Sızıntı Arşivi

Aralık 1981 · s. 20 · 10 dakikalık okuma

İbn-i Haldun

Taha Tahsin · Biyografi

Sosyolojinin kurucusu...

Tarih felsefesinde deha.

Psikoloji usullerini tarihe uygulayan ilk âlim...

Bundan altı asır evvel, Hicri 732 mi­ladi 1332’de Tunus’ta doğdu. Babasından ilim tahsil etti. İlk önce Kur’an’ı ezberledi. Yedi kıraat şeklini öğrendi. Edebiyat, fı­kıh ve hadis ilimlerini öğrendikten sonra aklî ilimleri de tahsil etti. Genç yaşında âlimlerin meclisine girdi. Bilgi ve faziletle­rinden istifade etti. Herbirinden ica­zetnameler aldı. Bir seyahatte, Fas Emiri Ebu İnan’ın veziri oldu. Kendisini kıska­nan memurların iftiraları yüzünden hapsedildi. Ebu vefat edince yeni Emir onu serbest bıraktı ve umumî kâtipliğine tayin etti. Kabilelerin isyanı üzerine Emir iktidarı kaybetti. Bunun üzerine İbn-i Haldun Gırnata’daki Beni Ahmer devletine gitti ve bu­rada tarih çalışmaları için müsait zemin buldu.

Kastil Kralı’na elçi olarak gönderil­di. Vezir İbn-i Hatip’in rekabeti yüzünden Gırnata’dan ayrılmaya mecbur oldu. Becaye Emiri Ebu Abdullah’ın davetini kabul etti ve ona vezirlik yaptı. Becaye ile Constantin arasındaki gerginlikleri gidermeye çalıştı. Siyasî hayatın istikrarsızlığı onu il­mi çalışmaları için Telemsan’da yerleşme­ye zorladı. Fakat idarî kabiliyetinden fay­dalanmak üzere davet edenlerin çokluğu onu tekrar faal hayata soktu. Telem san Sultam Ebu Hama onu hudutları koru­yan kabilelere başkan tayin etti. Bu askeri vazife münasebetiyle İbn-i Haldun sahra halkını tanıma ve göçebeler hakkında de­rin tetkikler yapma fırsatını buldu. Zaten tarihle ilgili görüşlerini bu tecrübeler vasıta­sıyla kristalize etti.

Tunus’ta, Fas’da, Cezayir’de ayrı ha­nedanlar hüküm sürüyordu. Köylerin ve kervanların kabilelerce yağma edilmesi, hanedanlar arası savaş, şehirlerin emniyet­sizliği, sahradaki otorite boşluğu istikrarlı bir hayatı engelliyordu. 47 yaşma gelmişti ve devamlı okumaları, siyasî tecrübeleri ile büyük bir malumat, bilgi biriktirmişti. Si­yasî hayatı bırakarak kendi tabiri ile “yeni bir ilim” yazmaya karar verdi. Bu suretle Selâme Oğullan Kalesi’ne çekilerek dört yılda meşhur “Mukaddime”sini yazdı. Ese­rini Sultan’a ithaf etti ve yazma nüshayı kü­tüphaneye verdi. İbn-i Haldun neticeyi bek­lemeden Hacca gitmek için Tunus’tan gemiye bindi. Dönüşünde onu hayranlıkla karşılayan Mısır’a yerleşti. El-Ezher’de ders verdi ve Kadı’ül-Kudat (kadıların kadısı) ta­yin edildi. Timurlenk Beyazıt’ı yendikten sonra Mısır’ı zapta kalkmıştı. Melik Nasır tehlikeyi atlatmak için İbn-i Haldun’u Şam’a elçi olarak gönderdi. Vaktinde ya­pılan bu hareket tesirini gösterdi ve Mısır’ı istiladan kurtardı.

Mukaddimesinde modern tarih felse­fesine ve modern sosyolojiye rehberlik yapacak bir tarih teorisi ortaya koydu. İbn-i Haldun tarihte iki manzara görüyor. Birincisi: Kronik. İkincisi: Asıl tarih. Kro­nik, vakaların tasviridir ve yalnızca edebî değeri vardır. Tarihin ise bazı prensipler ve sebeblerin yorumlanmasına ve muhakeme­ye ihtiyacı vardır. İşte buradan tarihin ha­kikati doğar. Tarih yalnız gerçek hâdiseler değildir; aynı zamanda bunların gerçekleş­mesini gerektiren şartların tahlilidir. Bu şartların tetkiki çok geniş olabilir ve insan cemiyetinin bütün manzaralarını kuşatabi­lir. İnsan cemiyeti bütünlüğü ile ele alınmış­tır.

