Şubat 1981 · s. 2 · 6 dakikalık okuma
Hisablaşma

Tarih bir düzine tekerrürlerden ibaret gibidir. Hâdiseler o kadar birbirine yakın ve benzer cereyan etmektedir ki, insan yanılıp da, hep aynı çizgide ayni şeylerin cereyan ettiği hükmünü verebilir.
Buna rağmen düşünenlerin sayısı ne kadar az, düşünceler ne kadar kısır ve gönüller hakikatlara karşı ne kadar yabancı..
Kimbilir, kaç defa girdaplara kapılıp gayyalara gittik. Kaç defa fevvârelere binip zirvelere ulaştık. Kaç defa gündüzümüz kaos, gecemiz cehennem oldu ve kaç defa cennet-baharlarına ulaşan “sâdâbâd”larla dilşâd (1) olduk.
“Hüner bir ibret almaktır, hüner irfana ermektir”. Ama biz, ibret alamadık ve irfâna eremedik. Hâlâ bir kısım kakavanlardan nasihat dinliyor ve yüzdeyüz zararımıza paradokslara giriyoruz. Doğrusu, şimdiye kadar bize ellibin defa yabancılık aşılayan, ruhumuzun hasımlarına karşı tekrar edip durduğumuz “flört”lerden bir şey elde edemediğimiz gibi, öteden beri öcü gibi gösterilen kendi dünyamıza karşı da, insaf edip yabancılaşmadan bir türlü vazgeçemedik.
Ne olurdu, bir kere de şu milletin nabzına elimizi koyup, kendinde, kendini dinleyebilseydik. Heyhat! Hep “mâveradan” kurtarıcı mesajlar bekledik ve hep yabancı tesbitlere göre, onun hakkında hükümler sıralayıp durduk.
Yabancılaşma, bizde idbâr (2) dönemiyle başlamış bir hastalıktır. Başladığı günden itibaren de “rekor” seviyede bir hızla gelişmiş, artmış ve yaygınlaşmıştır. Bir inayet eli imdada yetişmezse, Önümüzdeki yıllarda bu hızla; nereye varacağımızı şimdiden kestirmek mümkündür.
Yabancılaşma, milletlerin kaynayıp birbirine karışması ve birbiriyle içli-dışlı olmasıyla başlar. Düşünce ve kültür alışverişiyle derinleşir ve kök salar. Bu itibarla da o, hem galiblerden mağlublara, hem de mağlublardan galiblere geçme istidadında olan bir hastalıktır. Vakıa, bir ölçüde onun mağlublara aid bir ruh illeti olduğu iddia edilebilir. Ama, mutlak böyle olduğunu söylemek, aceleden verilmiş bir karar olur. Bence, bu mevzuda en kayda değer şey, yabancılaşma vasat ve zemini hazırlandığında, millî ve içtimaî bünyenin uyarılmaması ve umumî bir alarma geçirilmemesi hususudur..
Toplumlar, yabancılaşmayı sezecek ve içlerine sızma istidadında olan zararlılara karşı parola soracak kadar basiretli oldukları devirlerde, kendilerini korumuş ve müesseselerinin tahribine meydan vermemişlerdir. Bu sezme ve basireti gösteremedikleri devirlerde ise, kendilerine aid öz ve ma’nayı tahribe uğratmış ve sonra da tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.
Roma’nın zulüm ve baskısına karşı, Hristiyanlığa sarılan kitleler, daha sonra bilerek veya bilmeyerek, Roma hayatından pekçok yeni anlayış alarak dinlerine kattılar ve yüce bir dinin özünü ifsad ettiler. Bu alma ve aktarma işi, daha sonra da devam edip durdu ve zavallı hristiyan bundan bir türlü kurtulamadı.
Bu mevzuda, o günün mazlum, mağdur kölelerinin, zulüm ve istibdattan Hristiyanlığın himayesine sığınırken, yeni hamilerini takviye için, hasımlarına ait herşeyi kullanma gibi, bir acemilik ve bir oyuna gelme; belki de ikbal hırsına kapılma gibi şeyler düşünülebilir. Her ne olursa olsun, kısa zamanda binbir mutasyonla, özlerine yabancı birer hüvviyet aldılar ve bir daha da kendilerine dönemediler.
