Ağustos 2000 · s. 356 · 4 dakikalık okuma
His ve Düşünce Ufku
ÖMÜR SAÇLARI
Kapımda bir fesleğen bükmüş boynunu
Sardunyalara su verirken gözlerin
Mevsimsiz gelirken baharın bu sonu
Aşka tazelenmiş menekşe gibi ellerin
Yürürken Arş-ı ala'da ağır aksak
Tedirgince düşüyor içime bu gitmelerin
Ben sevginin mağarasında tutsak
Beni mecnun ediyor o sevmelerin
Sen bahçemde bir sarı gülün
Açtığı gibi açarken bu son bahara
Rüzgara bırakmışım saçlarını ömrümün
Bir beyazlık bir kızıllık ve bir karara
Bir hırçın sevda düşerken yüreğinin deltasına
Güllere küstüm ve susuşlarımda öldüm
Tecessüm ederken hüznümün aynasına
Düşlerimde suskunca sana doğru yürüdüm
Mahmut Yıldırım
YAĞMUR TEDAİLERİ
Yağmur yağıyor. Bir yaz yağmuru ama sağanak değil. Oldukça ritimli ve uzun süreli, bir yaz yağmuru için. En nefret ettiğim şey, ense kökümden sırtıma süzülen bir su damlası iken, ben her zamankinin aksine yağmurun altında hiçbir rahatsızlık hissetmeden yürüyorum. Ne ensemden süzülen damlalar, ne de sudan bacağıma yapışan pantolon beni rahatsız etmiyor. Ben de şaşıyorum bu aldırışsızlığıma ve rahatlığıma. Ama ruhum ve hislerim bugün bana böyle hükmediyor, ıslak ve huzurlu.
Yağmurun yağmasını, beni baştan aşağıya sırılsıklam etmesini istiyorum. İliklerime kadar onun saf suyu ile yunmak arzu ediyorum. Böylece bir nebze olsun rahatlayacakmışım gibi geliyor. Kirlerimden, çirkinliklerimden, hince duygularımdan kurtulurum diye ümit ediyorum. Keşke bu su kalbime kadar işlese diye geçiyor aklımdan, belki sıfırlanmış bir hayatı daha dikkatli yaşayabilirim düşüncesi ile.
Bütün insanlar yıkanmalı bu yağmurda aslında. Herkes kendini temizlemeli bu yağmurla ve yağan her yağmurla. O zaman daha mı güzel olurdu ki dünya? Orası bilinmez ama beni rahatlatacağı kesin. Oysa insanlar kaçışıyor yağmurdan, peki niye? Aslından kaçmak neden? Pak bir sudur üstümüze yağan. Halbuki hemen her gün kimbilir ne çirkef yağmurların altına kendimiz giriyor, ufunetli su birikintilerine balıklama atlıyoruz. Yoksa yağmurun bizi temizleyeceğinden mi korkuyoruz, çirkinliklerimizden arınmak mı bizi rahatsız ediyor? Sanmıyorum, zira bu kadarına insaf derler. Yok yok, derdimiz başka ama henüz yüzleşecek kadar hazır değiliz galiba. Yoksa yağmurdan niye kaçalım ki, altı üstü birkaç damla su değil mi?
İnsanlar kaçışıyor hala, bir kedi bir yere sinmiş o da yağmurdan korunuyor. Araçlar daha temiz ve sakin şu anda. İçim huzur dolu, aklım alabildiğine açık, kalbimde hissetmediğim türden heyecanlar var. Yağmurun beni bu kadar etkilemiş olması, hem korkutuyor hem de garip bir sükunet kazandırıyor ruhuma. Tedirginlikle huzuru bir arada yaşıyorum sanki. Tam o anda bir ses duyuyorum. İliklerime damlalarla birlikte giren bu ses beni derinden sarsıyor. İrkiliyorum ve daha önce defalarca duyduğum bu sese olan yabancılığımı hatırlıyorum. Aman Allah'ım insan bu kadar mı sağır, kör, dilsiz olabilir, kendinden bu kadar mı uzak olur! Bu şoktan yine ensemden sırtıma süzülen saf, soğuk bir yağmur damlası ile uyanıyorum.
