Sızıntı Arşivi

Kasım 2000 · s. 506 · 2 dakikalık okuma

İçimdeki Tabibin Teşhisi

· Edebiyat

Başım ağrıyor... "Var mı tedavi edecek bir tabip?", diye bakınıyorum, binbir telaşla... Bir el tutsa, alsa başımın içindeki tüm dertleri... Ahlar, oflar çekiyorum derinden derinden... Dinse artık zonk zonk zonklayan başımın ağrısı...
Serzenişlerim yaramı daha da derinleştirirken, kendisini tabip zannettiğim bir ses duydum içimden gelen. O ses sordu, ben cevapladım:

Sordu tabip:

Başın ne kadar şiddetli ağrıyor?

Bir dal tutmanın sevinciyle döküyorum içimi içime.

Ağrımak ne demek tabip! Zonkluyor, inliyor, çıkacak gibi oluyor içinde ne varsa... Gözlerim görmüyor hiçbir şeyi, kulaklarım duymaz oluyor. Hiçbir şey hissetmiyorum. Sadece o ağrıyı.. Evet, evet o ağrıyı...

Peki, nedir seni bu hale getiren?

Hüzünlü bir şarkının nağmelerine kapılıp içimde bir burukluk hissedince başlıyor hafiften hafiften...

O zaman kendini nasıl hissediyorsun?

Ufka dalıyor gözlerim. Kimseyle konuşmak istemiyorum. Duymak istemiyorum sözleri, sazları... Sonra mecalim kalmıyor...

Sonra...

Sonra bütün güzellikleri efsunkar iklim diye dikenli bağrımda sakladığım o müthiş hayallerime bir sis bulutu çöküp, hayallerim bir kara bulut gibi beni mecnun ettiği zaman, işte o zaman öyle bir hale geliyor ki... Dayanamıyorum.

Hımm!.

Sonra, bütün güzellikleri sevgiden örülü bir taç yapıp, dostlarıma, sevdiklerime sunarken, çekilen ellerin, asık suratların başıma bir balyoz gibi indiğini hissediyor ve kendime ait küçücük dünyama çekiliyorum ve ağrı o kadar şiddetleniyor ki...

Tam tahmin ettiğim gibi...

Sonra, menfaat endeksli bir hayat süren insanların birbirlerine muameleleri, içimde tecessüs eden mukaddeslerin bağrına bir hançer gibi saplanınca, şimşekler çakıyor beynimde... Hüzün besteleyen gözlerim artık bir bulut olup, hüzün çiçeklerini suluyor. Kanaviçeye işlenmiş, iğnenin ucundaki solgun güller misali buruşuveriyorum. Boynumu büküyor ve seyre dalıyorum zonklayan başımla fani dünyayı...

Dayanamıyorum, tabip!. Dayanamıyorum.

Aynısı...

Neden insanlar birbirine düşman gibi... Aynı Yaratıcı'dan gelmiyor muyuz? Neden insanlar imanla tutuşan gönül ellerini bıraktılar sonu olmayan acı bir iklime? Tabip söyle Allah aşkına, bülbülün güle sevgisi, kumru ile selvinin aşkı masal mı hep?.. Artık kalp grafiği nefretle yükselişleri çiziyor yüzlerde... Neyin kavgasını ediyoruz? 'Bünyan-ı Mersus'u ifade eden o kutlu Nebi'nin ellerini ayırmaya hakkımız var mı? Bak! Yine zonkluyor başım tabip!...

İki elinle tut bakayım başını...

Hakiki tebessümleri maziye mi gömdük? Candan, gönülden bağrına basacak yok mu? Niçin herkesin omzu boş? Kimse ağlamıyor birbirinin omzunda... Herkes bir fanusun içinde kendine bir dünya kurmuş. Bütün kainatı istila edecek muhabbete karargah olan şu kalpler, neden bu kadar hissizleşti?

Tut, tut iki elinle başını. Şimdi ağla, hıçkırarak...

Gözlerimden boşalıyor sanki bütün kirler. Sevgime sevgili arıyorum sanki... Bağrımı açtım bütün dünyaya. "Koşun!" diyorum bütün insanlığa, "koşun!". Fakat tereddütlü bakışlar yıkıyor dünyamı... Baş ağrım başlıyor yine o zaman. Yavaş yavaş ufka dalan gözlerimle umut dolu, şevk dolu, yürek dolu yüzler arıyorum etrafımda... Sineye çektiğim düşman bakışları hüznüme katıp derman arıyorum bütün insanlık için... Tabip söyle, dermanım nedir?

Dermanın derdinde mündemiç senin. Sen derdinle hemdem ol, derdini dinle, derdinle yat, derdinle kalk; bak o zaman dermanını bulursun. Başının ağrısına gelince; sonsuzluk ikliminde 'ebedi saadet'e ulaştığında, visali tattığında ve her şeyin hakikisini, aslını, membaını gördüğünde ve sana hayat veren Hayy-ı Kayyum'u seyrettiğinde doyasıya, ancak o zaman geçer başının ağrısı...

Eh tabip! Zor bulunur bir derman verdin. Bari söyle, borcum nedir?

Borcun, hadsiz bir sabr-ı cemildir.