Sızıntı Arşivi

Aralık 2000 · s. 522 · 7 dakikalık okuma

Herşeye Rağmen Bizdeki Ramazanlar

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Bir başkadır bizim dünyamızda ramazan ve oruç. O, gelirken yolu gözlenen nazlı bir misafir gibi gelir; giderken de -bayramlar muvakkaten sinelerimizi serinletebilir- içimize bir gurub burukluğu salar öyle gider. Ramazan, bizim dünyamızda o kadar sıcak, o kadar candan ve o kadar bizimle uyuşmuştur ki, onu her misafir edişimizde, bin seneden beri gele-gide, milli töre, milli kültür ve milli karakterimizle kaynaşmış, bütünleşmiş, bizimle içli-dışlı olmuş bir kardeşle, bir arkadaşla karşılaşıyor gibi oluruz.
Millet olarak hemen her ramazanda, kendimize ait bir derinliği yeniden keşfediyor olmanın sevinç ve inşirahıyla adeta bir milat yaşar; hayata baştan başlar ve ramazanı, özündeki ruh ve mana itibarıyla tam kavrayabilmişsek gençleşir, dinçleşir ve Hakk'a kulluğa bir kere daha "vira bismillah" deriz.

Ramazanda bizim dünyamız, onu sahiplenen talihli insanların çehrelerinden mabetlerin nurefşan harimlerine, minarelerdeki pırıl pırıl mahyalardan bizi gökler ve gökler ötesi ziya kaynaklarına bağlayan gönüllerimizdeki aydınlığa kadar her şeyiyle adeta bir renk ve ışık ülkesidir. Hele mübarek gün ve gecelerde bu ziya ve renk diyarı, öyle büyülü bir hal alır ve ülfetle bütün bütün kör olmamış gözlere öyle şehrayinler öyle şehrayinler gösterir! Bu dünyada, günün hemen her saatinde, farklı bir mana ile ışıldayan yuvalarımızdan, inanan sakinleri sayesinde daha çok cami revaklarını andıran çarşı-pazarlarımıza, her biri birer mabet koridoru gibi sırlı ve derin sokaklarımızdan tesbih ve tehlillerle inleyen ibadethanelerimize, mabetlerdeki his ve heyecan tufanından mü'minlerin o sarmaş-dolaş hallerine kadar hemen her şeyde, insan adeta ötelerin güzelliklerini temaşa ediyor ve firdevsi musıkiler dinliyor gibi olur.

Dinin gönüllerde kendini tam hissettirmesi; hayatın iman, marifet, muhabbet ve ruhani zevklere bağlı sürdürülmesi bu musıkinin temel unsurlarıdır. Hayatlarını bu unsurlarla manalandırabilenler, kendilerini öyle bir zevk u şevk zemzemesi içinde bulurlar ki, dahasını tasavvur etmek mümkün değildir. İsterseniz siz buna, yürekten Hakk'a yönelen kimselere, O'nun tarafından bahşedilmiş avans ya da inanmanın özündeki Cennet çekirdeğinin bir tür duyulup hissedilmesi de diyebilirsiniz.. asıl elemsiz lezzet ve mütemadi hazza gelince, onların yeri burası değildir; onlar kalb selametiyle son durağa ulaşmış ruhlara, Allah'ın sürprizleri olarak sunulacaktır.

Ramazanda ve hele bizim ülkemizdeki ramazanlarda, inanmış sinelerden kopup gelen, mabetlerde yankılanıp sokak, çarşı-pazar her tarafa ulaşan tekbirler, tehliller, temcitler, gönülleri öylesine rikkate getirir, öylesine yumuşatır ve onları öylesine bütünleştirir ki; kaderin bu talihli bendeleri sayesinde herkes, adeta ülkenin bir baştan bir başa pek çok köşesi, maksuresi, mahfili bulunan büyük bir mabede dönüştüğünü, genç-ihtiyar, kadın-erkek, köylü-kentli bütün insanımızın da bu geniş caminin cemaati haline geldiğini sanır. Öyle ki o, bu engin mülahazalarla sıçrayıp bir adım daha atıverse, bütün yeryüzünü bir mescit, Kabe'yi bir mihrap, Ravza'yı bir minber ve umum ehl-i kıbleyi de bu geniş mabedin cemaati gibi tasavvur ederek, Hz. Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın arkasında namaz kılıyor olmanın zevkini duyabilir.

İşte her şeyin bu ölçüde zaman ve mekanüstü bir derinliğe ulaştığı ve her anın ayrı bir "eşref saat" seviyesine yükseldiği ramazan ve ondaki bütün dakikalar; hususiyle Rabb'e yürüme ve yükselme rıhtımları, rampaları sayılan sahur, iftar ve teravih vakitlerinde her hareket ve davranış öyle büyülü bir hal alır ki; adeta gökler ve gökler ötesi alemlerin ışıkları, sesleri başımıza dökülüyor gibi olur ve bize kendi tesbih, tehlil ve hamd ü senalarımız içinde, annelerimizin yüreklerinden kopup gelen ninniler kadar içli ve sıcak, meleklerin tazim ve tebcilleri kadar da derin ve mehip mülahazalardan ne büyülü mazmunlar fısıldar..!

