Sızıntı Arşivi

Ocak 1994 · s. 42 · 8 dakikalık okuma

His ve Düşünce Ufku

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

HİS VE DÜŞÜNCE UFKU

Mehmet ERDOĞAN

Şiir, şair bakış ve duyuşuna tesir eden inanç, kültür ve düşünce tarzlarına göre doğar ve şekillenir. Ne var ki, onu derinleştirip idrak üstü seviyeye ulaştıran tek kaynak, yalnız ilhamdır. İlhamla coşan bir gönülde zerre güneş, damla da derya olur.

DAVA ADAMI

Yedirir, yemez içmez.

Himmeti milletidir.

Giymez, giydiren insan,

İmanı servetidir.

Kardeşlik duygusunun

Kaynağı re’fetidir.

Yollar çakıl ve diken

Davası gayretidir.

Asla geriye dönmez,

Sebatı kuvvetidir.

Düşman ne de çok olsa,

Ümidi savletidir.

Bir kenara çekilmez

Aksiyon halvetidir.

Kristalleşmiş iman,

İdeal devletidir.

Nefsine ve şeytana

İhlâsı kementidir.

Durmak ölümdür ona

Hareket cennetidir.

Hakkın tecelli ufku

Ruh unda hayretidir.

Gayre bakmaz hiç gözü

Vefası iffetidir.

Son nefesinde bile

Tek derdi davetidir.

En mutlu olduğu an

Mutlak şehadetidir.

Ömer Faruk SERHAT/Hakkari

Şiiriniz gayet güzel. Bir dava adamını en mühim çizgilerle tablolaştırmışsınız gözler önünde. “İdeal”, şiiri aydınlatan bir nur, bir ışıktır. Serbest söyleyelim derken çer çöp nevi şeyleri anlatmak ve şiiri, okuyana, yazana zaman kaybettiren bir unsur olarak görmek pek yanlış bir tutumdur. İşte Kırık Mızrap’taki şiirler, işte diğerleri... Birinde her mısradan dava sancısı, millet derdi, insanlık için çile damlar; diğerlerinde belki binde bir. Belki de hiç... Siz bu ufku yakalamışsınız şiirinizde. “Şiir idealin yansımasıdır” çizgisini bulmuşsunuz. Sizden daha güzide mühim konulan çerçeveleyen şiirler bekliyoruz. Selamlar sevgiler.

MAĞARA LAR

Ümit kokuyorsunuz mağaralar. Heyecan, aşk, korku, diriliş kokuyorsunuz. Bugüne kadar hep ilk ve son dirilişlerin doğum sancısı sizde çekildi. Tekrar be tekrar böyle oldu bu. Ümit kokuyorsunuz mağaralar siz bu yüzden. Biraz da ızdırap kokuyorsunuz, çekilen sancılardan dolayı.

İnsanlığın İftihar Tablosu, sizde itminana erdi. ‘İkra” diyen vahiy nuru Nebiler Nebisi’ne sizde kucak açtı. Ümitten dem vuranlar, Hak erleri sizde doğdu. Onlar tefekkür âleminde koşarken siz onlara kol kanat oldunuz. Rahm-i mader oldunuz yeniden doğacaklara...

Ümit, sizde aşılandı Sıddık’lara. Zirveye koşanlar sizde durup dinlendi. Sizde saklandı “hicret” soluklayanlar. Ama zirveyi maddi dağlarla anlatanlar sizleri karanlığa gömdü. Siz aydınlığa, zirveye gebe oluşunuzla layık değildiniz buna. Zirveye varmak için siz ilk merhale olacaktınız, oldunuz da. Çünkü, Yaradan böyle dilemişti. Böyle zirve soluklarken siz hep sessiz kaldınız toprak gibi. Zilletin ayakları altında ezilen toprak gibi sessiz kaldınız. Kalırken de “dur” dediniz, cennet yamaçlarında doğmaktan korkanlara.

Ve merak konusu oldunuz, sizler. Sessizlikle birleşip, içten ürperten karanlığınızla...

Siz, mekândan muhteşem birer parçasınız, mağaralar. Yüce Sanatkâr’ ın elinden çıkmış incilere sadef. Metafizik cevhere kaynak, derin ve alabildiğine enginsiniz.