İbn-i Haldun’un hükümdarlar katında dolaşmasını bir kusur olarak isnad eden­ler, ıstıraplar ve kargaşalıklar içinde çalka­lanan o devrin Endülüs’ü ile Batı Afrikası gi­bi ülkelerde yaşayanlar için bunun bir ku­sur teşkil etmeyeceğini unutuyorlar. Birbi­riyle çekişen bu hükümdarlar arasında bu­lunmanın, bir ilim adamı ve bir müşahedeci olarak İbn-i Haldun’a çok yönlü faydaları olmuştur. Sanki hükümdar ve idareciler İbn-i Haldun için bir tecrübe tahtası olmuş­tur. Devletlerin hallerini gözleriyle görmüş, yüksek dehası ile hâdiselerin sebeb ve amillerini incelemiş ve bu incelemeler, eserini bu metoda göre yazmasına da bir amil olmuştur. Eğer İbn-i Haldun’un bu renkli ha­yatı olmasa idi Mukaddime’sini bu şekilde mükemmel olarak yazamazdı.

İbn-i Haldun görüş ve düşüncelerini müşahede ve tecrübeye dayandırmıştır. Günümüzde Sosyal Psikolojinin söylediklerini altı asır öncesinden söylüyor: İnsan alışkanlıklarının ve kazandı ki an nın mahsulüdür. Yoksa tabiat doğuştan mizacının eseri değildir. Kavimlerin karakterleri varsa, bun­lar da onların kazandıklarının eseridir. Bun­dan dolayı âdetler insan tabiatını değiştirirler. Bir şeye alışılınca o görenek ve âdet olur. Âdet de tabiat (huy) olmaya kadar gider. Böylece insan karakterlerini sosyal faaliyette kazanır.

Sosyal hâdiseler üzerinde coğrafi te­sire büyük ehemmiyet vermektedir. İklimin kişiliğe, coğrafyanın aktiviteye; gıda­ların yine insan karakterine tesir ettiğini söyler. Batıda bu anlayış, fazla abartılarak, “insan yediğidir” denmiştir. Dağlılar sert, mert ve az konuşan insanlardır. Sahillerde yaşayanlar yayvan ve nemli vücutlu olurlar. Aşın iklimler toplumun refahına elverişli değildir. Bundan ötürü medeniyetler mute­dil iklimlerde kurulmuştur. Bu medeniyet­ler daha istikrarlı ve çevreye intibaklıdırlar. Modern sosyoloji ve coğrafyacı ekol de aynı kanaat ve görüşlere iştirak etmektedir­ler. Zencilerin hafifmeşrep, oyun ye eğlen­ce düşkünü olmalarını iklimlerinin fazla sıcaklığının beyinlerine olan tesirinde gö­rür. Ona göre kanaat, darlığa ve yoksul­luğa tahammül, sade yaşayış, kişiler için en güzel faziletlerdendir. Kendisi göçebe hayatına düşkündür. Göçebelerin ahlâk, terbiye, mertlik, insaniyet, kahramanlık, bahadırlık ve cesaret bakımından şehirlile­re nispetle çok yüksek bir derecede bulun­duğunu bu eserinin birçok yerinde tek­rarlar. Şehirlere yakın, tekellüflü yaşayı­şın itiyat ve icaplarına düşkün olan kavim­lerle temasta bulunan göçebelerin mertlik, fedailik ve bahadırlık meziyetleri o nisbette eksilir.

Devletlerin kuruluş çağı fedaîlik, ha­miyet ve kahramanlık devresi olduğu için tekâmüle doğru yürüme çağıdır. Servet ka­zanılmış olduğu için ikinci devre rahatlığa ve tekellüflü hayatın âdet, itiyat ve israf­larına dalma çağıdır, üçüncü devre, tekel­lüflü hayatın neticesi olarak yorulma, yıp­ranma ve ihtiyarlama çağıdır, ihtiyarlık bir kere çöktü mü artık ondan kurtuluş yoktur. Ancak taze kuvvetler kullanmak suretiyle tamir ve revizyon sayesinde dev­letlerin ömürleri uzatılabilir. Fakat her hal­de yıkılma mukadderdir. İnsanlar ölümden kurtulamadıkları gibi, devletler için de yı­kılmaktan kurtuluş yoktur. Her kemalin bir zevali vardır.