Eve yaklaşıyorum. Eve girmek hiç içimden gelmese de bu günlük bu kadar ıslaklığın yeteceğini düşünüp giriyorum. Üstümü değişiyorum ama kurulanmıyorum. O temiz, saf damlacıklara bu haksızlığı yapamıyorum. Öylece kurusunlar, kururken bendeki kirleri de kurutup götürsünler istiyorum.
Dışarıda hala yağmur yağıyor. Bütün dünyayı kötülük, pislik ve çirkinliklerden arındırmaya azmetmişçesine ve hava kararıyor bütün bunları örtmek istercesine.
Mehmet İmer / Manisa
GÜLDEN AYRI
Sinem aşk–ı ateşinden yanmakta...
Yüzüme çarpan her rüzgar bana hicabı yaklaştırıyor. Gönlümün sultanı, sana yaklaşmak için oralara, oralara gelmeyi öyle çok arzuluyorum ki. Çünkü hasretinle kendimi sarılmış hissediyorum. Her sesimde, her soluğumda sonsuz sihirli ışıklarını ruhumda hissediyorum. Kulaklarım Hira Dağı'nı inleten ilk ayetle çınlıyor: İKRA!
Seninle üzerime sağanak sağanak ışıklar yağıyor. Sensiz ise yalancı bir mumun ışığıyla avunuyormuşum. Yalnızlıktan bir tırpan saçlarımı tarıyor. Yokluğun efendisinin göklerdeki mezarı aşkının gölgesinde rahat ve huzur duyuyor mudur acaba?
Asude sevgin yüreğime çakmak çakmak, ilmek ilmek öyle derin işlenmiş ki bunu anlatmada kelimeler kifayetsiz, sözcükler belirsiz kalır.
Göklerde duran seccadeler rüzgara takılı kalmış. Cemreler imanlı müminlerin yüzlerine senin sevginle gamzeler çakıyor. Geceler sabaha yıldız yıldız fütüvvet emanet ediyor. Şimdi ıssız çöllerde Ravza'nın aşkıyla, Sen'i görmek aşkıyla yanıp kavruluyor, tutuşuyor gibiyim. Yüzümden dökülen her damla gözyaşıyla Kur'an'ım ıslanmakta, ben yanmaktayım. İssiz bir fener gibi yolun kaybetmiş gemilere rotasını belirten imanım, senin bir damla şefaatine muhtaç. Bu sefil, bu bedbaht, bu hodbin ruhum senin bir nebze duana aç...
Erguvan çiçekleri yeşerir dallarda. Onlar bile senin aşkından haberdar iken ben bihaber dolaşıyorum ortalıklarda. Senin köyünün “Peygamber Köyü”nün amber kokusuyla başım dönmüş, kendimi bilmez divaneler gibiyim. Artık başka çiçek aramaz oldu ruhum; çünkü gönlüm gülün arzusuyla yanmakta. Şimdi hasret dolu her geceyi, ızdırabı diziyorum tespih tanelerine ve Sen'i düşünüyorum, Cibril (as)'in kanatlarında Miraç'tan dönerken. Bu hayalle ruhuma ilahi ilhamların doluyor. Meşk ediyorum aşkını kalbimin kocaman dağlarından, uçsuz bucaksız deryalarından. Bu hayallerle dilşad oluyor kimsesiz çöllerim, harap ellerim, yıkılmış yüreğim. Ve düşünüyorum. Kulağımda birkaç asırlık hicabın uzuyor diye düşünüyorum. Gözlerimde hasret nağmelerin her telden çalıyor diye ve kalbimi bir vuslat mülahazasına teslim ettim diye, uzuyor şafaklar gecenin ebediyeti solukladığı seherde.
Ve kalbimde bülbüller inliyor gülden ayrıldık diye...
Yasemin Özel / Gölcük