Tarih tekerrür edip duruyor. Bu gün de batıya karşı, aynı hâlet-i ruhiye içinde, bir-yığın millet göstermek kabildir. Bu milletler ister batının teknik üstünlüğünü, refah seviyesini elde edip, onun gibi müreffeh yaşama peşinde olsunlar, isterse milletlerine hizmetin ancak böyle olacağına inansınlar, özlerinden ayrılma ve kendi kendilerini tahrib etme yolundadırlar
Karşı-dünya, dünden bugüne, üstünlüğünü korumadan başka bir şey düşünmedi ve bu uğurda her yolu meşru, her vesileyi mubah saydı. Bugün de aynı gayret içindedir. Arada tek fark var, o da, dünkü kölelere bedel, bu gün köleleştirilmek istenen milletlerin oluşu ve dünkü kölelerin baş kaldırmasına karşılık, onun yerinde bugün başkaldıran milletlerin bulunuşudur.
Eskiden, yeri, yurdu, kökü ve geçmişi olan bütün toplumlar, şimdi bu zıd-dünyanın karşısına dikilme hazırlığı İçindedirler.
Yakın tarihe kadar dünyamız, bu zıd-dünyaların meydana getirdiği kandan seylâblar (3) karşısında bile, ona hep hüsn-ü zan etmiş ve iyimserlikten ayrılmamıştır. Ama üstüste cihan harbleri ve müteakib felaketler, bu karşı dünyanın “şuur-altı” kin ve nefretlerini ortaya çıkarmış ve insanımızın gözünü açmıştır. Artık ayan-beyan herkes görüyor ki, bu dünya husumet ve düşmanlıktan başka birşey bilmiyor. Zayıf olduğu devirlerde politikasıyla, kuvvetli olduğu devirlerde, felsefesinin temel rüknü olan “Hak kuvvettedir” düsturundan hareketle, hep zulüm ve gadir cephesinde bulunmuş; hep ezmiş ve inletmiştir.
Dinler, onu terbiye edememiş, mürşidler, azgın ruhunu uslandıramamış ve gönlüne bir yudum samimiyet iksiri içirememişlerdir
Yerinde o, hristiyanlığa bir kurtarıcı simit gibi sarılır ve yerinde o’nun da yetmediğini ilan eder ve başka mahbub arkasına düşer. Mesihiyyete karşı rönesansı böyle bir ruh haletiyle çıkardı ve Alplerin zirvesine yerleştirdi. Sâlib’i bayraklaştırıp yeryüzünü işgale koyulduğu zaman ne kadar samimiyetsizse, yeni-putuna karşı da o kadar sûrî ve ihlâssızdır. O, ne binbir tehâlükle, (4) Anadoluyu çer-taraf haçlılara çiğnettiği devirde, ne de dinî duygulan zincire vurup kiliseye hapsettiği devirde, asla samimî olamamıştır.
O’nun hristiyanlığa sımsıkı sarılması, yeni bir inanç yeni bir nizam ve yeni bir “dünya-ukba” anlayışına karşı hışmının gereğiydi. Bu yeni inanç ve sistemle mücadelede, hristiyanlığın da yetmediğini anlayınca, rönesansla hem-bezm oldu. Bu onun “antik” devirleri imdada çağırması, ricatı ve irtidadı idi. Yani, yıkılırken başka bir enkaza dayanması, ölülerden meded umması ve mezarlara müracaat etmesiydi.
Zavallı batı, bu haliyle, kendini kurtaracağını sanıyordu. Aslında yapdığı iş, bir libas değişikliğinden başka birşey değildi. Eski elbisesinin yerine, basma geçirdiği âriye (5) bir urba ile ebedî varlığa ereceğini umuyordu. Heyhat! O, umduklarından hiçbirini elde edemedi. Aksine bile bile gidip gericilik bataklığına “aborde” (6) oldu. Evet, bir gayz ve kin uğruna, göz göre göre hem kendini hem de başkalarını mahvetti!