Sizin başınızın tacidarı da ayrı birer ufuk soluklamışlar. Onları da tanıyorum, birisi vahiy sadasıyla yankılanmış “Hira”; diğeri korkuyla ümidin birleştiği ufuk: “Sevr”

Evet, efendiniz sizin “Hira”. Nebiler Nebisi’ni barındırdığı için. “O” nu küfürden, çirkeften uzaklaştırdığı için. “Cebrail” ile “İkra!” solukladığı için. Zifiri olmasına rağmen Nebi ile beraber “İkra” solukladığı için.

Böyle bir paye her varlığa has bir şey değildir. Her oluş böyle gerçekleşemez. “Hira”nın yaşadığı ayrı bir halvettir. “Hira” muhteşem bir aksiyondur. Tepeye varmak için son merhalesini oluşturuyor aksiyonun. Fakat fani ve baki olanların zirvesine ulaşmanın ilk merhalesini oluşturuyor. Ayrı bir hava ulaştırıyor bize. Başın sonunu perde arkasına gizliyor. Önümüze de sonun başını koyuyor. Ve ümit anlatıyor bize... Kutlular kutlusuna, kutlu meleğin ulaştığı anı hatırlatarak.

Diğer efendiniz de “Sevr”sizin. Bağrında acı çektiren yılanı sakladığı halde. Çünkü Nebiler Nebisi’yle kucaklaşmış. “Üzülme!” sadasıyla yankılanmış. Sevr’ de ızdırap içerisinde gözyaşı dökerken Sıddık, ruhuyla ümit soluklamış. Bir yandan da küfürden çekinmiş.

Efendiniz o sizin, çünkü korku, ümit, aşk, acı bağrında kucaklaşıyordu. Çünkü kol kanat oluyordu Nebiler Nebisi’ ne. Kapısındakilerle bir olup.

Efendileriniz onlar, çünkü ödüllerini Efendiler Efendisi’nden almışlar. Efendinizdi “Sevr” çünkü nebiler nebisinin alnındaki tayflarla kucaklaşırken ödüllerin en güzellerinden birisini elde ediyordu. Bir yandan da Sıddık’la hasret gideriyordu. Aynı Hira’nın Cebrail’le hasret giderdiği gibi.

Siz de onlar gibisiniz mağaralar. Onların solukladıklarını siz de solukluyorsunuz. Çünkü aynı Sanatkâr’ın elinden çıktınız. Sizlerde büyük aksiyonların bütün adımları hesap edildi, ümit soluklandı.

Sizler aslında çok heybetlisiniz mağaralar. Dağlar kadar... Karanlığınızla, sessizliğinizle... Yeniden doğuşları yaşamanızla...

Kucağınıza koşsam beni de saklar mısınız mağaralar? Ben de yeniden doğabilir miyim? Bana da kol kanat olur musunuz Hira gibi Sevr gibi... Öyleyse sarın beni de eritici ikliminizle. Zamana tekrar dinilmem için. Tekrar cihanı fethetmem için. Sarın beni de...

Şerafeddin KOÇ/İstanbul

Yazınızı bazı düzeltmeler yaparak köşemize aldık. Bazı cümleleriniz bir diğeriyle bağlantısız yan yana, gelmiş. Geçişleriniz ani olmuş. Her paragraf kendi arasında bir yardımcı fikir çerçevesinde örülürse ve bu da ana fikrin çevresinde destek fikirler şeklinde işlenirse kompozisyon tam hedefini bulmuş demektir. Siz bunu kısmen yapmışsınız. Sizden üzerinde daha hassas durulmuş yazılar bekliyoruz. Selam ve sevgiler.

ANNEMİ VERİN BANA

Silenim yok yaşlarımı ağlayınca

Seni ararım her yerde gün boyunca

Anneme hasret, uykuya dalınca

Rüyalar, annemi verin bana.

İhtiyacım var anneciğim sana

Şefkatine, sıcacık kollarına

Sarılmak öpmek istiyorum doyasıya

Hülyalar, annemi verin bana.

Siz de bilirsiniz bu hisleri

Belki yaşamışsınızdır annesizliği

Yalvarırım size, ayırmayın bizi

İnsanlar, annemi verin bana.

Her gün onun yolunu beklerim

Her an onun hasretini çekerim

Sizden yalnızca bir şey isterim

Ümitler, annemi verin bana.

