerin daimi asıllarına iştiyak dışında- zannediyorum ruhlarında herhangi bir arzu kalmayacaktır.
Şimdilerde, hadiselerin umumi manzarası ve hayatın geçmiş dönemlere nisbeten daha farklı bir çizgiye girmesiyle. inanan gönüllerden taşan aşk u şevk ve her ruhta hissedilen diriliş humması hemen her yerde yan yana.. öyle ki her vadide binlerce dil, alevden nefesleriyle karbonlaşmış düşüncelere hayat üflüyor ve topyekün dünya. ışıkların kol gezdiği iklimlere doğru kayıyor ki bu Hızır soluklular çevrelerine böyle sürekli hayat üfledikleri ve dünya da yoluna devam ettiği sürece ışığa muhtaç bütün gönüller bu parıldayan yüzleri ve onlara ait yürekleri delen sözleri er-geç duyacak ve tıpkı karanlıklarda kaynaşıp duran, ışığı sezince de hemen ona koşan pervaneler veya her zaman güneşe yönelen çiçekler gibi kaynağı sonsuz kadar eski, çağdaki televvünleriyle de yepyeni sayılan bu ışığa koşacak; derken bütün kalbler aynı hummayla coşacak, bütün ruhlar da yeniden bir kere daha dirilecek ve dünya, büyük ölçüde ukba buudlu bir şehrayine dönüşecektir.
Bu kudsiler her zaman, çevrelerinde bulunan veya uzaktan onlara koşan milyonların sükut ve tasvibi içinde, ışığa açık kalblerinde yeşerttikleri hisleri, sanki yalnız kendileri adına değil de, gelmiş-geçmiş ve gelecek bütün kudsiler hesabına ifade ediyormuşçasına coşkun ve engin bir mesuliyet duygusuyla, seslerini daha bir tiz perdeden duyurmak ve daha güçlü haykırmak isteyecek ve takatlarının son haddine kadar avazlarını yükseltip ruhlarının derinliklerindeki manaları, mezardakilerine bile duyuracak şekilde gürleyeceklerdir. Evet, bütün iç alemleriyle maneviyata uyanmış ve mana ikliminin varidatıyla doygunluğa ermiş bu insanlar, mahiyetleri tıpkı müktesebatlarıymış gibi ruhlarından yükselen sesleri, aşklarından fışkıran sözleri ve iç alemlerinden taşan hisleriyle en katı duyguları delecek, en paslı kilitleri açacak ve en sert gönülleri bile yumuşatacaklardır. Yumuşatacaklardır; zira onlar, hep içlerinden doğan öteler buudlu ve lahut derinlikli nağmeleriyle, kendi ruhlarının sesini, kendi aşk u şevklerinin bestelerini mırıldanacak ve bütün bir insanlık namına imanlarını, ümitlerini. heyecanlarını, daussılalarını ve vuslat arzularını seslendireceklerdir. Onların gelecek adına ve sonsuza davet hesabına bütün çağrıları, bütün yönelişlerini, bütün recaları, bütün duaları ve samimiyetle gerilmiş ruhları, sanki bizim bugüne kadar söylemek isteyip de söyleyemediğimiz, duyurmak arzu edip de duyuramadığımız ve hep kör-aksak bıraktığımız hususların ifade edilişi, seslendirilişi, yorumlanışı gibi olacaktır.
Herhalde, o çağın insanları bizde olduğundan daha fazla zengin duygularla birbirlerine yönelecek, daha aşkın seslerle birbirlerine hitap edecek ve hep aynı aşk u şevki söyleyeceklerdir. Zaten dünden bugüne böyle ilahi günlerde her zaman, bir sevenler, bir de sevilenler olmuştur. Sevenlerin hep Mecnun, sevilenlerin de Leyla olduğu böyle dönemlerde, bütün aşklar, şevkler, güzellikler, nizamlar Cemal-i Sonsuz’un çok perdelerden geçmiş gölgesinin gölgesi.. olması mülahazasıyla, önce her şeyin asıl kaynağı 0, sonra da derecesine göre her şey sevilmiş, koldanmış, sinelere basılmış ve O’nun mührü olarak da takdis edilmiştir.. ve böyle dönemlerin talihli insanları da, ömür boyu sevmek, sevilmek duygularıyla yaşamış, çekilen sıkıntıları da bir ebedi mutluluk adına tırmanılması gerekli bir helezon ve ruhun beslenme yolu kabul ederek hep inşirah soluklamışlardır. Hele bir de gönüllerde uyanan marifet, muhabbet ve aşk u şevki körükleyecek bazı saikler söz konusu olunca, onların ruhları adeta sonsuza yelken açıyor gibi kanatlanmış ve zaman üstü mekan üstü bir kıvamla Fuzuli’leşerek;
“Min can olsaydı ah men-i dil şikestede
-Ta her biriyle bir kez olsaydım feda sana-“
demişlerdir..demelidirler de; zira, belli bir noktadan sonra, kendi güç ve zenginliğiyle ayağa kalkan ruhlar, kendilerini ifade serbestiyetine ulaşan duygular, varlığı binbir menfezle O’na açılan kapılar şeklinde temaşa eden mantıklar ve muhakemeler öyle bir aşkınlığa ererler ki; artık madde, metafiziğin önünde bir hudud, bir engel olmaktan çıkar, inceleşerek şeffafiyet kazanır ve adeta mananın bir aksesuarı haline gelir.
Burada deryadan bir damla şeklinde ifade edilmeye çalışılan duygular, düşünceler, ümitler, beklentiler, sevinçler, inşirahlar pek çok milli rüyalarımızın gerçekleşeceği. imanların marifetle derinleşeceği, marifetlerin aşk u şevke dönüşeceği, aşkların iştiyakların ruhani lezzetlere inkılap edeceği bir yeni ışık çağından sadece birkaç katredir.. deryayı gösteren birkaç katre. Şimdilik uzak gibi görülen bu rüyalar alemi, her şahsın istidad ve kabiliyetine göre başka başka görülse, hissedilse de, her şeyin, bir müşterek duyuş ve seziş çerçevesinde cereyan ettiğinde şüphe yok. Herkes böyle bir oluşumu, kendi duyuş, kendi seziş ve kendi gönlünün enginliğine bağlı devam ettiredursun; imanın, azmin imkansızlıkları “olur” hale getireceği, bütün virajları düzeltip tepeleri sileceği ve patikaları da şehrahlara çevireceği ilahi günler yakındır.
Öyle zannediyorum ki, maddenin ve maddeci düşüncenin banallaştırdığı iptidai ruhlar bile -eğer Allahın kendilerine bahşettiği insani değerleri inatlarının emrine vermezlerse- bu iman ve aşk u şevk döneminde, Allah’a intisabın diriltici gücünü idrak ederek bu umumi oluşum insiyaklarına kendilerini salacak ve bu ilahi günleri tıpkı bir hayat usaresi gibi yudumlayacaklardır.
SIZINTI