Sızıntı Arşivi

Ekim 1996 · s. 426 · 5 dakikalık okuma

His Ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

BUNCA YILDAN SONRA

Bunca yıldan sonra soğuktan dönen yıl kuşları gibi sıcak bağırlara basılmak çok güzel bir duygu. Tıpkı kuşlar gibi Özgür. Ama ta uzaklarda asıl vatanında zor günlerle mücadele ederek kışlamaya kalan serçelere bu sıcak ülkenin güzel haberini yetiştirmek için tekrar dönmeye sabırsızlanıyoruz.Bizi yuvalarından kanatlandırarak “Haydi sizler özgürlük hakkında bilgiler edinin, okuyun, öğrenin. Anadolu da sizin vatanınız ilk kırlangıçlarımız diyerek gönderdiler. 0 soğuk ülkeler de yüce Allah’ın (cc) göndereceği asıl nimetleri ilkbahar belirtileri kırlangıçlardan bekliyorlar. Komünizm sisteminden çıkan bu ülkemiz tabiri caiz ise, hayvanat bahçesindeki canlıları salıverirsiniz de onlar nereye gideceklerini bilemezler aynı ona benziyor. Ne yapacağız, hangi yoldan gideceğiz, bu sonu bilinmez bir meçhul gibi. Ama bir hakikat var ki insanoğlunu yaratılışından bugüne kadar yüce yaratıcı ve rahmeti engin Allah’ın son kitabı Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan ve alemlere rahmet olarak gönderdiği peygamberimiz Muhammed (s.a.v) sonsuza dek yol gösterici rehberdir.

Geriye dönüp tarih sayfalarını karıştırırsak beşerin çaresi tükendiği an İlahi bir yardım geliyor. Ya bir Peygamber ya bir müceddid (yenileyici). Ve yükselmenin son doruk noktasına da o İlahi emirleri tam uygulayanların ulaştıklarını tarih ispatlamıştır.

Aygül Boran Muğankızı/ANKARA

Dertli kardeşim. Hüzünlü bacım. Sırtındaki ağır yükü hissetmiş fedakar hemşirem. Elbette sizler mavi kırlangıçlar gibi sıcak ülkelerin manevi meltemlerini, ilik iklimini uzun müddet kışta kalmış, kar ve tipiden başka sağanak, zemheriden başka mevsim görmemiş dostlarınıza, ahbaplarınıza ulaştıracaksınız. Bir ulak gibi Yalnız değiliz, topyekün Anadolu bizimle beraber ve bizler inşallah bir daha boyunduruk ve kölelik tuzağına düşmeyeceğiz” muştusunu onlara ulaştırıp yüreklerindeki hasret ateşine, hicran alevine su serpeceksiniz. Yeşillik tohumlarını çöle dönmüş gönül tarlalarına ekmek için nevbabar rotasıyla. GÜNLER BAHARI SOLUKLARKEN* sılaya dönen sizler, gelecek adına en mühim vazifeyi yüklenmiş durumdasınız. Allah muvaffak kılsın. Selam ve sevgiler.

MECBURUM

Her doğan can gibi yıldızım,

Ayım.

Önceliğim baba suyu, Anne karnı uzayım.

Doğ yıldızım demiş kaderim doğ...

Doğmaya mecburum, mecburum

Doğarım.

Sevgi şafakları oluşturmak göreyim.

Işıdığım ilk günden beri,

Karanlık bucağa, dibe aşığım.

Şifalı ellerimle, fesada uğramış yürekleri

Oğ denildiğinde, oğ...

Oğmaya mecburum, mecburum...

Oğarım.

Karanlık el, çök üstüne nasipsizlerin

Derken birilerine kaderi;

Işıt der bana

Işıt sevgiye soğuk yürekleri

Umuda yelken açtır, daima

İ1ahi mekan gönüller benim yerim

Gücünün yettiğine kinleri nefretleri

Boğ dediğinden rehberim boğ...

Boğmaya mecburum, mecburum...

Boğarım

.

Farklı duygularım, başkaları gibi

Farklı mesajlarım

Konuşulmamışı konuşan eğitmenim.

Yazılmamışın yazarıyım.

Çağıma düşeni ilk gören benim gözlerim.

Geleceğin göğüslerine uzanır ellerim

Ayaklarımla yeryüzü meleklerine

Ellerimle gökyüzüne hükmederirn.

Yüceden

Yücedendir emirlerim.

İlahidir marifetim.

Ve tek Ekber’edir secdelerim.

Sürekli emirler alırım,

Emret derim, emret.

Sağ, göklerin memesini adıma sağ

Sağmaya mecburum, mecburum

Sağarım.

Ve zaman olur, devran döner

Yaşım kemale erer

Ecelin müntehasına varır da ömür,

Sır veririm halefime, el veririm

Bir ses duyarım muhakkak

Ağ yücelere, ağ...

Ağmaya mecburum, mecburum

Ağlarım.