Memnune EYİGÜN/Emirdağ

Şiirinizin ilk iki dörtlüğü biçim yönüyle birbiriyle irtibatlı. Son iki dörtlüğü ise bu armoniden uzak kalmış. Fakat muhteva olarak son iki dörtlük de bu hasret kervanına katılmış ve hedefe ulaşmış. Yalnız şunu belirtelim ki sadece hissetmek şiirin sesini yakalamada yeterli faktör değildir. Bir kuyumcu mihengiyle kelimeleri seçmeli ve mısralarda en uygun yere yerleştirmelisiniz.

Bu da gayret ve çalışmanın yanısıra azim ruhunu yitirmemekle elde edilir. Sizden daha hassasiyetle ele alınmış ve örülmüş güzide şiirler bekliyoruz. Selam ve sevgiler.

ŞEHRE HİTAP

Ben hayallerimin rengine vurgunum

Yaşamadığın anılara

Söylemediğim türkülere

Ayak basmadığım dağ başlarına.

Terk ettik bu şehri hiç acımadan

Kalbimde büyüyen yalnızlık ve ben

Hiç veda etmeden aya, yıldıza

Her kayıttan âzâde

Her bağdan uzak.

Aşina olduğum renkli simalar

Silinip gittiler zihnimden bir bir

Ne öfkem ne kavgam fayda vermedi

Beni mağlup etti bu dev caddeler.

Ne kadar severdim martı sesini

Vapur düdüğünü, deniz rengini

Gecelerin sakin sessizliğinde

Yüz yüze geldiğim tatlı meltemi.

Dost idik seninle bir zamanlar dost

Ne çabuk darıldın, düşmanım oldun

Her sokağın dargın her evin küskün

Koca şamar oldun indin yüzüme.

Hey şehir nedir sitemkârlığın

Anıların bile tat vermez oldu.

Şimdi uzaklardayım çok uzaklarda

Güneşin gözünde battığı yerde

Pınarın çağlayıp coştuğu yerde

Hüznün odaklaşıp şevkin gittiği

Vefanın isminin bittiği yerde

Duy beni ey şehir!

Duy beni!

Hayallerimin rengine vurgunum

Göğün görmediği güvercinlere

Suyun ermediği damlacıklara

Dilin bilmediği yakarışlara

Tüm azalarımın felah bulduğu

Gözümün feryadı ağlayışlara

Ben hayallerimin rengine vurgunum.

Akif GÜLTEPE

Şiiriniz serbest tarza güzel bir misal. Şehre sitem edişinizde esasen büyük bir gerçek payı var. Sizin duyduğunuz, hissettiğiniz şeyler hemen hemen vicdanı olan herkesin hergün içinde duyduğu duygulardır. Siz büyük bir gerçeğe tercüman olmuşsunuz. Sizden üzerinde daha hassasiyetle durulmuş şiirler bekliyoruz. Selam ve Sevgiler.

SONUÇ DEĞİL Kİ

Ağlamak, inlemek birşey halletmez

Geçen günler geçti, bir daha gelmez

Acı çekenin halini, gülenler bilmez

“Bir kez güldüm” demek, sonuç değil ki...

İnsanları sevsen hem de delice

Onlar seni satar inan bir hiçe

Bulursun iyileri hep seçe seçe

“Bir dost buldum” demek, sonuç değil ki...

Bazıları çok çıkarcı ikiyüzlüdür

Dostun acı sözü seni öldürür

Mevlam büyük elbet birgün güldürür

Deyip sessizce bekleyiş, sonuç değil ki...

Onları çok sevme, hatalarını gör,

İyilerle iyi ol, kötüleri sor

Hep el yakar sönmüş olsa da kor

Yanan ateşi söndürmek, sonuç değil ki...

Senin tek çaren var Mevla’ya yalvar

Düşmandan olmaz inan sana yar

Her insanın bil ki bir kusuru var

Kendini hor görmen, sonuç değil ki...

Ya olduğun gibi ol, ya göründüğün gibi

Görünmez bulanık suların dibi

Herkesi çok sevmen derdin sebebi

Karşılıksız sevmek, sonuç değil ki...

Aklını başına al, düz git yolunda

Herkes imreniyor bak doğruluğuna

Kimse girmemeli insan ruhuna

Fenayı üstün görmek, sonuç değil ki...