Medenî hayatın lezzet ve nimetleri içinde yaşayarak yıpranmamış olan kavim­lerin diğerlerine nispetle devlet kurmaya ve memleketler fethetmeye daha muktedir ol­duğunu söyler. Cenab-ı Hakkın, İsrail Oğul­larını kırk yıl Tin Sahrasında dolaştırmak­tan maksadının; onları istiklâl kazanmaya ve korunmaya alıştırmak; kendilerine va’dedilen mukaddes toprakları fethedebilmeleri için şecaatli ve cesaretli olarak ye­tiştirmek; zillet ve hakirliğe alışmış olan neslin yerine dayanıklı, mert ve cesur yeni bir nesil yaratmak olduğunu ileri sürer.

İbn-i Haldun’a göre tebaa veya hü­kümdar olmak izafi şeylerdir. Hükümdar halkın maslahatına riayet etmeye mecbur­dur. Hükümdarın kıyafetinin, şekil ve su­retinin, akü ve fikrinin keskinliğinin halk için ehemmiyeti yoktur. Hükümdar demek, halkının iş ve maslahatına bakan, tebaa ise, başlarında işlerine bakan hükümdarları bu­lunan cemiyettir. İdaresi, güzel ve halkı için faydalı olursa, hükümdardan maksad ve gaye meydana gelmiş olur. Aksi halde hü­kümdarın vücudu, halk için zararlıdır.

İbn-i Haldun’a göre, hükümdarın ve memurların ticaretle meşgul olması, tebaa için zararlıdır. Çünkü bunların ticaretle meşgul olmaları zulme yol açar. Zulüm ise sosyal hayatın düzenini bozar, medeni­yetleri ve mamureleri yıkar. Halka ağır ver­giler yükletmek ve mecburi hizmetlere tabi tutmak zulümdür, bu da sosyal hayatın dü­zenini bozar, halkın çalışma duygusunu öl­dürür.

İbn-i Haldun’un şehirlerin kuruluşu hakkındaki fikrini okuyan kimse yirminci asırda yetişen bir sosyolog ve şehir işleri uzmanının ilmî bir raporunu okuyormuş gibi bir hisse kapılabilir.

Birinci kitabın, dördüncü bölümü, be­şinci fasılda, şehirler kurarken şartlara ria­yet etmemiş oldukları için Arablar tarafın­dan kurulmuş şehirlerin yıkılmış olduğunu söyler. O, şehirlerin kuruluşunu ve istih­sal, sanat ve zanaattan da kendi iktisadi na­zariyesine dayanarak gözden geçirir.

İbn-i Haldun, sosyolojinin kurucusudur. Her ne kadar ondan önce Farabi’nin eserlerinde, bilhassa sosyal ve siyasî hayatın kanunlarına ait ilk temellerin atılmış ve tohumlarının ekilmiş olduğu görülürse de bunların hiçbiri İbn-i Haldun’un ortaya koyduklarını ve dehasını küçültmez, bu ilmi müstakil bir hale getiren ve koyduğu kanunlara göre inceleyen odur. Ayrıca İbn-i Haldun’u Osmanlı Sul­tanlarının en çok okudukları bir şahsiyet olarak görüyoruz.

İbn-i Haldun, kazanç ve hayatta fay­dalandığımız herşeyin insanın emek ve çalışmasının kıymeti olduğunu söylemekle yeni bir nazariye ortaya atmış oluyor. Emek hakkındaki bu görüşlerine bakarak onu sosyalistlere yaklaştırmak isteyenler vardır. Hâlbuki o, mülk ve sermayeler meş­ru yollarla elde edildikten sonra masundur, ne devlet ve ne de cemiyet bu sermaye ve mülklere el azaltamaz demektedir. İbn-i Hal­dun, emek ve çalışmaya bu yolla kıymet biçtikten sonra, kazanan çeşitlerini, ka­zanç temin eden hüner, sanat ve zanaatları anlatmaya başlar. Sanayinin inkişafının en mühim amillerini anlatır. İhtikârcılığı, il­mî fakat şiddetli bir dil ile kötülüyor. İhtikâr yapmanın neticesi, muhtekir için çok kötü olacağım anlatıyor. Sanat ve zanaatın, bilhassa sanayin inkişafını ihtiyaç ve kül­tür bakımından çok güzel ve çok ilmî bir şekilde izah ediyor.

