Sızıntı Arşivi

Ağustos 1993 · s. 25 · 4 dakikalık okuma

İbadet ve Ubudiyet

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

İBÂDET VE UBUDİYET

Allah’ın emirlerini yerine getirme, O’na kullukta bulunma ve kulluğunun şuurunda olma ma’nalarına gelen ibadet ve ubudiyet; bazılarına göre aynı ma’naya hamledilmiş ise de, büyük çoğunluğun nokta-i nazarı, bu kelimelerin lafızları gibi ma’nalarının da ayrı ayrı olduğu merkezindedir.

İbadet, Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme ma’nalarına gelmesine mukabil, ubudiyet, kul olma ve kölelik şuuru içinde bulunma şeklinde yorumlanmıştır. Zaten, ibadette bulunana “abid”, ubudiyette bulunana “abd” denmesi de açıkça bu farkı göstermektedir. “Fatiha Üzerine Mülahazalar”ın ilgili bölümü, daha farklı şeyler de hatırlatabilir.

Ayrıca, ibadet ve ubudiyet arasında şöyle ince bir fark daha söz konusudur: Meşakkat ve külfetle eda edilen, havf ve reca derinlikleri olan, niyet ve ihlâs yörüngeli bütün mali ve bedeni mükellefiyetler birer ibadet; îfâsında bu türlü buudların sözkonusu olmadığı iş ve vazifeler de birer ubudiyettir. Zannediyorum İbn-i Fard’da: -Seyr-i sülükte aştığım mertebelerde her ubudiyeti, ibadet-i hâlisemle gerçekleştirdim” sözleriyle bu farka işaret etmektedir.Ayrıca sûfilerden bir kısmı, ibadeti avamın kulluğu, ubudiyeti şuur ve basiret insanlarının ifa ettiği vazife, ubudeti de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirme şeklinde tarif etmişlerdir ki; birincisi, mücahede insanının işi, ikincisi aşılmaz zorlukları göğüsleyen civanmertlerin tavrı, üçüncüsü de, kalb ve ruhlarının enginlikleri ile Hakk’a müteveccih olanların hali olarak yorumlanabilir.Bir diğer tevcihle, yukarıda sözü edilen hususların hemen hepsini “ibadet-i zatıyye-ı mutlaka” ve “İbadet, sıfatıyye-ı mukayyede” ye irca edenler de olmuştur Bunlardan birincisi, sürekli, Halık-mahlük, abd-Ma’büd, Görüp-Gözeten, görülüp-gözetilen, münasebetlerinin şuurunda bulunma, duygu, düşünce, tavır ve davranışlar itibariyle hep bu ruhu temsil etme ve hep bu ma’naya kilitli kalma, ikincisi de, bu icmâli tafsil etme, bu ma’nayı canlandırma ve bu duyguları, bu düşünceleri irade ile renklendirme diye ifade edebiliriz ki; bu da irade, azim, niyet ve hulüsa göre aşağıdaki bölümlere ayrılır:

a- Sırf Cennet arzu ve iştiyakıyla îfa edilen ibadetler,

b- Cehennem korkusu ve endişesiyle yerine getirilen sorumluluklar.

c- Mehabet, mehafet ve muhabbet duygusuyla eda edilen vazifeler.

d- Abd-Ma’büd, Halık-mahlük münasebetlerinin gereği olarak temsil edilen hizmetler.. bazıları, bunlardan birincilere “Tacirân” , ikincilere “Bendegân” , üçüncülere “Sıddıkkân” , dördüncülere de “Âşıkân” demişlerdir. Bir ölçüde bu tasnife ışık tutması bakımından, Rabia Adeviyye’nin: “Ya Rab, kurb-i cemâline yemin ederim ki, ben Sana ne Ceben nem korkusu ne de Cennet arzu ve iştiyakiyle ibadet etmedim.. ben, Sen Sen olduğun için Sana ibadet ettim” sözleri oldukça manidardır.!

Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük payedir. Esasındaki sürekliliği itibariyle onu aşan ve onun önüne geçen, fakat sürekli olmayan en büyük İlahi payelere bile bir ma’nada faikiyeti vardır.. faikiyeti vardır ki, Allah o Rehber-i küll ve Mukteda-yı Ekmeli’ni sözlerin en ekmeli içinde anarken, önce

Demiş, sonra demiş, O “şeref-i nev-i insan”ı O “ferd-i kevn-i zaman”ı miraç adı altında gökleri şereflendirmeye davet ederken, davetiyenin başına, iltifat-bahş kaydını koymuş ve O’nun ubudiyetinin bu hususi faikiyetine işaret buyurmuştur. Hele, bu gök yolculuğunda, mekânın lâmekân olduğu, cananın o mübarek cisme can olduğu ve “Subuhat-ı vech” şualarının hoş-amedi televvünüyle her yanı sardığı o muhteşem istikbalde, bin bir tebcil arasında kulluğun çekilip öne alınması, alınıp” “kuluna vahyetti ha vahyetti” denmesi ne manidardır!

Hz. Mevlana, söz sultanlığı, zamanı aşmışlığı ve baş döndüren derinlikleriyle değil, kulluğuyla övünür, kulluğuyla coşar ve şöyle haykırır:

-Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar azad olunca şad olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şad oldum.

Bazıları ibadet ve ubudiyete daha farklı ma’nalar da yüklemişlerdir: Kulluğunu tam tekmil yerine getirirken bile, kusurlarının şuurunda olup onlarla ürperme.

Başlangıçta kusursuz bir teşebbüs ve iradenin hakkını verme, neticenin değerlendirilmesinde de kendi havl ve kuvvetinden teberri etme. Allah’ın ezeli ve ebedi rububiyetine karşı hayatın bütün saniye ve saliselerini kulluk şuuru ile bezeme. Bütün vücudi şeyleri, O’nun varlığının ziyasının gölgesi bilip onları gasp ve temellük edip övünmeme, yokluklarla da miskinleşmeme. Her zaman vicdanda ona intisap şerefinin duyulması ve başka payelerle şeref ahz u atâsının da nisbetsizlik ve nesepsizlik sayılması.. gibi hususlar bunlardan bazılarıdır.

Bu itibarla, diyebiliriz ki, kulluktan daha yüksek bir paye ve bir mansıp yoktur. Eğer varsa, o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir. Mübtediler için duyulup hissedilen, müntehiler için yaşanıp zevk alınan, Allah’la münasebetlerin ve O’nunla irtibatlanıp mukayyed bulunmanın dışında herşeyden kalben tecerrüd etme ma’nasına hürriyet. Zannediyorum insanın mücehhez bulunduğu değerler itibariyle de gerçek hürriyet, işte bu hürriyettir.

Bu ince hususa dikkati çeken bir Hakk dostu: “-Ey oğul, zincirleri çöz ve azad ol! Altın ve gümüş ağı içinde daha ne kadar zaman kalacaksın!” der.

Ayrıca Cüneyd-i Bağdadi de: “Ku1, Allahdan başkalarının esaretinden sıyrılmadıkça gerçek kulluğa eremez” tenbihinde bulunur. Bir başkası, bir adım daha atarak, duygu, düşünce, tavır ve davranışların müstetbaatının bile ağyara kapalı olmasını salıklar ve şöyle seslenir: -Eğer namus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira, bu zillerle mâlemâl çember, bir rüsvaylık defidir.”