Haçlı seferleriyle, görme ve tanıma imkânını bulduğu yeni-din ve yeni-dünyanın insanı, onu o kadar ürkütmüştü ki; mutlaka bu dünyanın hakkından gelmek istiyordu. Zira, yeni nizamın ruhundaki müsamaha ve hoşgörü, onu, bir gün alıp batı kapılarına kadar getireceğini ve hâkim kılacağını düşünüyor ve düşündükçe de çileden çıkıyordu.
İşte o, böylesine fikrî herc-ü merc içinde, kendi değerlerini ve mesnetlerini yeniden “kritiğe” tabi tuttu. Ve yeni bir mâşuku aramağa koyuldu. Az sonra da kendini etnografik müzelerde buldu. Ve o gün-bugün bir daha da, gönlünü kaptırdığı o kadim müstehâselerden (7) kurtulamadı.
Ah, bu ne öldürücü bir karardı! Keşke alçak gönüllü ve faziletli olabilseydi. Ayağının dibine kadar getirilen bu yeni hayat iksirinden içebilseydi, dünyanın veçhesi bambaşka olacaktı. Ama o, bağnazca davrandı ve kendisine Ölümsüzlük müjdesi getiren bu şefkatli eli kırdı.
Aslında bu kavga ve mücadele, hiçbir zaman samimî ve hasbî olamamış katı bir dünyanın, özü ihlas ve fıtrîlik olan yeni bir dünyaya karşı huysuzlaşmasının gereği idi; bütün bir tarih boyu da devam edecekti. Kuvvetli olduğu zaman alabildiğine azgınlaşan; zayıf olduğu devrelerde de bütün bütün muraileşen ve ruhu yapmacıklarla dolu bir dünya, ebedî nuru temsil eden bir nizamla katiyen uzlaşamazdı. Ve işte tarihin, hunin (8) sayfaları buna bin misâl...
Nihayet içtimaî çalkantılar, onu kendine getirecek buutlara ulaştı ama, bu defa da yıllar yılı aman vermeden ezdiği halaskarını, kendi kapısında iki büklüm buldu. Asırlarca kendisini kıvrandıran humma, şimdi de kıskıvrak bu yenidünyayı yakalamıştı. “Teğallübler, esaretler, tahakkümler, mezelletler, türlü ibtilalar, türlü illetler.” Artık yıkılana payanda ile koşacak, yatağa düşene zemzem taşıyacak kalmamıştı...
Bu durumdaki bir dünyanın başkalarına Hızır olması asla düşünülemez. Hele teknik üstünlük ve maddî refah seviyesi kıstas olur ve bu da yardıma muhtaç olanların elinde bulunursa...
Ne var ki, bu çekimserlik de bir işe yaramayacaktır. Zira, bir taraftan onun, yüzlerce yıldan beri içinde taşıdığı hınç açığa çıkarken, bir taraftan da, öteden beri istismar edilegelen yeni-dünyada bazı kıpırdamışlar belirlemeye başlamıştır.
Şimdi iliklerine kadar korku içinde tir tir titreyen bu gadir-dünyası, biraz daha huysuz, biraz daha tedirgin ve biraz daha gerilim içindedir. Belki de patlayacak hale gelen bu dünya, önümüzdeki yıllarda, yeni bir çılgınlık ve yeni bir maceraya atılacaktır.
Keşke, bir kin ve nefret kumkuması halinde, asırlardan beri kaynayıp duran bu fitne ocağı, en son “şuur-altına” kadar herşeyini ortaya dökmüş olsaydı.
Belki o zaman, intibaha gelmemiz biraz daha hızlanacak ve erken kurtuluşa erecektik. Ve bu efsanevî ruh’un tebâhı batıyı da kurtaracaktı,
Kimbilir, belki de yine öyle olur.
“Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar.”
(1) Dilşâd : Sevinçli, kalbi hoş olmuş
(2) İdbâr ; Gerileme
(3) Seylâb :Sel
(4) Tehalük : İstekle atılma, can atma
(5) Âriye : Ödünç, iğreti
(6) Aborde : Kıyıya sığınma, batma
(7) Müstehâse : Fosil
(8) Hûnin : Kana bulanmış