Hacı Ali Bayram / Konya

Atilla İlhan’ın “Ben Sana Mecburum” mısralarını tedai ettiren şiirinizi beğendik.

Tabii bu sadece isim benzerliği veya küçük bir çağrışım. İşlediğiniz tema ve tarzınız farklı. Şiirde doğmak, oğmak, boğmak, sağmak, ağmak kelimelerinin kafiyeleriyle bir örgü oluşturmuşsunuz.

Şiire hakim olan gür ses bir ululuk imajı, öğrencileri karşısında heybetini koruyan ve kendine güvenen bir eğitmen tablosu çiziyor. Fakat

“Ayaklarımla yeryüzü meleklerine

Ellerimle gökyüzüne hükmederim”

mısraları hüküm ve kudret sahibi Rabbimizi tam aksettirmiyor. Biz ise her ses ve soluğumuzda, en azametli olduğumuz anlarda bile tevazu ile iki büklüm olmasını ve bunları mısralara aksettirmesini bilmeliyiz. Bu mısralar ardından gelen “emirleri yüceden alırım” mesajıyla yumuşatılmaya çalışılsa da biraz sivri kalmış. Hayal gücünüz engin. İmajlarınız sağlam. Yalnız pes ses ile bas sesin bir armoni teşkil ettiği bir müzikalitede nasıl bazen yokluğun çizgisine kadar ulaşmış bir titreşim, bazen da varlığın münteha hududuna kadem basmış bir ritim varsa şiirinizde bu iki ucu işlemeniz size çok şeyler kazandıracaktır. ‘Anne karnı uzayım” farklı bir mısra.

Sizden daha güzide, daha güçlü yeni şiirler bekliyoruz Selam ve sevgiler.

BİR ŞEHİT TÜRKÜSÜ

Eski bir fotoğraftı elinde kalan, bir kenarı yırtık,

Bir engin ağıttı yüreğinde kalan, bir de acı hasret...

Bir gündü. Kızılca doğan güneşte melal vardı. Kuşlarda, rüzgarda ve rüzgarlarda bile melal.. Çünkü ana, yiğidini gurbete uğurluyordu. Tezkeresiyle gelecekti oğlu, ciğerparesi. Yavaşça bıraktı ana yavru ceylanın kınalı ellerini. Ve pembe bir buse kondurdu oğlunun esmer alnına. Şimdi onu uğurluyordu anacığı gözleriyle,elleriyle, gözyaşları ve yüreğiyle. Gitti kayboldu yiğit, sisli ufukların arasında.

Ve ilk mektubunu kokladı ana yiğidinin kışladan gelen. Ardından ikincisini, ardından diğerlerini... Günler geçti, aylar geçti. Her gün bir ay, her ay bin yıl oluyordu anaya. Sılaydı bu, hasretti. Biter miydi? Ana ihtiyarladı, ana aradı, özledi kınalı ceylanını. Ana yanıyordu yiğit oğlunun hasret ateşiyle.

Ve... Niye hüzün şarkıları söylüyordu kuşlar Niye rüzgarlarda figan var Niye ağlıyordu semalar Bu gün gelecekti işte ellerini kınalayıp da gönderdiği yiğit oğlu ve geliyordu. Heyhat. Dağlar şahitti bu ana, taşlar, kuşlar. Gelmişti oğlu. Anasına üç şey getirmişti.

Biri tahta tabutu.

Biri cansız bedeni,

Biri kanlı gömleği...

Önce iki damla yaş akıttı ana yüreğine. Sonra bir buse daha kondurdu oğlunun esmer alnına. Ama bu sefer toprağa yolluyordu onu ebediyyen. İşte o anın acısıyla yoğruldu ana. Yılları bitirdi, bitmez denen yılları. İşte o fotoğrafla avunurdu, onda bulurdu civanını.

Güneş yine doğuyordu. Tıpkı o gün gibi... Bir fotoğraf düştü eski hasır kilime, ardından cansız bir el. Civanı çağırmıştı anasını.

Ve... Bu hikaye böyle sürer. Hep civanlar sonra analar gider

Ayşe Bingöl/Adıyaman

Kısa ve özlü bir hikaye. Türkiye’de sık sık yaşanan olaylardan bir kesit sunmuşsunuz yazınızda. Veciz bir ifade tarzınız var. Bu cevheri işlemeli ve geliştirmelisiniz.. Sızıntı’nın ilk sayılarında çıkan “Ana” isimli makaleden bir iz, bir çizgi var hikayenizde. Sanki o güzide yazının özünden bir ışık düşmüş şiirimsi anlatımınıza. “Ana-evlat iki vücut bir ruh. Evlat, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda dilruba, emekleyen yumurcak ve nihayet birbirini takip eden ayrılışlarla, ana için sineyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak.”

Sizden ilhamı kutlu ufuklar olan daha nice güzide yazılar bekliyoruz. Selam ve Sevgiler...