Dünyada bizim ramazanlarımız kadar -şimdilerde biraz hüzünlü, biraz buğulu olsa da- füsunlu, derin ve geceleri ayrı bir şölen, gündüzleri de ayrı bir şölen olanını hiç görmedim ve göreceğime de ihtimal vermiyorum. Bizim ramazanlarımız -semavi özü mahfuz- örf ve adetlerimizden aldığı farklı renk, farklı desen ve farklı ışıklarıyla, yirmi dört saatimize kendi boyasını çalar, bize kendi şivesini meşkettirir ve saygıyla harimine girenlere günün her saatinde ayrı bir gök davetiyesi sunar.. ve hele tamamen ramazanlaşanlar için o, öyle büyülü bir edaya bürünür ve öylesine uhrevileşir ki, onun bu sihriyle büyülenmiş kıvamında bazı ruhlar, kendilerini "yemez-içmez, göz açıp kapayıncaya kadar olsun Yaradan'a muhalefet etmez" çerçevesiyle ifade edeceğimiz semaviler arasında sanırlar. Gerçekten de onların üzerlerinden zaman geçer mi-geçmez mi o ayrı bir konu; ama bu talihlilerin kendilerinden geçip hayret yaşadıkları açıktır...

Her zaman ve herkes için olmasa da, bizim dünyamızdaki bu derin ramazanlarda, köylerin-kentlerin sınırları bütünüyle silinir gider, topyekün ülke büyük bir mabedin veya geniş müştemilatlı kompleksin muhtelif hicirleri, maksureleri, mahfilleri ve sofalarıymışçasına bir bütünlük arz eder; arz eder de kendimizi ülke çapındaki büyük bir cemaatin safları arasında sanır; onların soluklarını duyar gibi olur.. onlarla aynı şeyleri mırıldanır.. aynı havaya dem tutar.. aynı his tufanını yaşar.. ve hayallerimizin vüs'ati ölçüsünde bazen ta "Mele-i A'la"da göklerin sırlarına açık ruhlarla saf birliğine erer; hem öyle bir erer ki, bir hamle daha yapıp sıçradığımızda, ebedi hayatın "hay-huy"unu duyacakmış gibi oluruz.

Ramazanı, tam ramazanlaşıp kendi derinliğiyle duyabildiğimiz ölçüde, bütün benliğimizi bir yumuşaklık, bir sıcaklık sarar.. her yanımızda tatlı tatlı duygu meltemleri esmeye başlar.. ve o, aşina olduğumuz bir nefes gibi bize aşk u vuslattan neler neler söyler!

Bizim ramazanlarımızda, hiçbir zaman tamamen dinmeyen bir uhrevilik heyecanı çağlar; gecelerin esatiri güzelliklerinden, seherlerin sihirli dakikalarına; gündüzlerin ramazanlaşmış çehrelerinden gurubların rü'yet yamaçlarını hatırlatan renklerine kadar her an ayrı bir duygu tufanı köpürür durur: Seherler, o kendilerine mahsus büyülü ve mahrem edalarıyla bizlere, arzu ve ihtiyaçlarımızın yerine getirileceği koyları gösterir.. ve oralara ulaşma yollarını fısıldar. Gündüzler, hemen her zaman canlı, fakat yumuşaklardan yumuşak, bir hayli sesli, ama sımsıcak bir esintiyle gelir, bizi kucaklar, en az günde beş defa namaz ve niyazdan fışkıran bir lezzetle kendilerini hissettirir, sonra da gurubun tüllenen renkleri arasında henüz bitmemiş bir faslı, daha sonra gelip tamamlama vadiyle son gülücüklerini başımıza boşaltır öyle giderler. Akşamlar, her zaman bir şölen ihtişamıyla ufukta belirir, hem beden hem de ruhlarımıza ait iç içe işlerle alakalı bir sürü telaşla kendilerini duyurur, her yanımızı iftar ve teravih heyecanıyla sarar, bize gizli bir alemin kapısının önünde bulunduğumuzu ihsas eder, gönüllerimize aşk kıvılcımlarının yanında vuslat heyecanları da üfler ve ruhlarımıza mü'mince yaşamanın bütün zevklerini duyururlar. Geceler, bir sessizlik büyüsüyle ufkumuzu tutar, bize Yar'la halvet olma duygusunu fısıldar, aşkın yaşama yollarını gösterir ve duyabilenler için Cennet nağmelerinden besteler sunarlar. Bizler her zaman, gecelerin ne dediklerini anlamasak da, onlar hep bir şeyler söylemeye devam ederler. Bu sözler, bazen halka halka birbirine eklenerek öyle edalara ulaşır ki, bütün bütün kör ve sağır olmayanlar, bu harfsiz ve kelimesiz hutbeler karşısında dillerini tutar, hayret murakabesine dalarlar.

