Şubat 2000 · s. 26 · 4 dakikalık okuma
Halvet ve Celvet
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Halvet ve Celvet
Tenha bir yere çekilme, inzivada bulunma ve yalnızlığı intihab etme manalarına gelen halvet, Sofilere göre, halktan uzletle bütün bütün Hakk'a yönelip, duyuş, seziş, zevk ve hal çerçevesinde her zaman O'nunla bulunmak, O'nu duymak, O'nu bilmek, O'na tahsis-i nazar etmek, gönülden O'nunla halleşmek ve zahir-batın duygularla O'na bağlanmak; muztar kaldığında içini O'na dökmek ve halini sadece O'na açmak.. gibi hususların bütününe hamledilegelmiştir.
Halvette esas olan, ruhun tasfiyesi, nefsin tezkiyesi ve vicdan sisteminin bütünüyle Cenab-ı Hakk'a teveccüh ederek, O'nun maiyyetine ermesidir. Böyle bir teveccüh ve maiyyete erme neticesinde hak yolcusunun bir kısım varidlerle desteklenmesi, ilham esintilerine mazhariyeti, hatta "bi kem u keyf" Hak'la söyleşmesi -ki, erbabı ona "necva" der- gibi hususlar, tamamen onun cehdine ve samimiyetine lutfedilen birer mevhibe-i ilahiyedir; gaye değildirler, istenilmeleri de su-i edeptir. Dahası, amelin onlara bina edilmesi, apaçık hedeften sapma ve kazanma kuşağında kaybetme demektir. Kamil ruhlar bu kabil şeylerin talepsiz gelenlerinden bile ürkmüş, istidrac olabileceği endişesiyle sarsılmış ve bu tür mazhariyetleri ahiretin baki meyvelerini dünyada fani bir surette yiyip bitirme sayarak:
"Allah'ım, sen o varidatı arzu edenlere ver;
Bana sadece didarına giden yolları göster."
demiş ve sürekli O'na tahsis-i nazar etme üzerinde durmuşlardır.
Erbabınca hep böyle değerlendirilegelen halvet, bazı mutasavvifince, çerçevesi biraz daha daraltılıp suri inzivalara bağlanarak, çilehanelerde "kıllet-i kelam", "kıllet-i taam", "kıllet-i menam" ve "uzlet ani'l-enam" şeklinde yorumlanmıştır ki; biz bunu, "Çile" ya da "Erbain" başlıklarıyla sunmaya çalıştığımız konulara bağlayabiliriz. Meseleye bu zaviyeden yaklaşan mutasavvifun; teferruatta bir kısım farklılıklar arz etse de, hemen her dinde ve her ruhani sistemde halvetin var olduğundan bahisler açmış ve onun evrenselliğini vurgulamışlardır. Onlar, Hz. Musa (ala nebiyyina ve aleyhissalatü ves-selam)'nın Eyke'deki on senelik ikametini, Tur'daki kırk günlük mikatını, İsrailoğulları'nın Tih'deki kırk senelik maceralarını, Hz. Meryem'in "
-Onları, suyu çağlayan ve ikamete elverişli bir tepeye yerleştirip barındırdık." ayetiyle anlatılan uzletini, nihayet Hz. Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) "tehannüs" unvanıyla Hira'daki ibadete bağlı yalnızlığını hep halvet şeklinde yorumlamış ve O'nun ruh tasfiyesi ve nefis tezkiyesi adına mutlak bir esas olduğu üzerinde ısrarla durmuşlardır. Bu hadiselerin açıkca halvete me'haz teşkil etmediği söylense de, halvette, bir "beyt-i Hüda" olan kalbin ağyar düşüncesinden arındırılması ve onun hususi bir kısım temrinlerle lebriz edilerek, ilahi tecellileri intizara müsait hale getirilmesi de bir gerçektir. Evet halvet, halvet olarak değil, hane-i dilde yar sohbetine vesile olması açısından önemlidir. Bu yönüyle de ona, seyr-i ruhaninin bir buudu, Hakk'a vuslat ve maiyyete ermenin de bir yolu nazarıyla bakabiliriz.
