Aralık 1994 · s. 24 · 4 dakikalık okuma
Hürriyet
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

HÜRRİYET
Meşrû her isteğin, herhangi bir engelle karşılaşmadan gerçekleştirilmesi.. veya herhangi bir baskı, mahkûmiyet, boyunduruk altında bulunmama hâli.. ya da seçme, seçilme ve hareket serbestisi şeklinde yorumlanan hürriyet, ister düşünce tarihi, ister hukuk açısından üzerinde en çok yazı yazılan ve söz söylenen bir mefhum.
İnsanın temel haklan kabul edilip üzerinde durulan hürriyetler; şahsî haklar, siyâsî haklar, umûmî haklar kategorileri ve bunların teferruatı sayılan, inanma, ibadet etme, barınma, çalışma, mülk edinme, düşünme, düşünülen şeyleri ifade etme hürriyetlerinden, seçme, seçilme, danışma, denetleme, vazife verme, vazifeden alma, aday olma hürriyetlerine kadar pek çok çeşitleriyle Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne, doğrudan doğruya mevzû teşkil etmeseler de, her zaman insanoğlunun en önemli meseleleri olarak devam edegelmiştir.
Hürriyet; insan vicdanının önemli bir rüknü sayılan iradenin en esaslı rengi, en ehemmiyetli fakültesi ve en hayatî bir buudu olarak Allah'ın insanoğluna en müstesna ihsanlarından biridir. Bu büyük ve müstesna ihsan, İslâm literatürlerinde, ferdin kendi haklarına sahip olması şeklinde tarif edilmiştir ki; vuzûhu biraz da aksinin kavranılmasına bağlıdır. Bunun aksi ise, ferdin haklarına başkasının sahip olmasıdır ki, bu da düpedüz kölelik demektir. İnsana bu haklan, husûsî bir çerçevede bahşeden Allah’tır. Bu itibarla da insanın, bu haklan değiştirmeye, tebdil etmeye, satmaya hakkı yoktur. Hürriyetle alâkalı bu günahlardan birini işleyen insan, insanlığının bir bölümünü yitirmiş sayılacağı gibi, Allah indinde de ciddi bir sorumluluk altına girmiş olacaktır. Zira, böyle bir anlayış ve davranış herşeyden evvel insanî değerlere karşı saygısızlık demektir. Böyle bir saygısızlığı irtikap edenin, kendi varlığının şuurunda olduğu söylenemez; kendini idrak edememiş birinin de, gerçek mârifet, muhabbet ve Hakk’a kulluktan nasîbi yoktur.
Hulâsa olarak diyebiliriz ki, Allah’ı tanımayan haknâşinasların, insanî haklara sahip olma ma’nâsında, hür olduklarından bahsedilemeyeceği gibi, Allah’tan başkasına kul olma düşüncesinden sıyrılamamış kimselerin de hürriyetlerinden söz etmek mümkün değildir.
Ancak bütün bunlar, Kalbin Zümrüt Tepeleri'ne esas teşkil eden hürriyet için birer mebâdî mahiyetindedir ve “maksûdun bizzat” sayılmazlar.
Tasavvufta hürriyet; insanın Allah'tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şeye serfürû etmemesi ma'nâsına hamledilmiştir ki. riyazetin en önemli meyvelerinden biri sayılır.. ve kalbin Hakk'ı gösteren bir mir'ât-ı mücellâ haline gelmesinin de en açık emâresidir.. bin riyazet veya inayetle bu noktaya ulaşmış Hakk yolcusu, kalben, topyekün varlık ve eşya ile alâkasını keser; hürriyet semâlarında pervâz eden hülyâları, hürriyet iştiyâkıyla şahlanan gönlü, hürriyet mırıldanan duyguları ve egosunu saran kayıtları bir bir kırmış benliğiyle, biricik mihrabına yönelir ve Hz. Hâris felsefesiyle, düşünce dantelasını ötelere ait atkılar üzerinde örgüler durur.
Evet, gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menal gibi gâilelerden kalben sıyrılıp, âlem-i halka ait bütün husûsiyetleri ve âlem-i emre ait bütün derinlikleriyle Hakk'a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Büyükler bu düşünceyi ifade için: “
![]()
- Evlat, kölelik bağını çöz ve âzâd ol; daha ne kadar zaman altın ve gümüşün esiri olarak kalacaksın?” demişlerdir ki. Hz. Cüneyd'e hürriyeti soranlara: “Cenâb-ı Hakk'a bağlılıktan başka bütün kayıtlardan kurtulduğun zaman gerçek hürriyeti tatmış olursun” şeklindeki cevabı da aynı gerçeğin bir başka şekildeki ifadesinden ibarettir.
Evet, eğer hürriyet, Cenâb-ı Hakka halisane kullukla mebsûten mütenâsip (doğru orantılı) ise -ki öyledir- hayatlarını başkalarının gölgelerinde geçirenlerin hür olduklarını söylemek oldukça zor, hatta imkânsızdır.. evet
![]()
- Eğer nâmus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira zillerle dolu bu çember bir rüsvaylık defidir.”
Hakiki hürriyet kemâl-i ubûdiyetin lâzımıdır; bu iki şeyi eş anlamlı bile kabul edebiliriz. Bu itibarla, denebilir ki insan, Allah'a kulluğu ölçüsünde hürdür. Kulluktan nasipsiz olanlar hür olamayacakları gibi, gerçek insanî değerleri kavramaları da mümkün değildir. Zira bunlar, hiçbir zaman beden ve cismâniyetin girdaplarından kurtulamaz, kalp ve ruhun hayat ufkuna ulaşamaz ve özlerini kendine has derinlikleriyle duyamazlar.
Hayatını, hep bedenî mülâhazalar ağında geçiren.. mazhar olduğu nimetler karşısında iki büklüm olacağına küstahlaşan.. üzerindeki ilâhî mevhibeleri bozbulanık hırslarla yaşayan.. kazandığında şımarıklaşan, kaybettiğinde inkisardan inkisara düşen ve elindeki imkânları yitireceği endişesiyle tir tir titreyen bir talihsiz, cihanlara sultan olsa bile hür değildir.
Evet, kalp, değişik matluplara, mahbuplara. maksudlara dilbeste olduğu sürece kat'iyen hür olamaz. Değişik mülâhazalarla sürekli başkalarına bedel ödeyen birisi nasıl hür olabilir ki.! Rica ederim, ömrünü bir kısım dünyevî çıkarlar ve cismânî hazlar karşılığında şuna-buna ipotek etmiş birinin hür olmasına imkân var mı?.
Allah'ın bir insanı, kesrete müptelâ edip, onun kalbini fâniyât u zâilâtın arenası haline getirmesi ve onu hep cismâniyetin girdaplarında dolaştırması böyle bir talihsiz için en büyük “mekr-i ilâhî” olmasına karşılık, bir diğerinin, bâtınını, dünyanın: nefis ve hevesâtımıza bakan yanlarına karşı kapaması, diğer bir ifadeyle, kalbi dünyadan, dünyayı da kalpten uzaklaştırması en büyük bir ihsân-ı ilâhîdir.. bu ise insanı gerçek hürriyete taşıyan bir mânevî köprüdür.