İbn-i Haldun’a göre ilim ve fenlerin gelişmesi ve ilerlemesi, sosyal ve medenî hayatın inkişafına bağlıdır. Yani sosyal hayat geliştikçe onlar da gelişecektir.

Avrupalılar gerek İbn-i Haldun’un şahsına ve gerek tarihine ve bilhassa Mukaddime’sine pek büyük ehemmiyet ver­mişlerdir. Avrupa dillerinde yazılan büyük ve küçük hacimdeki ansiklopediler başta ol­mak üzere İbn-i Haldun’dan ve Mukaddi­mesinden bahsederler. Arab ve Arab ede­biyatı tarihine dair eserler yazan bütün ya­zarlar, İbn-i Haldun ve eserleri hakkında bilgi vermişlerdir.

Onun tarih tenkidi ve içtimai mevzularla ilgili yazılarından bazı misaller verelim: “Çok vakit, haber ve’ hadiseleri işi­ten kimse vukuu mümkün olmayan haber­leri kabul etmektedir. Nitekim Mesudi, deniz hayvanları İskenderiye’nin binasına mani oldukları vakit, İskender’in ağaçtan bir tabut yaptırarak içine camdan bir san­dık koymuş ve bu sandığın içine girerek denizin içerisine dalmış olduğuna dair vukuu mümkün olmayan bir haber naklet­mektedir. Bu habere göre İskender, deniz altında gördüğü şeytanlardan ibaret olan bu hayvanların şekil ve suretlerini madenden yaptırarak binaların karşılarına diktirmiş, Öteki hayvanlar denizden çıkarak bu heykelleri gördüklerinden kaçmışlar, bu suretle bunların saldırılarından kurtulduk­tan sonra İskender, şehrin yapışım tamam­lamıştır. Hikâye uzun ve hurafeler kabilin­den olup camdan yapılan bu tabut, billur­dan olduğu için; denizin dibine kadar (basınçla sıkışıp kırılmadan) ulaşması, dalgalara, (taş ve kayalara) çarpmadan sağlam kalması mümkün değildir; hü­kümdarlar kendilerini böyle tehlikelere at­mazlar; denize dalan kimse, sandık içinde olsa dahi normal olarak bu sandık nefes al­ması için ona dar gelecek ve havasızlıktan Ötürü ölecektir. Bu bakımdan önce, haber verilen bir şeyin hadd-i zatında mümkün olup olmadığı itibariyle doğru olması şart­tır.”

“Açlık yularında ölenleri açlık öl­dürmez, onları alışmış oldukları tokluk öl­dürür. Az katık ve az yağla geçinerek, bu yaşayışı itiyat haline getirenlerin ise, nor­mal olan rutubetleri artmadan eski halini muhafaza eder ve tabii olan her türlü yeme­ği kabul eder. Bu gibi insanların yemekle­rinin değişmesi bağırsaklarda kuruma husule getirmez, itidalden uzaklaşmaz. Bolluk ve genişlik içinde yaşayarak her türlü katık ve yemekleri yiyenler, açlık çağlarında çok ölürlerse de darlık içinde yaşamaya alışmış olanlar sağ kalırlar, ölmezler. Bunların hep­sinin de asıl sebebi, şudur; besinlere alış­mak veyahut besinleri bırakmak bir alışkanlık işidir. Çünkü nefis bir şeye alışırsa, o iş nefis için bir tabiat olur. Nefis her ren­ge girer. Doktorlar: “Açlık helak edicidir” derler. Onların vehimleri, kendilerini bir­denbire yemekten mahrum ederek aç bı­rakmak manasına hami edilmelidir. Bu tak­dirde açlığın tesiri ile bağırsaklar kesilir, helak etmesinden korkulan hastalıklara tu­tulur. Fakat sofilerin yaptıkları gibi, riya-zatla ve yavaş yavaş yemekleri azaltmak su­retiyle olur ise, helaki mucip olmaz. Riya-zatı bırakarak eski hale dönülmek istenildi­ği vakit dahi tedrice riayet ederek yavaş ya­vaş geçiş yapılmalıdır. Birdenbire eskisi gi­bi yemek yemeğe başlandığı takdirde, riayet etmeyen kimsenin ölümünden korku­lur. Biz 40 gün ve bundan daha fazla açlı­ğa dayanan kimseleri gözümüzle gördük.”

