Sızıntı Arşivi

Ağustos 1979 · s. 1 · 4 dakikalık okuma

Huzur Topluluğu

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Huzur, her mahfilde sözü edilen ve asla vaslına erilmeyen bir mahbub oldu. Esasen bu dert-meyhanesinde, daima huzursuzluktan şikâyet edilmiş ve huzur adına türküler söylenilmiştir. Ne var ki, her devirde meydana gelen yeni huzursuzluklar, bir evvelki devri aratmış ve “Hayali cihan değer” dedirtmiştir.

Huzur ve huzursuzluk şimdiye kadar tarihin mütekallıs çehresinde, bir gece-gündüz deveranı içinde, mevcelenip durmuş ve bir türlü izafi çizgiden aydınlığa ve katiyyete ulaşamamıştır. Nasıl ulaşır ki, burası gerçek huzur ve huzursuzluğun yeri değil, ancak yoludur. İlk mevhibelerini değerlendirenler, istidat mumlarını tutuşturanlar, iradenin hakkım vermiş, nura ve huzura vasıl olmuşlardır. Gönül ve vicdanlarında bir aydınlık ve huzura... Var oluş sırrım kavrayamayanlar, şer hesabına melekelerini geliştirenler ve sefil arzularına zebun olanlar ise, karanlığa ama mutlak karanlığa ve huzursuzluğa maruz kalmışlardır.

İnananlar ve gerçeğin yolunda olanlar için mutlak huzursuzluk asla bahis mevzuu değildir. Onlar her rahatsızlık ve tedirginliğin arkasında dahi, bir ümit ve emniyet beşreti alır ve hadiseleri gülerek karşılarlar.

İman ve ümit huzur’un ilk şartıdır. Vicdani yüceliğe erememiş, orada kendi cennetini kuramamış kimselerin huzurlu olması düşünülemeyeceği gibi; geleceği ümitle bekleyen ve mutlu istikbalin hazlarıyla gönlünde Cennetler kuranların da huzursuzluğu düşünülemez.

İşte bizim bütün çırpınışlarınız, insanımızı böyle bir huzur topluluğu haline getirmektir. Hasis ve sefil duygulardan arınmış, yüce âlemlere doğru pervaz eden bir huzur topluluğu... Asude vicdanlı fertleriyle, emniyet ve saadet gamzeden aileleriyle; sulh ve sükûn vadeden milletiyle bir huzur topluluğu...

Her şey evvela fertte başlar, ailede küçük bir içtimai bütünleşmeye ulaşır ve nihayet toplumun bütün kesimlerinde hükmedecek hale gelir.

Öyle ise, iyinin, güzelin; ümit ve emniyetin gelmesini düşünürken de işe, fertle başlama mecburiyetindeyiz. Çünkü aileyi oluşturacak o olduğu gibi topluma rükün ve parça olacak da odur. Parçaları günahlardan müteşekkil bir topluluğun vaat edeceği hiçbir hayır, hiçbir yümün, hiçbir ümit ve saadet yoktur. Bütün hayır ve saadetler, emniyet ve huzurlar, benlik ve şahsiyetin sırlarını kavramış; zihni ve ruhi derinliğe ermiş fertlerin etrafında halelenmektedir. Aynı zamanda böylesine sağlam bir rükün haline gelen fert, iyi bir aile parçası ve mükemmel bir vatandaş olma hüviyetini de kazanmıştır.

Bu yüce-divan fertlerinin teşkil ettikleri aileler, kurdukları yuvalar cennet köşelerini hatırlatır. Bu saadet ocaklarında, anne-baba ve evlat olma, doğumla başlamadığı gibi, ölümle de bitmez. Öteler ve ötelerin ötesi, bu bitmeyen oyun için, ışıklarla donatılmış: en iç açıcı renklerle süslendirilmiş bir nağme cümbüşü halinde onlara yeni sahneler hazırlamaktadır. Onun için zaman, o sağlam yapıyı aşındıramadığı gibi, onları birbirine sımsıkı bağlayan hürmet ve şefkati d solduramayacaktır. O hane, hane-i ”ebed-müddet’’ devam edip gidecektir. Bu alabildiğine ahenkli ve rasanetli yuva, istikbal vadeden bir milletin de temel rüknüdür. Millet bu rüknün fazilet ve nezahetiyle varlık gösterir ve derinleşir. Bu kaideyi kaybedince de, bütün hayatiyetini kaybeder. Ailede (var olmayan) millet, millet olma hüviyetini de yitirmiştir. Bütünüyle sevgi, saygı; dayanışma ve yardımlaşma, milletin itibarI varlığına aileden akşeder ve böyle bir millet, milletler arası muvazenenin, cihan sulh ve salahının da şahit ve nazırı durumuna yükselmiş, eşya ve hadiselere hükmeder hale gelmiştir.

Yapı taşlarındaki tenasüp, terbiyedeki vahdet ve gönüllerdeki diğergamlık hissi, parçaları öylesine sımsıkı birbirine bağlamıştır ki, bir hücredeki ızdırab bütün organizmada derin bir inilti meydana getireceği gibi, bir parçacıkta hasıl olan bir haz dahi, aynı uzuvlarda bir lezzete vesile olacaktır.

Böyle bir toplulukta, tebaa, devleti ve ricl-i devleti omuzlarında taşır. Devlet ve rical-i devlet ise tebaanın fahri hizmetçiliğini yapar. Merhametli bir çoban, şefkatli bir baba gibi, saadet ve huzuzatını, güttüğü ve yeddiğinin saadet ve huzurunda bulur.

Böyle bir toplulukta, patron işçinin yanındadır. Yemesinde, giymesinde ve meşru bütün isteklerinde... Bir aile efradı gibi, yediğinden yedidir, giydiğinden giydirir ve takatının fevkinde iş tahmil etmez. İşçi ise, o da, işin yanında, işverenin yanında; servet ve patron düşmanlığından uzak, sayin ve gayretin misali olma yolundadır. İşin en iyisini verirken, kan-ter içinde cehdedip boğuşurken, yüceler âleminde kendisine alkış tutulduğunu ve Hak katında tebcil ve takdir edildiğini bilir, yaptığı herşeyi gönül hoşnutluğu içinde yapar.

Böyle bir toplulukta bütün müesseseleriyle maarif, fazilet duygusunu geliştirir; sevgi ve mürüvvet kapılarını açar; nesline, insanlığı, şefkati ve herkesle anlaşıp uzlaşmayı öğretir. Onu merhametsiz emellerden, süfli duygulardan, insanlık için yüzkarası olmadan ve her türlü hoyratlıktan korur ve bilhassa mukaddes mefhumlarına karşı saygılı yetiştirir.

Ve nihayet böyle bir toplulukta, adliye, adalet felsefesiyle hükmeder; zalim’in, mütecavizin takipçisi; masumun ve mazlumun hamisi olur.

Biz; topyekûn bir nesil olarak, asırlardan beri beklenen bu ideal cemaati araştırıp durmaktayız ve böyle bir tekevvüne sebebiyet vereceğini zannettiğimiz bütün faktörleri teker teker kucaklamaktayız.

Her şey yitirildiği yerde aranır; acaba biz kaybettiğimiz bütün değerleri yitirdiğimiz yerde arıyor muyuz?

Sızıntı