Haziran 1993 · s. 37 · 5 dakikalık okuma
İfade Buudları


Belagat ilminde “müstetbeatü’ t-terakib” tabir edilen terkiblerin kullanış biçiminden doğan sarih mana ile alakalı; fakat daha değişik bir ton ve derinlikte manaları ifade eden bir tarz vardır Bu çeşit ifade tarzı ile sözler yepyeni bir buud kazanmakta, ebedi zevke sahip gönüllere apayrı bir neşve serpmektedir.
Bu hususta MÜNAZARAT isimli eserde şöyle bir ibare var: “Ve seye’ hüzü’1 islamü bi yeminihi min’ el-hücceti seyfen sarimen, cezzaran mühenneden ve bi şimalihi mi’n el hurriyeti licame feresin arabiyyin müşrik ıl levni falikan bi fe’sihi ve kavsihî ruus el ıstibdadi’1 lezi bihi inderese besatinüna” yani, “İslamiyet baltasını ve okunu, bizim bahçelerimizi mahveden istibdadın başlarına atarak, sağ eline keskin hüccet (delil) kılıcını, sol eline de hürriyet; dolayısıyla rengi parlak Arap atının dizginini alacak.”
Muhterem müellif, bu ibarenin haşiyesinde şu ihtarda bulunuyor: “Yine bak maşaallah, hem Nur, un Zülfikâr ve Huccetullah’il-Bâliga gibi mecmualarını, hem Yemen, Mısır, Cezayir, Hint, Fas, Kafkas, Fars ve Arap gibi İslam milletlerini haber verir gibi şifreli bir fırkadır.” Dikkat edilirse seçilen kelimeler, ikinci dereceden, fakat sarih manaya ters düşmeyen işaretleri ihtiva ediyor Mesela “Yemin” Yemen’e, “Seyf’ Rusya’ya, “Fe’s” Fas’a, “Mühenned” Hind’e, “Cezzar” Cezayir’e, “Arabi” Arab’a işaret etmektedir. Yine Münazarat’ta: “Komşumuz olan milletler bizden az iken kuvvetleri çok kısa iken üzerimize uzanıyorlar” denildikten sonra Arapça ifadeyle: “İnne riksehüm yağribü tahirena” yani: “Onların pisi, bizim temizimize galip geliyor” deniliyor. Alttaki dipnotta ise, müellif şöyle diyor: “İstersen dikkat et, o zaman, Ermeni mebusu Vartakis ve Hakkari mebusu Seyyid Molla Tahir’ e işaret eder.” Demek ki, “risk” (pis) kelimesi dolayısi ile Vartakis’e, “tahir” kelimesi de S. M. Tahir’e işaret ediyormuş. Hem de Tahir’e işaret ediyormuş. Hem de Osmanli Meclis-i Mebusan’ında Ermenilerin teklif ve sözlerinin daha çok geçerli olduğunu ifade ediyor.
“Muhakemat” isimli eserde Kur’an-i Kerim’deki tekrarların hikmetine işaret edildikten sonra, Arapça olarak deniliyor ki:
“Fenzur ala Kelam’ir-Rahman’illezi alleme’1-Kur’ane febi eyyi ayat-i Rabbike lâ tetecella hâzihi’ l-hakikatü fe veylün hineizin li’zzahirine’llezine yahmilüne mâ lâ yefhemüne alet-tekrar. Fe in şi’ te fenzur ilâ kıssati Musa, fe inneha ecda min tefarik’ıl-asa ahazeha’l-Kur’anü bi’l-yeni’ l-beyza. Fe harret seharat’ ül-beyan-ı mehabbeten ve hayreten sacidine li belagatihi’ z-zehra”. Yani, “Kur’an’ ı talim eden Rahman’ in kelamına bak, Rabbi’nin hangi ayetinde bu hakikat tecelli etmiyor ki Bu takdirde öyleyse anlamadıkları şeyi, tekrara hamleden zahirperestlere yazıklar olsun. Eğer istersen kıssa-i Musa’ya bak. Çünkü o, “tefarik-i asa”*dan daha kıymetlidir. Ki, o kısasa’yı Kur’an parlak eline aldı da, edebiyat sihirbazları onun parlak belagatına karşı muhabbet ve hayretle secdeye kapandılar.”
Dikkat edilirse “Kelami’ l-Rahman” “Alleme’1 Kur’an” “Fe bi eyyı ayat’i Rabbike” tabirleriyle tekrar mevzuunda itirazların bu ifadeyi daha çok geçtiği Rahman suresiyle ilgili olduğuna işaret edilmiştir. Aynı şekilde, Kur’an-ı Kerim’de Musa aleyhisselam’m kıssasından da, çok tekrarlanışından dolayı itirazların olduğuna “asa” “yed-i beyza” “sehara” kelimeleriyle işaret olunduktan sonra, bu kıssanın, sanki Musa (as)’ın asasının pek çok mucizelere mazhar oluşu gibi, çok yüce hikmet ve sırlara mazhar olduğuna işaret edilmiştir.