Karar ver artık sevme herkesi;

Yeter! İçten yıkan dost düşmandan beter

Bana inan bir gün dertlerin biter

“Kurtuldum” demek, sonuç değil ki...

Kusurlu kusurunu bilmez ne çare

Yüreğim yanıyor hem hare hare

Selvinaz neylesin zaten biçare

Çaresizlik bu dem, sonuç değil ki.

Selvinaz DOĞAN/Yozgat

Şiirinizde acı ve ızdırapların izlerini görmemek mümkün değil. Fakat bu keder ve hüzün iklimi çıkmaza girmiş bir ruhun sesiyle örülmemiş. Belki ufku açık, sonsuzluğa dönük bir kalbin senfonisiyle tel tel dokunmuş. “Sonuç değil ki” diye biten mısralar bizi yeniden toparlanmaya, bir otokontrol atmosferine çekiyor. Bizi sarsıyor ama ümit ve korku kanatlarıyla sarıyor sonunda. Sizden daha güzide ümit ve azim kokan tıpkı bir gül revnaktarlığında şiirler bekliyoruz. Selam ve sevgiler.

KİMİZ BİZ?

Bir an kendimi maziye bıraktım. Gözlerimi kapadım ve hayal âlemime daldım, düşündüm. Düşündüm bir an olsun; Üsküb’ü, Kosova’yı ve Mohac’ı. Buralara hükümran olmuş atalarımızı. Neydi onları oralara götüren? Neydi Yavuz’u bir an olsun atından inmeden cenge koşturan, çöllere meydan okuyup aştıran. Neydi Fatih’i İstanbul’u almaya zorlayan, Kanuni’yi Viyana önlerine götüren?

Elbette şöhret ve nam hırsı, zafer tutkusu olamazdı. Çünkü ellerinde Resul sancağını taşıyorlardı. Davaları İ’la-yı Kelimetullahtı. Sancağı götürebilecekleri yere kadar taşıyacaklardı. Biri bırakınca diğeri görevi devr alacaktı.

Ama şimdi Fatihlerin, Yavuzların, Muradların cenk ettiği o meydanlar; yiğitsiz, suskun ve çaresizler. Sadece eski günleri anarak teselli buluyorlar. Çünkü Osmanlı yok. Meydanlar yiğitsizliğin acısını çekiyor ve yeni yiğitler bekliyorlar.

Bugün Evlad-ı Fatihan acı çekmede.” Nerede Osmanlı?..” diye inlemede. Sınırları içine kattığı Hıristiyanların bile sevip desteklediği adaletli Osmanlı nerede? Osmanlı yok. Geriye düşünme özürlü bir torun bırakarak tarihe gömüldü.

Olaylar karşısında aciz. Daha çok “başkaları ne der” zihniyetiyle meseleler üzerinde yorum yapan, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” düşüncesiyle kabuğuna sinmiş, çekilmiş Türkiye. Batı taklitçisi Türkiye. Bir batılının dediği gibi: “Sizler koskoca bir âleme baş olacağınız halde, gelip batıya kuyruk oldunuz” sözüne muhatap Türkiye.

Çok acıdır bu. Tarihinde her zaman söz sahibi olmuş, lider kanı taşıyan bu millet hiç bu hale düşmemiştir.

Bereket versin ki bu ülkenin, milletin içinde dedelerinin kanını taşıyan, gerçeklerin ne olduğunu bilen, ak ile karayı çok iyi ayıran bir nesil var.

Bu nesil, tekerleği tümsekten kurtaracak, gedik açılmış surları yıkacak, çevrelerini saran karanlığı aydınlatacaktır. Önlerine çıkacak, her türlü engelleri aşacak, gerekirse canını ve malını bu hizmet için feda edebilecektir.

Şimdi soruyorum; acaba biz bu neslin içinde miyiz? Biraz düşünelim neredeyiz, nereye gidiyoruz, ne yapıyoruz? Muhasebemizi yapalım ve bu nesil içinde yerimizi alalım.

Abdülkadir KOÇER/Erzurum

Not: Aralık 1993 sayımızda Umut Türüdü’ ye ait “Deniz Feneri” isimli yazı sehven Ömer Gül adına çıkmıştır. Düzeltir özür dileriz.