Sızıntı Arşivi

Mayıs 1983 · s. 2 · 5 dakikalık okuma

Hak Düşüncesi

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

İnsan hayatının en yüksek gayesi, ferdin yükselip ruhuyla bütünleşmesi, "fizik-ötesi" aydınlıklara ulaşarak, Yaratıcının esrârına vâkıf olması ve rûhânî zevklere ermesidir. Bu ulvî hedefe doğru kanatlanan ruh hep mutlu; bu istikamette gösterilen her gayret içlere aydınlık getirici ve mübeccel; bu hayatı ele alan insan faziletli ve öyle insanların ülkesi de fazîlet beldesidir.

İnsanı, hayvanlardan bir hayvan telâkkî eden düşünce, O'na en büyük kötülüğü yapmıştır. Bu düşünce, evvelâ fertte yücelme arzusunu yıkmış; onu alıp fazilete götürecek yolların bütününü tıkamış ve insan cemaatlerini, haşerât sürüleri haline getirerek, onları, kendilerine eğilme, kendilerini kontrol etme idrak ve iradesinden mahrum bırakmıştır. Bu telâkkiye göre, kuvvetlinin zaifi yok etmesi; mücadele imkânı bulamayanların kahrolup gitmesi gayet tabiî ve zarurîdir. "Natürel-seleksiyon"dan alınan bu anlayışın, insan cemaatlerine tatbik edilmesi, hakka hürmet hissini yıkmış; kuvveti azgınlaştırmış ve hürriyet fikrini sınırsızlaştırarak, insanı diğer canlılar seviyesine düşürmüştür. Bu yanlış telâkkiye göre hak, bütün müesseseleriyle kuvvete bağlanmış; kimin, bedeni, pençesi, yumruğu kuvvetli; kimin, kalemi, cerbezesi yerinde; kim, ileri gelenlerle münasebet içinde ve varlıklı ise, o haklı görülmüş, alkışlanmış... Kim de, zayıf, iktidarsız, parasız ve müdâhene bilmiyorsa, hep horlanmış ve küçük görülmüştür. Ve tabiî, bu arada, rûhun kuvveti, hakkın kuvveti, inancın kuvveti hafızalardan silinerek nesillere unutturulmağa çalışılmıştır. Bu durum ise, hak ve ehl-i hakkı, mütegallib (1) zâlimler karşısında zayıf düşürmüş, dolayısiyle de zillete uğratmıştır. Hele bunun ardından, insan nefsini şaha kaldıran, şahsî haz ve menfaatlere düşkünlük gibi, alçaltıcı düşüncelerin ruhları çepeçevre sarması, bu iklim insanını bütün bütün zâlimlerin oyuncağı haline getirmiştir. Artık toplumca, aç kurda karşı sevgi gösterilmekte; o da dönüp bu canlı cenâzelerden dişinin kirasını istemektedir.

Geçen asırlarda, zâlimlerin konaklarının etrafında, mutluluk araştırma uğruna, zillet gören, horlanan, buna karşılık, zulmü alkışlayan, zâlime methiye çekenlerden halkalar teşekkül ediyor; kuvvete tapanlardan kuyruklar oluşuyordu.

Daha sonra ise, bunların yerine, o güne kadar zulme uğradığını iddia eden ayrı bir güruh; hem de, kin ve nefret hissiyle ortaya çıkacak ve "lâ' net ile anıları cebâbirenin en küstahına rahmet okutturacaktır." Bu dönemde de, yine kuvvet hâkim, hak ve haklı onun elinde esir.. Değişen şey, sadece müstebit bir azınlığın yıkılması ve istibdadın tevz'i edilmesinden ibarettir.

Eskiden zulüm ve gadir bir veya birkaç şahıstan gelmesine karşılık, şimdi yığınlar zâlimdir. Geçmişin gaddâr fertlerinin yerinde, her tarafa yayılmış şebekeler vardır. Artık cemiyyet içinde, yaşayan onlar, gülüp-eğlenen onlar ve her tarafta neş'eli görünen onların uğursuz ve sarhoş çehreleri.. Bu toy-düğün içinde mazlumun iniltisini ne duyan, ne de ses-veren var!..