Bizim hislerimiz, bizim düşüncelerimiz ramazana bağlı olarak değişip derinleştiği gibi, ramazan da, bizim hülyalarımız ve bizim tasavvurlarımızla farklı manalara, farklı muhtevalara ulaşır ve hislerimizin, fikirlerimizin derinliğiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) o kadar beliğ şeyler söyler ki, onun irad ettiği o muttasıl hitabeleri, hiçbir hatip, hiçbir edip, hiçbir mütefekkir ve hiçbir filozofun eserinde görmek mümkün değildir. Ne var ki, onun bu derin ve muhtevalı sözlerindeki inceliği kavramak için de İslam'ın dilini anlamaya ihtiyaç vardır. Bu dili tam anlayabildiğimiz takdirde ramazan, gecesiyle-gündüzüyle, orucuyla-teravihiyle o kadar gönüllerimize nüfuz eder ve benliğimize işler ki, ruhumuz ondaki deruni sesleri-solukları, minarelerden yükselen ezan ve temcitler gibi duymaya başlar; başlar da artık his, şuur ve hülyalarımızdan örülmüş böyle bir dünyadan ayrılmayı asla düşünmeyiz.

Şimdilerde, doğrudan doğruya böyle bir ramazanın aydınlık ikliminden mahrum bulunsam da, pırıl pırıl ışıklarıyla adeta gökyüzünü andıran cami çevrelerini, ramazana hoş-amedi etme manasında, minarelerde mahyalaşan mü'min duygularını, mabetleri tıklım tıklım dolduran mü'minlerin nurefşan simalarını, samimane gürleyen sinelerini, heyecanla atan nabızlarını tahayyül edebiliyorum. Ramazanlaşan insanların güvenle tüllenen çehrelerini, kimseden esirgemedikleri o sımsıcak bakışlarını, çevrelerine yağdırıp geçtikleri tebessümlerini, herkese açık ve sıcak tuttukları gönüllerini, iyilik hislerini, mü'mince tavırlarını hayalimde canlandırıp onların duygularını paylaşabiliyorum.. bin seneden beri devam edegelen inanç, anlayış, duygu, düşünce ve telakkilerimizden süzülüp; örf, adet ve törelerimizin potasında yoğrula yoğrula bugünkü kıvamına ulaşmış kültür zenginliklerimizin temsil edildiğini görür gibi oluyor ve kendimi rahatlıkla bir sahur misafiri, bir iftar davetlisi gibi düşünebiliyorum.. derin bir ibadet neşvesi içinde camiye giden dırahşan çehreleri, şadırvanların başında uhreviliğe hazırlanan o heyecanlı ruhların "hay-huy"larını ve kullukla iki büklüm olmuş bu tertemiz insanların niyetlerini sezebiliyorum.. evet, Türkiye'de ramazanlaşan herkesi ve her şeyi, kendine has şivesi, kendine has üslubuyla tasavvur edebiliyor ve tamamen uhrevileşen o atmosferi bütün zenginlikleriyle duyabiliyorum..

İsteyen ramazanda dahi kinle-nefretle oturup kalksın, isteyen iman ve İslam gerçeği karşısında bulantılar yaşasın, isteyen ışığa lanetler yağdırsın, isteyen sevgiye, diyaloğa, hoşgörüye savaş ilan etsin, ramazan bütün ışığı ve bütün büyüsüyle bize kendi sesinden, milli törelerimizi, manevi zenginliklerimizi duyurmakta; duyurup aç gönüllerimizi en bereketli semavi sofralarla doyurmakta, en karanlık ruhlara karşı dahi hep açık durmakta ve gölgesiyle kinlerimizi, nefretlerimizi eriterek ruhlarımızı uhrevi esintilerle serinletmeye devam etmektedir. Şu anda bir baştan bir başa bütün ülkede sadece o, kalıcı bir şeyler konuşuyor ve herkes onu dinlemeye koşuyor. Mabetler onu terennüm eden bülbül sesleri ve bu seslerin meftunu heyecanlı gönüllerle dolup taşıyor. Kubbelere çarpıp akisler yapan ve minarelerden taşıp da gök kubbeye ulaşan bin senelik sesimiz-soluğumuz bir kere daha arzdan semaya yeni bir sağanak töresi peşinde. Biz, ramazanı bütün benliğimizle duymaya çalışıyoruz; o da bize, en içli, en duygulu, en derin anlarıyla kase kase sevgi, alaka ve heyecan ikram ediyor.. gönül açlığımıza salkım salkım ümit ve emeller sunarak bütün mağmum yüzleri güldürüyor.

Bu itibarla da, ramazanın bizi terk etmesini hiç istemiyoruz; biz istemiyoruz ama, bir bir gelen her şeyin sırası gelince bir bir gittiği gibi, o da aramıza sevindiren bir konuk olarak gelip bir müddet kaldıktan sonra, bir misafir gibi de ayrılıp gidiyor.. ve ardından da bu muhteşem ayın bütün varidatına varis-i has olarak bayram geliyor...