Sızıntı Arşivi

Ocak 1993 · s. 8 · 4 dakikalık okuma

Halvet ve Uzlet

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

oca93

HALVET ve UZLET

Yalnızlık ve tekbaşına yaşama manâlarına gelen halvet ve uzlet, bir anlamda, herhangi bir rehber ve mürşidin nezâretinde inzivaya çekilip vaktini ibâdetle geçirmekten ibaret sayılmış; diğer bir tefsire göre de o, kalbi bâtıl îtikadlardan, karanlık duygulardan, çirkin tasavvurlardan ve Hakk'tan uzaklaştıran tahayyüllerden arındırarak, bütün mâsivâya (Hakk'tan gayrı herşey) karşı kapanıp letâifin dili ile Hakk'la sohbetin ünvanıdır. Uzlet halvetin bir buudu, riyâzât da diğer buududur. Halvetin ilk basamağı kırk günlük bir fasılla tamamlandığı için buna "Erbaîn çıkarma" da denmiştir. Mürşid ve rehber, mürîd ve namzedi halvete sokacakları zaman onu alır, odasına kadar götürür; orada duâ eder ve ayrılırlar. Mürid, yapayalnız kaldığı o hücrede âdeta bir îtikâf hayatı yaşar! Ölçülü yer, ölçülü içer.. ve gücü yettiğince, Allah'a kurbet kapısı sayılan bu halvethânede bedenî ihtiyaçlarını en aza indirir; hattâ cismânî arzularını büyük ölçüde unutmaya çalışır.. ve gece-gündüz durup dinlenmeden zikr u fikirle meşgul olur...

Halvet; halktan uzlet ve riyâzât buuduyla menşei çok eskilere dayanır ve hemen hemen tasavvuf yollarının hepsinde de mevcuttur. Hattâ daha da ileriye götürüp enbiyâ-i îzâm ile irtibatlandırmak da mümkündür.

Evet; başta insanlığın İftihâr Tablosu olmak üzere birçok nebî ve velînin uzlet ve halvetlerinden söz edilebilir. Ne var ki, sistem aynıyla alınmadığı, alınamadığı gibi, alındığı kadarıyla da orijini tam korunamamış; değişik kalıplara ifrağ edilerek, az dahi olsa başkalaştırılmiştir. Hz. İbrahim'in uzleti, Hz. Musa'nın erbainleri, Hz. Mesih'in riyâzâtı, Sultan-ı Enbiyâ'nın halvetleri ve daha niceleri.. değişik şartlarda, değişik ortamlarda ve değişik karakterler üzerinde farklı tatbikatlarla inkisâra uğradığından mâhiyetleri kısmen değişmiş ve başkalaşmışdır. Başka türlü olamazdı; zirâ halvet, şahısların ruh yapıları, mizaçları, mezakları, karekterleri ve ruhanîliğe istidatlarıyla çok alâkalıdır. Bu itibarla, kime nasıl ve ne kadar halvet teklif edileceğini kâmil mürşidler bilir.

İlk dönemlerinde Hz. Mevlanâ bir hayli "Erbaîn" çıkarır. Mürşidini bulunca, halveti terk ve celvetî (1) ihtiyar eder ki; ondan evvel ve ondan sonra da pek çok kimse aynı yolu tâkip etmişlerdir.

Halvetin riyâzat buudu nefsi, bedenî arzulara karşı gemlemek ve meâliye müştak olan rûhu kemalât-ı insâniye semâlarına doğru şahlandırmaktır. Evet, ancak, riyâzat ile nefse gem vurulabilir; riyâzat ile o, kötü duygu ve tutkulardan vazgeçirilebilir; riyâzat ile teslimiyet ve inkıyâda zorlanabilir ve riyâzat ile mahviyet ve tevâzua alıştırılarak ayaklar altındaki topraklar haline getirilebilir ki; güllere saksılık yapmanın yolu ve erkânı da budur:

oca93

"Toprak ol toprak ki; gül bitsin; zirâ topraktan başkası güle mazhar olamaz."

Riyâzat yoluyla, hemen herkes belli lütuflara mazhar olabilir; kimileri ilim ile ahlâkı, ihlâs ile ameli tehzib ederek hem Hakk'la hem de halkla muamelelerinde edep şuuruna ulaşırlar.. kimileri, sürekli kendilerini Rabbileriyle olan muamelelerinin gel-gitlerinde bulur ve bîr lâhza ara vermeden O'na daha da yakınlaşma yollarını araştırırlar.. kimileri de, sert kabuğundan sıyrılan yusufçuk gibi hayatlarını, yeni ulaştıkları semâvî âlemlerin kelebekleri sayılan ruhanîler arasında sürdürürler.