Aslında, salikin "erbain"lerle gerçekleştirmeye çalıştığı halvet, onu kalbi, ruhi, hissi ve şuuri tezkiye ve tasfiyeye ulaştırması açısından tamamen "celvet" adına ve hak yolcusunu irşada hazırlama hesabınadır. Evet halvet, salikin cismani ve nefsani mahiyetinden sıyrılarak, kendini insani derinlikleriyle duyması ve yaratılışındaki nihai gayeyi müşahede edebilmesi; aczi, fakrı ve ihtiyaçları adesesiyle, mazhar olduğu mevhibelerin çehresinde "sırr-ı ehadiyeti" temaşa etmesi sayesinde bütün letaifiyle tevhide yönelebilmesi için bir yol ve asıldır. O, müfrit bir halvetinin:
-Kardeşlerim, benim rahatım halvettedir; zira, kimle arkadaşlık kurdu isem, ayıplarımla uğraştı ve sürçmelerimi faşettiler. Doğrusu hayatımda hiç sadık birine rastlamadım. Bu itibarla da ben, rahatı yalnızlıkta buldum" sözleriyle ifade ettiği gibi bir ferrar işi değil, muvakkaten geriye çekilip donanımını tamamladıktan sonra yeniden vazifeye koşan bir kerrar hareketi ve zahiren bir inziva ve halvet, niyette ve hakikatte ise celvete yürüme azmidir.
Halveti, yolun başında itikaf yapıyor gibi "uzlet ani'l-enam" der bir köşeye çekilir.. az yer, az içer, az uyur, az konuşur; oturur-kalkar Hakk'ı zikreder.. sürekli tefekkür ve murakabeye bağlı yaşar.. derken istidadının nihai ufkuna, tabir-i diğerle, kemalatının arşına ulaştığı hissedilince de, celvete yönelir ve insanlardan bir insan olma mülahazasına bağlılık içinde halka hizmet vermeye çalışır. Halveti, halvetle nefsi ve enaniyeti açısından yokluğa erer; Hakk'ın varlığının ziyasıyla da solmayan, renk atmayan bir vücud-u cavidani kazanır. Artık böyle bir hakikat erinin tasavvurlarında, düşüncelerinde, konuşmalarında kendi yoktur; hak vardır, hakikat vardır. Bu itibarla da o: "Ben bende değilim..." diyebilir. Mevlana, Divan-ı Kebir'inde,
matlaıyla başlayan bir gazelinde bu mukayyet yokluğu:
"Bize Hak yolunda bir sır, bir yolculuk nasip oldu. Biz, bizsiz olarak neş'elenir ve sevinç duyarız. Öyle ise gelin, hep bizsiz olalım, bizsiz kalalım. Önceleri kapılar yüzümüze kapalıydı; biz bizden kurtulunca, bütün kapılar da açılıverdi. Biz bu yolda bizsiz olduğumuz için gönüllerimiz huzurla doldu. Bizden gizlenen o Güzeller Güzeli Sevgili bizsiz olarak yüzümüzü okşadı. Biz O'nun uğrunda can verdik; O da bizi bizden kurtardı." sözleriyle anlatır.
Celvet; salikin kendine ait şeylerden sıyrılıp, İlahi Sıfatlar'ın bir mazhar-ı tammı ve Esma-i Sübhaniye'nin de bir mir'at-ı mücellası olarak bütün müktesebat ve mevhibeleriyle kendisini hizmete adayıp, hayatını başkalarının ebedi mutluluğuna bağlamanın bir başka unvanıdır. Diğer bir yaklaşımla celvet, salikin halvet veya ona alternatif başka bir yolla, kendine ait itibari değerlerden sıyrıldıktan sonra aklını, mantığını, muhakemesini ve dilini mişkat-ı nübüvvetin ziyası altında insanlığın hizmetine bağlama hamlesidir.
Bir celveti, celvetilerin bazı hususiyetlerini şöyle resmeder:
"Celvetiler verirler ruha cila,
Onlardır her zaman halka mukteda;
Vardır onlarda dahi üç itibar:
Tezkiye u tasfiye u tecliye
Bunlar ayinedirler bilkülliye"
İster halveti ister celveti, hüner Hakk'a kul olmak, kulluğun hakkını vermek ve O'nu gönlünün sesiyle herkese duyurmak ve herkese sevdirmektedir, gerisi bir sürü güft u gu...
