Kasım 1995 · s. 451 · 3 dakikalık okuma
Herkes Dünyayı Kendi Aynasında Görür

Her nesne ve her hâdisenin bir mânâsı vardır. Bir çiçek bir şiir gibi, bir ağaç bir makale gibi, bir bahar mevsimi de bir kitap gibi mânâ ve mesajlarla dopdoludur. Ancak bu mesajlar her insan tarafından aynı şekilde idrak edilemez. Mahiyeti aynı olan eşya ve hâdiseler, değişik kişilerce farklı şekillerde idrak edilir ve herkesin kavrayışı, kabiliyeti nisbetindedir.
Hakikatler, ferdî aynalarda değişik renklerde yansır. Bu, en “basit” kavramlardan en girift mefhumlara kadar aynı şekilde cereyan eder. Meselâ, “menfaat” kavramının zihinlerdeki yansıması farklı farklıdır. Her bir fert hayatı boyunca şahit olduğu veya bizzat tecrübe ettiği hâdiselerle zihninde “menfaatle” ilgili bir şema, bir kavram çerçevesi çizer. Husûsî olaylar hafızaya nakşedilir. “Menfaat” kelimesi duyulduğunda bu olaylar birer birer hatırlanır. Sonra, tutumlar ve inançlar devreye girer. Her bir fert bu kavramı nasıl idrak ediyor ve yorumluyorsa ona göre bir tepkide bulunmaya hazır hale gelir.
Herkesin bir ilim dairesi vardır ve herkes ancak bu daire içine giren şeyler hakkında tahminlerde bulunur, görüş beyan eder. Bu ilim dairelerinin çapı insandan insana değişir. Kimisininki çocukların çevirdiği küçük bir çember, kimisininki ise ekvator kadardır. Bu meyanda düşülen en büyük hata, ilim dairesi çember kadar olanların, kutup insanlar hakkında yaptıkları zanlardır. Bu hataya düşen insanlar onların ilim dairelerinin olsa olsa biraz daha “büyük” bir çember kadar olduğunu düşünürler. Yani onların hayal dünyası ancak bu kadar bir tahminde bulunmaya müsaade eder. Hâlbuki hayal bile edemedikleri dairelerin varlığı bir hakikattir.
Bu noktada karşımıza anahtar bir kavram çıkar: nefsü’1-emir. Nefsü’l-emir her bir eşya, hâdise ve kavramın aslî hakikatidir. Nefsü’l-emirde her şey orijinal mahiyetini sergiler. Yani her bir hakikat; mutlak, ezelî, ebedî bir İlâhî ismin hakikatine dayanarak tecellî eder. Hayat, rızk, adalet, ihlâs, ölüm ve diğer sayısız hakikatin gerçek mahiyeti ancak ve ancak nefsü’l-emirdedir ve belki de Levh-i Mahfuz’da bu şekilde resmedilmiştir.
Bizim gibi sıradan insanların nefsü’l-emirdeki mutlak hakikatleri bir bütün olarak kavraması mümkün değildir. Nefsül-emirdeki İlâhî isimlerin hakiki hakikatlerine, kısmen kutup şahsiyetler ve tam olarak da derecelerine göre peygamberler vâkıf olmuştur. Efendimiz’de (sav) ise bu vukuf azamî derecededir. Tahmin edemeyeceğimiz, hayalinden aciz olduğumuz bir derecede; çember-ekvator karşılaştırmasının sönük kaldığı bir derecede; belki de bütün benzetme ve idrakleri aşan bir derecede.
Bazı hakikatleri idrak etmemiz mümkün değildir, zira istidadımız elvermiyor. İlâhî isimler ve sıfatlar fıtratlardaki farklılıklara göre farklı nisbetlerde tecelli ediyor. Herkes dünyayı kendi ayinesinden görüyor. Ancak, hakikat-ı insaniyemizdeki fıtrî istidatları keşfedip bunları işleyerek idrak aynamızı büyütmemiz, yani ilim dairemizi genişletmemiz de mümkün. Kur’ân ve kâinatı okuyarak yapılan tefekkür ve istikrarlı salih ameller, imanî hakikatlerin İdrakinde yepyeni buudlar kazandırır, yeni pencereler açar ve ufku genişletir. Hakikatler bambaşka bir keyfiyette görülmeye başlar ve insan ancak bundan sonra “haddini” bilebilir. Evet, “ne mutlu o insana ki, haddini bilir ve aşmaz” sözü meşhur bir deyiştir. Gerçekten de insanın hakikatte haddini bilmesi kolay değildir. Zira bunun için başkalarının sınırıyla kendisininkini karşılaştırmak zorundadır. Bu karşılaştırmayı sağlıklı yapabilmesi için de enaniyetini terk etmesi, kendisini büyüteç altında inceleme eğiliminden kurtulması gereklidir. Aksi takdirde, damla ile deniz arasındaki farktan gafil olarak, hata üstüne hata işler. Böyle insanlar, hadlerini aşıp engin ruhları tenkit ederler. Meselâ: “Şu meselede hata etmişler, bu konuda uğraşmaları gereksizdi, henüz zamanı değildi” gibi iddialarda bulunurlar. Oysa bilmezler ki, hata dedikleri şeyler, hatasız gördükleri şeylerden daha hatasızdır; gereksiz dedikleri şeyler, gerekli gördükleri şeylerden daha gereklidir; zamansız dedikleri şeyler de, tam zamanında olduğuna inandıkları şeylerden daha yerinde ve zamanındadır.
Özetle, insanların zihin, ruh ve kalpleri âfâkî ve enfüsî mânâ ve mesajlarla yoğrulur. Medya, bilgisayar programları ve sohbetlerle... Tabiatı temaşa ve tefekkürle... Neticede kim neyle uğraşıyorsa, onun için “dünya” o olur.
Şu anda kim bilir kimler, hangi eserlerle zihinlerini şekillendiriyorlar ve kim bilir kaç kişi piyasadaki sulandırılmış eserler yüzünden orijinal hakikatlere bir türlü ulaşamıyor?
Yine şu anda kim bilir kaç tane bedbaht, bir kaşık irfanıyla umman şahsiyetler hakkında tahmin ve zanlarda bulunuyor, kim bilir kaç kişi bilmediklerinin dehşetiyle ürperiyor?