Temmuz 1980 · s. 2 · 3 dakikalık okuma
Hisablaşma

Hisablaşma, sağlam seyredebilmenin, sağlam iş yapabilmenin en metin teminat ve en güvenilir mesnedidir. Hisablaşma bir iç-kontrol ve insanın kendi kendini gözden geçirmesidir. Her hamle ve her irtifa bir hisablaşmaya dayanıyorsa ümit vericidir. Geçmişin muhasebesi yapılmadan gösterilen her say ve gayret ise, bir hüsran ve inkisarın başlangıcıdır.
Ferdin kendi kametine, cemiyetin de kendi buutlarına göre alabildiğine girift ve komplike meseleleri vardır ve bunlar derin ve ciddi hisabları gerektirmektedir.
Hisablaşma çizgisinde bulunan bir ferdin fazla inhirafları olmayacağı gibi, hisab üzerine kurulmuş ve yine hisab üzerinde işleyen bir toplumun da rahatsız edici ya ve yönü bulunmayacaktır.
Geçmiş, hale nispeten, hal de, geleceğe nispeten bir hisab kitabıdır. Hatta bu nokta-ı nazardan, gündüz geceye, yaz kışa, dünya öbür âleme nispeten birer kitaptırlar. İnsan bu kitapların yüzünden nikabı kaldırıp, neşredecekleri aydınlıktan istifade ettiği nispette, doğru görür, doğru düşünür ve başı yüceliklere erer Bu kitaplar ve bunların ihtiva ettikleri hisablardan habersiz yaşayanlar ise hüsran görür, hüsran düşünür ve hüsranda boğulurlar.
Ne var ki bazen da, kararın verileceği güne bırakılmış bir hisab, sahibi için sadece hizlan ve haybet olur. “Keşke kitabım verilmeseydi ve hisab nedir, onu bilmeseydi” inkisarı içindeki bir teessür ve nedametin, mücrime kazandıracağı hiçbir şey yoktur.
Hususi manada muhasebe, geçmişteki eksikliklerin ve noksanlıkların üzerine tırmanarak, geleceği seyre-koyulma ve arkada bıraktığı her yanlışlığı bir trafik işareti kabul ederek yolun doğrusunu görmeye çalışmadı. Yoksa kaderi tenkit ve rahmeti sonsuzun rahmetini ittiham manasında hadiselerden şikâyet ve dert yanma faidesiz bir ıstırap ve elemdir.
Milletçe, bu anlayışda bir muhasebeye ne kadar muhtaç olduğumuz, her türlü tarifden varestedir. Ne var ki, biz, yakın tarihimiz itibariyle muhasebe adına bir kısım sevimsiz polemik ve düello’dan başka bir şey görmedik.
Keşke insanımıza, aydınlatıcı ve yol gösterici tenkidde bulunmayı öğretebilseydik. Ve keşke geçmişten ve tarihi tekerrürlerden ders alabilseydik..
Mevsiminde, mektebin, kitabın ve muallimin hisabını, yine kendi bakış açımızdan ve kendi menşurumuzun altında halkımıza arz etmiştik: Muallim, öğretici olmazsa; mektep, hayatı ders vermezse; kitab, kâinatın sinesindeki esrarı billurlaştırıp aksettirmezse, o muallim talihsiz, o mektep karanlık ve o mektebde okuyanlar da bedbahdır. Ve eğer muallim, elindeki irfan adesesiyle eşya ve hadiseleri tanıma yolunda ise; kitab, neşrettiği nurlarla (Elektron-mikroskop) ve (x) ışınları vazifesini görüyorsa; mekteb bu esrarlı cumbuşa laboratuarlık yapıyorsa, muallim mutlu, mekteb aydın ve o mektebin talebeleri de bir kısım talihlilerdir.
Şimdi, acaba, arkada bıraktığımız koskoca bir devre içinde, muallim, öğreticilik vazifesini yapabildi mi?. Talebenin ruhunu aydınlatıp, kainatla bütünleşmesini temin edebildi mi? Kalbine fer verip onu yüce ideallerle donatabildi mi? Yıllar yılı hayatı, mektebden ve muallimden öğrenmeye alışmış halkımızın, aç ve bitab bakışları karşısında, ona her yönüyle hayatı talim edip ruhunu sefaletden kurtarabildi mi?. Ona kitabı ve mektebi sevdirip, ilmin yüce gayesine aşina kılabildi mi?
Hasılı; milletin, ümit-ocağı deyip bel bağladığı ve bütün inkisarlarında gözünü ona dikip, ondan birşeyler beklediği mekteb, fonksiyonunu eda edebilecek mi?.. Elde ettiği imkanları değerlendirip, duygu ve düşüncelerimizi rahatlıkla soluyabil iğimiz irfan yuvalarımızda, herşey olmaya müheyya bir nesil karşısında, vazifesini idrak edebildi mi?.
Bu sonların hepsine bir çırpıda “Evet” deyebilecek kaç babayiğit gösterebilirsiniz! Kaç hakikat-eri gösterebilirsiniz ki, oturup kalktığı her yerde, kendi kokusunu neşretmiş, girip çıktığı her menzile kendi dünyasından bir demet gül bırakmışdır.
Ve, kaç hakikat-aşığı gösterebilirsiniz ki; mektebe, kitaba susamış neslin açlığını gidermiş, onların, soysuzlaşan ruhlarına yücelik ve fazilet dersi vermişdir.
Bizler, kendi hisabımıza, elde edilen fırsatlarla, gösterilen cehd arasında bir tenasüb olmadığı kanaatindeyiz. Kanaatimiz o ki; ne ele geçen tarlanın bütününe tohum atıldı; ne de eldeki tohumun bütünü tarlaya saçıldı. İmkânlar kendi buutlarıyla değerlendirilemedi ve neslimiz beklediği kadir-şinasları bulamadı.
Yeni bir imkân doğar veya doğmaz, orasını bilemem. Bildiğim birşey varsa o da şudur ki; son bir kere daha insanımıza hizmet etme fırsatını kaçırdık ve onu bir kere daha terkedilmişlikle başbaşa bırakdık.
O, ruhunda taşıdığı mana cevherlerini işlettirecek sarrafı bulacağı ana kadar iki büklüm bekleye dursun. Bizler terennüm edemediğimiz nağmeden müteheyyic, gözü ve gönlü bu işe bend olmuş bir hayli daha ah u vah etmeye devam edelim.
SIZINTI