“Yenilen kimse yanlış fikre kapıla­rak, bütün iş ve hareketlerinde kendisini yeneni örnek edinir ve ona benzemeye ça­lışır. Onun galebesinin, alıştığı âdetten, meslek ve mezhepten ileri geldiği vehmine kapılır bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır. Oğulların babalarına benzemeleri hususundaki hallerine dikkat edersen, oğul­ların daima babalarım kendilerine rehber edinmekte olduğunu görürsün. Bu da oğul­ların babalarının olgunluk ve üstünlükleri­ne inanmalarından ileri gelmektedir. Bu hal çağımızda Endülüs’te gözükmektedir. Bu ül­kedeki müslümanlar kendilerine galebe çal­makta olan Gal’leri kendileri için rehber edinmektedirler. Giyim ve kuşamları, bir­çok âdet ve halleri itibariyle onlara benze­meye çalışırlar, onlar gibi duvarlarına ve su havuzlarının ve evlerinin duvarlarına resim ve heykelleri çizerler ve koyarlar. Bunları gören bu hallerin istila vesikası olduğunu hikmet gözü ile görebilirler. Bu halleri gö­ren : ‘‘Halk hükümdarın dinindendir.” sözünün manasım anlar. Çünkü bunlar bu kabilden olan şeylerdir. Hükümdar, idaresi altında bulunanlardan üstündür.”

“Bir devlette halka yüklenen vergilerin miktarı az olursa, halk çalışarak para ve servet kazanmaya heves ve rağbet eder, memleket mamur, hale gelir. Vergiler azalınca istihsal (üretim) artar, mal ve para ka­zanmanın yollan, çoğalır. Bir memleketin iman, bayındırlığı artar; vergileri azalırsa, o devletin hâkimiyeti devamlı ve istikrarlı olur.”

“Tekellüflü yerleşik hayatın ihtiyaç ve taleplerinin çeşitleri çoğalmakla masraf­lar çoğalır. Pazarlardan satılan şeylerden vergiler alınması pahalılığı artırır. Çünkü ta­cirler ve halk vergi nisbetinde satılık eşya ve maddelerin fiyatlarını yükseltmektedir­ler. Bunlar bütün masraflarını hatta kendi­lerinin geçinme masraflarını dahi satılık mallara yüklemektedirler. Masrafların art­ması itidali aşarak israf derecesini bulur. Zaruri olmayan ihtiyaçları, zaruri hale ge­tirip böyle yaşamaya alışan insanlar bun­ları temin etmek için bu sefer kendilerini zorlarlar. Normal kazanç yetmez olur. Bu­nun tesiri ile fısk ve fücur artar, meşru ve gayr-i meşru yollarla geçinme vasıtaları el­de etmek üzere türlü çarelere başvurulur. Fakirler bunu düşünmekle meşgul olur, bunun vasıta ve hilelerini arar. Neticede ya­lancılık, kumar, aldatma, hırsızlık, yalan­dan yemin etme, ihtikâr hüküm sürer. Bu ahlâksızlık ve onun namus ve şerefe doku­nan kötülükleri herkesin gözü önünde açık bir surette işlenir. Ahlâksızlık ve çirkin iş­ler çoğalınca, değişmeyen ilahî kanun ken­disini gösterir: “Bir şehir ve bölgeyi helak etmek istediğimizde, biz onun bolluklar içinde yaşayan cebbarlarına, kötülüklerden sakınmayı emrederiz. Onlar bizim buyruğu­muzun tersine olarak fasık kesilirler ve bu­nunla cezaya çarpılmaya müstahak olurlar. Biz artık o şehri ve bölgeyi, yer ile düz bir hale getiririz.” (k)

Kaynak: Mukaddime (3 cilt, çev. Zahir Kadiri Ugan. 1954–57, 1%8); Şifa’al-Sail li Tahzip al-Masa’il (yay. Muhammed Tawit at-Tanjî, 1958).

NOT: İbn-i Haldun’un bazı görüşlerini olduğu gibi aktarmaya çalıştık. Ebetteki büyük düşü­nür kendi devrinde cereyan eden olaylardan sıyrılamamıştır. Bu bakımdan, durumun okuyucula­rımız tarafından göz önünde bulundurulması gerekir.