Bu tarz-ı ifade, Kur’an-ı Kerim’de mucize derecesindedir. Mesela Fetih süresinin sahabelerin vasıflarını anlatan son ayetine dikkat edersek, ilk nazarda sarih ve zahir mana olarak şunları görüyoruz: “Muhammed, Allah’ın Rasülü’dür. O’nun yanında bulunanlar kâfirlere karşı şiddetli kendi aralarında merhametlidirler. Sen onların, rükû ve secde ederek Allah’in lütuf ve rızasını aradıklarını götürsün”. Fakat, üsluptan taşıp sızan yönleri itibariyle de ayet, Efendimiz’in (sav) vefatından sonra makamına geçecek raşid halifelere hilafet tertibiyle işaret edip, her birisinin en meşhur ve özel sıfatlarını ve mümtaz vasıflarını haber vermektedir. Mesela “O’nun yanında bulunanlar” ifadesiyle ilk Müslüman olanlardan olup Efendimiz’in yanından hiç ayrılmayan, özel sohbetlerine mazhar olan, hicrette yolda yanında bulunup mağarada yanında kalan, bu özelliği ile “cihar-ı yâr-ı güzin” den olmakla birlikte bir de “yâr-ı gar” olma hususiyetini kazanan, ayrıca en evvela vefat ederek yine Efendimiz’in maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ı gösteriyor. Arkasından “Kafirlere karşı şiddetlidirler” ifadesiyle, Bizans’tan İran’a kadar dünyanın bütün devletlerini fetihleriyle titreten ve adaletiyle zalimlere yıldırım gibi şiddet gösteren Hz. Ömer’e işaret etmektedir. Ondan sonra da “kendi aralarında merhametlidirler” ifadesiyle, fazla merhamet ve şefkatinden dolayı Müslümanlar arasında kan dökülmemesi için kendini feda eden, hayati boyunca da merhamet ve cömertliğiyle meşhur ve mümtaz olan Hz. Osman’dan haber vermektedir. Arkasından da, “Sen onların, rükû ve secde ederek Allah’ in lütuf ve rızasını aradıklarını götürsün” cümlesiyle de, zühd ve ibadetle fakr ve iktisadi seçerek sırf Allah’ın rızasını arayan, rükû ve secdede herkesten ileri olduğu bilinen Hz. Ali’ye işaret edilmektedir. Vasıflar sayılırken, tertip de çok mühimdir.
Halifelere hilafet sırasıyla ve bu tarz ile işaret, sadece Fetih Suresi’nin son ayetinde değildir. İşte “Kim Allah ve Resulüne itaat ederse, işte bunlar, Allah’in kendilerine nimet lutfettiği nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir” (Nisa, 69) ayeti de, Peygamberimiz’den (sav) sonra hilafete geçecekleri haber vermektedir. Şöyle ki; “Nebiler” kelimesi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’dan bahsettiği gibi, hemen arkasından gelen “sıddıklar” kelimesi de, sıddıkların başı Hz. Ebu Bekir’e bakar. “Şehitler” kelimesi ile Hz Ebu Bekir’den sonra gelen Üç şehit halifeye işaret eder. Gerçekten Hz. Ömer, Hz Osman ve Ha Ali’nin üçü de şehit olmuşlardır. Arapça kaideye göre çoğulların en azı üçtür. Bu bakımdan “şehitler” kelimesinden üçten az sayıya işaret çıkmaz.
Göstermeye çalıştığımız numunelerle “müstetbeat’ üt-terakib” tarzıyla daha derin ve daha buudlu manalara ve ifade yüceliğine ulaşılabildiğine misaller getirmeye çalıştık. İnşaallah kendi öz malımız eserlere ulaşıldıkça, daha değişik güzelliklerle de karşılaşma imkânını elde etmiş olacağız.
Safvet SENİH
* Tefarik’ül-Asâ: Bir darb-ı meseldir. Bu darb-ı mesal hakkında meşhur Kamus Tercümesinde hülaseten şu malumat vardır: Araptan fakir bir kadının zayıf ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda, mesela bir defasında burnunu, bir defasında kulağım, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her defasında da, annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak zenginleşmiş. Bu sebeple oğluna, “Sen tefarik’ ül asadan daha faydalısın” denilmiştir. Zira o asa ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine faydalı şeyler yapılır. Onun gibi, oğlunun da vücut parçaları daha faydalı oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber muhtelif fayda cihetleri bulunan şeyler için mecaz olarak bu tabir kullanılır.