Halvetde asıl olan, gönül gözünün ağyâra kaymaması ve gece-gündüz demeden Cenâb-ı Hakkın teveccühüne hazır olup beklemesidir. Bu bekleyiş aynı zamanda pasif bir bekleyiş de değildir. Bu bekleyiş kalbe akacak vâridâtı kaçırmama heyecânı içinde, gönül gözleri açık ve Hakk'la halvet adâbıyla geçirilen temkinli bir bekleyiştir. Bu ma'nâyı soluklayan Lâ mekânı Hüseyin Efendinin şu sözleri ne hoştur:

Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca

Dek tut gözünü gönlüne gönlün göz olunca

İnkârı ko, dil destisini ol çeşmeye tuttur

Ol âb-ı safâ bahş ile bu desti dolunca

Sen çık aradan hânesini sâhibine ver

Bî şek getir Allah evine sen savulunca

Evvel koma ki, sonra çıkarmak güç olur güç

Şeytan çerisi hâne-i kalbe koyulunca.!

Vakıa Allah zamandan, mekândan münezzehtir ama, Onun insanlarla alışverişi de yine hep kalb yamaçlarında cereyan eder. Bu itibarla da kalbin zümrüt tepeleri, O'ndan gelecek tecellî dalgalarına her zaman acık ve hazır olmalıdır ki; Hazret-i Hakkı'nın ifadesiyle:"Kasrına nüzûl eyleye Sultan gecelerde..."

Cenâb-ı Hakk bir yerde Hazret-i Dâvud (a.s.)'a şöyle buyurur: "O evi benim için boşalt ki, ben orada olayım." Bâzıları boşaltmayı, kalbin ağyâr düşüncesinden, yabancı mülâhazalardan, O'nu nazara almadan âlemle gereksiz münâsebetlerden arındırma ve uzaklaştırma şeklinde anlamışlardır. Hazret-i Mevlânâ'nın bir hoş sözü de burada düşünce ufkumuza ziyâ olur:

"oca93

-Akıllı olan kuyu dibini seçmiştir: zirâ halvetde gönül safâsı vardır. Kuyu dibinin zifîri karanlığı halkın zulmetinden iyidir. Halkın ayağını tutan kimse baş alıp getirememiştir; yâni nihâyete erip sırra muttalî olamamıştır. Halvet ağyara karşı lâzımdır, yâr'a karşı değil; kürk kış için gereklidir bahar için değil..."

Halvetten murâd, kalp hanesini ağyardan temizleyip yâr ile hemdem bulunmak olduğuna göre, halk içinde Hakk'la beraber bulunan ruhlar ve kesretin en uç noktalarında dahî hep tevhîdi kollayan gönüller hep halvette sayılırlar. Buna mukabil, bütün ömrünü halvette geçirdiği halde, kalbini ağyardan temizleyememiş ve içinden mâsivâyı söküp atamamış kimsenin halveti de bir aldanmışlıktır ve beyhudedir.

Aslında mâverât halvette halktan tecerrüd ve uzlet yoktur. Böyle bir halvette insan, Mevlânâ'nın ifadesiyle, bir pergel gibi, ayağının biri lâhut ufkunda, diğeri de nâsut kutbunda, her an ayrı bir nüzûl ve urûcu bir arada yaşar ki, enbiyâ ve asfiyâ kuşağında bilinen halvet de işte bu halvettir. Cenâb-ı Hakk, Dâvud (a.s.)'a: "Yâ Dâvûd nen var, böyle halktan ayrılıp yalnızlığı ihtiyâr ediyorsun?7' buyurur. Hazret-i Dâvud; "Yâ Rabbi halkı Senin için terk ediyorum" der. Cenâb-ı Hakk O'na: "Ey Dâvud, her zaman uyanık ol ve ihvânından ayrılmamaya bak ama, dostlukları sana yaraşmayan insanlardan uzak kalmayı da ihmâl etme!" ferman eder. Yâni, mâdem ki hedefin biziz ve mâdem ki, azmin köyümüzedir, gönlünü bizden gayrısına açma.!

(1) Celvet: Halvetin karşılığı, halkla beraber olma.