Bu hususlar ne ilk hâlleri, ne de acıklı ve ızdıraplı neticeleriyle bizim dünyamızın görüp-bildiği şeyler değildi. Bunlar, hemen bütünüyle ilk defa, hak mefhumunun bilinmediği, hürriyyet anlayışının su-i istimal edildiği batı toplumu içinde belirdi. Sonra da "Sanâyi inkılâbı" ve gelişen teknolojinin vesâyâsı altında, dünyanın her tarafına yayıldı. Henüz gelişmemiş ülkelerin, ilme ve tekniğe duydukları aşırı sevgi ve alâka sayesinde, hemen her yerde hüsn-ü kabûl ve misafirperverlik gördü. Böylece,ilim ve teknolojiye gösterilen iştiyak, gidip, berbat bir "açıkkapı" siyasetine incirar (2) etti. Artık, parola sorulmadan, millî bünyeye uyup uymadığına bakılmadan, her-şey içeriye alınıyor, herşeye evet deniyordu; tabii, daha çok da içtimaî bünyeye zararlı olan şeylere.. Böyle bir devreden sonradır ki; bu ülkenin insanı, Bavyera çılgınlığı ve Anglosakson ahlâkıyla, aldatan aldatana, ezen ezene.. Kuvvet, tek söz-kesen; hürriyyet dillerde pelesenk ve her mefsedetin dayanağı!.. Bu yeni felsefeye göre, tüccar, malını istediği fiata satmada; ihtikâra, mevsim kollayıp mal stok etmede; bir kısım kimseler, atalarının fâtihler olarak gittikleri ülkelere, bilmem hangi maksat ve gaye için gitmede; hergün biraz daha azgınlaşan ve şirâzeden çıkan neşriyat, hem de irfan adına, "lâahlâkiliği" (3) en ücra yerlere kadar götürmede; göze-kulağa hitab eden "yayın organları"yla, düşünce istikameti, din, dil tezyif edilmede; mektep çağındaki gençler, her türlü yüksek duygu ve millî değerleri ezip geçerek "kargaşa"ya pey çekmede; dînî his ve düşünceyi istismar edenler, her mırıldanışlarına karşılık, halktan birşeyler beklemede ve birşeyler cerretmede (4); hürdürler ve böyle davranmakta da hem haklı, hem de akıllıdırlar! Âh, bütün melânetlere geçit veren hürriyyet, sen ne zâlimsin!

Evet, bugün insanlığın büyük bir kısmını kıskacı içine alan bu düşünceye göre, çok hasta celb etme yolunu keşfetmiş bir tabip; haklı-haksız her da'vayı omuzlayan bir avukat; ilim ahlâkı ve mesuliyet duygusundan mahrum ve çizdiği projelerle sadece kazanmayı düşünen mühendis ve mimar; hançeresini, halkın saf duygularını istismarda kullanan ağıtcı sanatkâr; sattığı gıda maddelerini akla hayâle gelmedik şekilde bozan ve fakat, müşteri te' min etmesini de bilen satıcı; sahte ilaçlarla, halkın sağlığıyla oynayan eczacı; yağı patatesle, sütü su ile karıştıran mandıracı akıllı ve becerikli; buna mukabil, kendi hakkı kadar, başkalarının hak ve hürriyetlerine de saygılı olan, fazilet için yaşayan yüksek ruhlar aptal ve muhâkemesiz!..

Temelinde, herşeyin maddeye dayandırıldığı böyle bir dünyada, hakiki insan ve insanî cemaatler yerine, bir hayvan topluluğu, bir cismaniyet ve beden insanlığının ikâme edilmesi, insanî değerler ve hak mefhumunun unutulması tabiî ve kaçınılmaz olur. Oysaki, insanlığın mutlu geleceği, hakka, gereken değerin verilmesine; O'nun, bâtılın savletinden kurtarılmasına; hürriyyet anlayışının sınırlandırılmasına; düşünenlerin, çalışanların, başkaları için yaşayanların ve hayatlarının meyvelerini milletlerine armağan edip bir garib gibi bu dünyadan göçüp gidenlerin hürriyetlerine arka verip, onları "il-el-ebed" yaşatmakla mümkün görülmektedir.

Evet, artık bizler, bedenî nazlarının esîri ve alçaltıcı duygularla her gün biraz daha sefilleşen çehreleri görmek istemiyoruz. Bizler, hakka esir olmakla, vicdanında huzura ermiş ve zâlimlerin karanlık ve şâi-beii işlerinden uzak kalabilmiş, nâsiyesiyle semâvî güzellikleri aksettiren temiz simâları görmek istiyoruz. İnanç ve ümîdin, hizmet ve sevincin, sevgi ve insanlığın rengârenk birer çizgi halinde billûrlaştığı bu çehreleri, mesut ülkenin koruyucu melekleri sayıyor ve alkışlıyoruz.

Sonsuzluğa doğru aka aka durulmuş, talihine şükran hisleriyle tebessüm eden ve deryada mâhî' nin, sahrada âhû'nun diliyle bütün güzelliklerin kaynağı, yaratıcıyı araştırıp soran, ebed bezmiyle kendinden geçmiş bu hakikat-erleri ne mübecceldirler!.

SIZINTI

(1) Zorba. Hak ve hukuka hürmet etmeden geçinen.

(2) Bir neticeye doğru çekilerek sona erme.

(3) Ahlâk dışı bir anlayış.

(4) Para toplamak